Zaman Hiçbir Şeyin İlacı Değildi

Zaman her şeyin ilacı derlerdi, inanırdım. Çünkü bu konuda bir yorum yapmak için zaman geçmesi gerekiyordu.

Sonra zaman geçti. Zaman bütün güzel anıları, umutları, beklentileri, hayalleri geride bırakıp tozların altına gömdü.

Zaman bir sürü yeni şans gösterdi, hepsini istisnasız hüsranla bitirip hiçbir şeyin yoluna giremeyeceğini kabullenmemizi sağladı.

Zaman bizi yaşlandırdı, vücudumuzu ve ruhumuzu eskitti, yordu.

Zaman bizi geçmişe hapsetti, tekrar bir şeylerin güzel olacağına inandırdı. Ama asla olmadı.

Hep bir şeyler aradık, hep Zaman’ın bize vaatlerine inandık. Bekledik, ve yalnızca çürüdük.

Zaman sevdiklerimizi bizden sadece aldı, ve onların bir daha asla gelmeyeceğini gösterdi bize.

Zaman ilerledikçe çocukluk hayallerimizin olamayacağını kabullendik. Gelecekte olacak dediğimiz şeylerin olmadığını gördük. Zaman ilerledikçe hayatın heyecanı kendini monotonluğa ve her geçen gün yaklaşan, kaçınılmaz ölüm korkusuna, yaşlılığa, istemediğimiz sorumluluklara bıraktı.

Zaman geçtikçe çocukluğumuzun, parkta oynamanın, üniversite hayatının, ve insanların bir daha asla geri gelmeyeceğini, yapamadığımız her şeyin ölene kadar içimizde kalacağını anladık.

Zaman geçtikçe her şey birbirinden ayrıldı, uzaklaştı, ışık bile kırmızının karanlığına gömüldü. Zaman geçtikçe yalnızlaştık, robotlaştık, sıkıcılaştık.

Zaman hiçbir şeyin ilacı değildi. Yalnızca bir hayaldi.

Geçmiş Bizi Çağırıyor

Her yıl, hayatımızın o ana kadarki kısmının oran olarak daha küçük bir kısmını kapsadığından, yıllar hep daha kısa gelir. Örneğin, bir yaşımızdan iki yaşımıza geçen bir yıl, hayatımızın yüzde ellisidir, ancak dokuz yaşımızdan on yaşımıza kadar geçen kısım hayatımızın yüzde onudur. İleri yaşlıların da zaman ne hızlı geçiyor demesinin nedenlerinden biri de budur; beynimiz yıllar boyunca anılarla doldukça, her eklenen eşit uzunluktaki dönem, toplama göre daha düşük öneme sahip olacaktır.

Tüm anılarımız, yaşadıklarımız, hayallerimiz, paylaştıklarımız hep geçmiştedir. Geleceğe dair kurduğumuz hayaller bile aslında geçmişe aittir. Yarattığımız tüm anılar, geçirdiğimiz tüm birliktelikler, her geçen saniye geçmişe doğru ilerlemektedir. Hayatımızda yaşadığımız hiçbir anımızı tekrar yaşayamayız. En fazla hatırlayıp, o anıları hatırlatan müzikler dinleyip, o güne götüren kokuları koklayıp, gözümüzde canlandırmaya çalışarak yaklaşabiliriz, ancak hiçbir hayal, gerçeğinin yerini tutamaz. Zaman geçtikçe geçmişe ait tüm hatıralar yavaşça şekil değiştirir, olduğundan daha çekici gelmeye başlar. O zamanlar içindeyken hissettiğimiz duyguları yaşatmazlar bize. Unutmuşuzdur o duyguları.

Bazen de anıları komple unuturuz. Beynimizin nöronları arasındaki karmaşık ağda gizlenmiş, derinlere gömülmüş sayısızca anı vardır. Üzerinden yıllar geçtikçe unuturuz onları, oysa ki onlar bizim benliğimizi şekillendirirler. Varlıklarından habersiz, sıradan bir günde, gazetenin kenarında bir yazı okuruz, oturduğumuz kafede bir melodi duyarız, yanımızdan geçen kişinin parfümünün kokusunu alırız. Bir anda, ne olduğunu bile anlamadan tekrar o anıya gideriz. Çünkü bizi geçmişe olaylar değil, duygular bağlar. Kişileri, isimleri, yerleri ve tarihleri zamanla unutabiliriz, ancak duyguları asla unutmayız. Aklımıza girmek için yazılmış bir şiir gibi yazılmış notaları, tüylerimiz diken diken olurken teker teker hissederiz. Bizi çağırır yanına. “Gel,” der. “Bana geri gel.”

Gözümüzün önüne bir perde iner, gerçek hayatla bağlantımızı keseriz. Sıkıcıdır ne de olsa gerçek hayat. Kokulardan kişilere, anılardan müziklere, duygulardan ise geçmişe karanlığın içinden uçsuz bucaksız bir halat gibi uzanan bir zaman çizgisi üzerinde fırtınada savrulurcasına oradan oraya atlarız. Geçmişin rüzgarı bizi içine çekmiştir, çıkmamıza izin vermiyordur. Çıkmaya çalışsak da, duygular, isimler, omuriliğimizin derinliklerine kazınmış anılar bizi hızla geri çeker. Bizi asla bırakmazlar. Geçmişin karşı konulmaz çekiciliği içinde kayboluruz. Gerçek hayattan, insanlardan, şehir hayatından, rutinden kaçsak bile kendimizden asla kaçamayız. Günler, haftalar, yıllar geçse de geçmişteki hayallerimizden kaçamayız. Çünkü hayallerimiz bizi biz yapar, ve hayallerimiz ne kadar büyükse, üzerimize yıkıldıklarındaki enkaz da o kadar derin olur. En beklemediğimiz anda vuran şiddetli bir deprem gibi her şeyi bir anda yıkarlar. Kimse yardım edemez bize. Yapamadığımız her şeyin yükünü dizlerimizde, omuzlarımızda, kalbimizde hissederiz. Başlayıp bitiremediğimiz, ya da daha başlamadan biten tüm hayallerimiz bizi korkudan titretir. Tüm yarım kalmışlıkları hatırlarız. Yarım kalmışlıklar güzeldir.

Zaman

Zaman her şeyin ilacı mıydı? Her şeyi unutturur muydu? Zamanın kendisiyle tanışana kadar, bize hep söylenen bu yalana inanırdım. Tıpkı çocukken iyilerin iyilik bulduğuna, tanrının varlığına inandığım gibi.

Belki de hepsi sadece bir illüzyon. Hepsi, hayat dediğimiz şey, yalnızca bir rüya. Belki de en güzeli bu olurdu. Uyanıyoruz, ve hepsi bitiyor. Zaman belki de sonsuz bilincimizin, sonlu bir bedene kıstırıldığı yaşam adlı sürecin mantık boyutuna yansıması. Yaşamak dediğimiz şey aslında yüksek boyuttaki benliğimizin, fiziksel bedenimizle gözlemleyebildiğimiz boyuta indirgenmesi mi? Bunu bilemeyiz. Gelip burada pseudoscience yapmayacağım. Ancak bunun olma ihtimali, şu anlamsız hayatı biraz olsun daha anlamlı kılabiliyor. Şüpheci kalmak lazım. Bazen zamanın yalnızca ileri değil, geriye aktığını hissediyorum. Fiziğin, termodinamiğin tüm yasalarını hiçe sayan bu gözlemimle birlikte, doğru olduğunu kabul ettiğimiz her şeyin neye göre doğru olduğunu sorguluyorum. Örneğin, ben kitabı bıraktığımda yere düşer. Neden? Çünkü yerçekimi diye bir şey var? Neden? Çünkü kütlesi olan cisimler, kütle ve mesafelerine bağlı bir denklem sonucu birbirlerini çekerler? Zamana bağlı hesaplayabiliriz. En basit fizik kurallarından biridir. Neden? Neden? Neden? Bu soruları zincirleme biçimde sormaya devam ettiğimiz sürece en sonunda tek bir singularity’ye ulaşıyoruz: “Çünkü öyle.”

Olayları gözlemleyip deneyimlediğimiz şekilde doğru kabul ediyoruz. Bir şeyi üst üste denersek, ve hep aynı sonucu alırsak, doğru kabul ederiz. Mantıklısı da budur, değil mi? İnsan, hayvan, hatta merkezi sinir sistemi olan tüm canlılar bu şekilde öğrenmiyor mu? Zaman da ileriye doğru akıyor. Örneğin dün, ya da birkaç saat önce gibi kavramlarımız var. Zaman somut bir kavram. Geçmiş‘i tanımlamamıza yarıyor. Sonuçta dün farklıydı, dün‘ü şu andan farklı kılan bir şey var. Kapkaranlık bir odada boş boş oturup hiçbir şey yapmasak bile var. Tarif edemiyoruz. Belki de şu anda var olduğumuz boyutta açıklayabileceğimiz bir şey değil. Bunun en basit örneği, onuncu boyutu hayal ettiğimiz bir video (eleştirilebilecek, hatalı denebilecek noktaları var, ancak kafada kurgulamaya başlamak açısından kesinlikle izlenmeli)

Ne olduğunu anlayamadığımız bir kavramdan, bizi iyileştirmesini bekliyoruz. Gecenin karanlığına konuşuyoruz. Yıldızlara bakıyoruz. Geçmişe bakarak geleceğe sesleniyoruz. Belki de üst seviyeden kendimize üçüncü şahıs olarak baksak, aslında kafamızda yarattığımız zaman kavramına gülüp geçeceğiz. O zaman mekanın ve üçüncü boyuttaki mesafenin de bir anlamı kalmayacak, çünkü anladığımız haliyle, zaman ve mekan görecelilikle birbirine bağlı. Bütün bunların cevabını aradıkça, yalnızca daha da fazla soruyla karşılaşıyoruz. Belki teknolojimiz gelişmedi, belki de gerçekten deneyimlediğimiz boyut, bu kavramları algılamamızı fiziksel seviyede imkansız kılıyor. Ancak kesin olan tek bir şey var: sorgulamaktan asla vazgeçmemeliyiz. Bazen yanlışı da bulsak, anlayamadığımız kavramlarla da karşılaşsak, vazgeçmeyip denemeye devam ettiğimiz sürece bir şeyler öğreneceğimiz kesin. Belki de zamanın kafamızdaki tanımını değiştirmeliyiz. Belki de ancak o zaman zaman her şeyin ilacı da olur, her şeyi maksimum entropiye götürüp parçalayan güç de olur. Belki diyorum, çünkü en gelişmiş teknolojiler ile bile hala zamanın, hayatın gizemini çözemiyoruz. Teorik çözümler bile yanında bir sürü paradoks getiriyor ki, belki de kafamızdaki gerçeklik kavramının en temelinde hatalar vardır.

İronik, ama hepsinin cevabını zaman gösterecek…

Yerçekimsel Dalgalar… O da nesi?

11 Şubat 2016. Günlük bir sürü olay oluyor, haberler, yine bilmemkaç kişi teröre kurban gitmiş,  boş konuşup duran politikacıların kanalları dolduran lafları ve ardından, tüketmeye programlanmış Türk insanının zeka ve kültür seviyesine uygun Survivor ve benzeri programlar…

Televizyonu açarsanız muhtemelen bunları göreceksiniz. Haberler vermeyebilir ancak bugün (bunu yazarken, 11 Şubat 2016), yüzyılın en büyük bilimsel gelişmelerinden biri gerçekleşti: Einstein’ın, yüz yıl önceden var olduğunu iddia ettiği yerçekimsel dalgaların ilk kez gerçekten tespit edildiği açıklandı. Peki, bu nedir, neden bu kadar önemli ve biz insanlar için ne anlama geliyor?

En basit haliyle yerçekimsel dalgalar (gravitational waves, ya da diğer adıyla kütle çekim dalgaları), uzay zamanın bükülmesinin, bir dalga halinde uzaydaki bir kaynaktan dışarı doğru ilerlemesidir. Biraz daha basite indirmeye çalışırsak şu şekilde açıklayabiliriz:

Durgun bir havada düz bir havuza bir obje attığınızda suya vurduğu noktadan suyun yüzeyinde dışarı doğru bir dalga yayılır. Aynı bu su dalgası gibi yayılan dalgalar hayal edin. Ancak bu dalgalar suyu dalgalandırmak yerine uzay-zamanı dalgalandırıyor. Işık hızında tüm uzayda etrafa yayılan bu dalgalar, karadelikler ya da nötron yıldızları gibi yüksek kütleli cisimlerin asimetrik hareketi sonucunda oluşur. Olayın ayrıntısında bu kadar basit olmadığını belirtmeliyim, ancak bu blog yalnızca astrofizikçilerin olduğu bir blog olmadığı için en basit haliyle bu şekilde düşünebiliriz 😊. Bu dalgalar, teoriye göre, uzayda her yerde bulunmaktaydı. Bugün ise, resmi olarak LIGO adlı (ya da geeky arkadaşlarımız için, Kip Thorne gibi önemli bir ismin önderliğinde, Ronald Drever ile birlikte kurulmuş, Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory adlı) gözlem projesi kapsamında bu dalgaların gözlemlendiği resmi olarak açıklandı.

Peki, ne olduğunu bile hala yarım yamalak anlayabildiğimiz bu dalgalar neden bu kadar önemli? Asıl önemli olan, bu dalgalar değil, ancak bu dalgaları bundan sonra gözlemleyerek uzay-zamanın gizemi hakkında öğrenebileceklerimiz. Elektromanyetik radyasyonu (diğer adıyla, bildiğimiz ışık ve radyo dalgaları) gözlemleyerek, çok geriye gidebiliyoruz, ancak evrenin yalnızca plazma olduğu noktada, ışığın doğası gereği takılıyoruz. Yerçekimsel dalgalar ile ise, elektromanyetik dalgaların etkilendiği koşullardan etkilenmedikleri için, daha geçmiş evrene ve Big Bang’e kadar geri gitmemize olanak sağlıyor. Yani başka bir deyişle, bugünkü tespit sayesinde, 13.6 milyar yıl önce her şeyin başladığı yere, bildiğimiz haliyle evrenin oluştuğu ana geri dönebileceğiz. Biraz yolu var tabii ki, hemen heyecanlanmayın. Ancak önümüzdeki en büyük engelin kalktığını ve bu yolda ilerlemeye başladığımızı bilmek güzel.

Zamanda geriye dönük gözlemler yaparak evrenin ilk oluştuğu ana gidebilmek, şahsen beni çok heyecanlandırıyor. Sürekli yıldızlara bakıp, nereden geldiğimizi, nereye gideceğimizi, uzayın, zamanın ve hayatın temelini düşünen biri olarak, belki de uzayın ve zamanın iç içe geçmiş dokusunun en büyük sırlarını çözmemizi sağlayabilecek bu olayın, tüm insanlık için bir dönüm noktası olduğu gerçeğini düşünmeden edemiyorum. Bir diğer yandan, yerçekimsel dalgaların varlığının kanıtlanması, uzay ve zaman ile ilgili tüm paradigmamızı yeniden şekillendiriyor (ya da, teoriye zaten aşina olanlar için, iyice yerine oturtuyor). Uzayın ve zamanın tamamen iç içe geçmiş ayrılmaz bir bütün olduğunu hatırlatan bu gözlem, özellikle zamanın, bir anlamda yalnızca gözlemci (yani, sen oluyorsun bu sevgili okuyucu) için var olan göreceli bir olgu olduğunu düşündürüyor. Şimdi ise, az önce bahsettiğim Kip Thorne’un fizik danışmanlığını yaptığı ve benzer konuların işlendiği şaheseri izlemediyseniz kesin izleyin: