Yaşamak

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamak, ya da yaşamamak.

Doğduğumuz, bilinçli karar verme yeteneğine sahip olduğumuz andan itibaren, son nefesimizi verene kadar en çok yaptığımız şey, karar vermektir. “Öyle mi yapsam, böyle mi?” Ya da “hangi hayatı seçsem?” Bazı olaylar kendi tercihimiz dışında gelişir, ancak en az seçeneğe sahip olduğumuz anlarda bile, önümüzde en az iki seçenek vardır: bir şeyleri yaşamak, ya da o şeyi yaşamamak.

Sorsana bir kendine, yaşadığın, yaptığın, üşenmeyip, korkmayıp da hayata geçirdiğin kaç şeyden pişmansın? “Keşke yapmasaydım” dediğin bir şeyler var mı? Yoksa pişmanlıkların hep ertelemek, vazgeçmek, korkmak üzerine mi? Gerçek bir şeyler yaşamaktan korkmak. Sonuna kadar savaşmak varken umutsuzluktan dolayı vazgeçmek. Yaşamayı ertelemek. Yaptığın mı, yoksa yapmadığın mı şeylerden pişmansın daha çok? Sanırım bu sorunun cevabını benim kadar sen de biliyorsun.

Hayatını, her şeyi dibine kadar yaşayarak, korkmayarak, her şeye atlayıp, gerçek duyguları hissetmekten korkmadan mı yaşamak istiyorsun? Bunu kime sorsan evet der. Peki ya kaç kişi uyguluyor? Kaç kişi bir şeylerden kaçmayıp ne pahasına olursa olsun, hayatı yaşıyor? Onlardan biriysen şanslısın sevgili okuyucu. Ama istatistiksel olarak incelersek, muhtemelen yaşamaktan kaçan korkaklardan birisin. Sevmeyi, tutkuyu, hissetmeyi… Bunların hepsini derinlere bastırmış, toprağın altına gömmüş, varlığını bile unutmuşsun. Para kaybederim diye kazanmaktan korkuyorsun, düşerim diye yükselmekten, ölürüm diye hayattan korkuyorsun! Akreple yelkovanın dönmesini sonsuza kadar izleyebilirsin. Sen yavaş çekimde nefes alıp verirken, kabuğunun içinden dünyanın solmasını antidepresanlarınla uyuşmuş, kapitalizmle yıkanmış beyninle izlerken birileri kendi için, hatta belki senin için bir şeyler yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

İnsanlar dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Herkes az biraz başarılı da oluyor. Hiçbir şey olmasa, biraz olsun kendi dünyasını değiştirmiyor mu aksiyon alan biri? En azından deniyor. Bir şeyler öğreniyor, deneyimliyor, kendini geliştiriyor. Sen ise kabuğunun içinde inci tanesi gibi bekliyorsun. Belki de kimsenin fark etmeyeceği, kabuğunun içinde yok olacak bir inci tanesi. Birileri seni kabuğundan çıkarmaya çalışıyor, sen ise savunma mekanizmanla sımsıkı kapanıyorsun. Çekiliyorsun içeri, karanlığa. Seni sevenler önüne ışık tutuyor, önünü görüp doğru yolu seç diye. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

Sonra biri giriyor, hayatını değiştiriyor. Fark etmiyorsun. Bağırıyor, ama kulaklarını tıkamışsın hayatın koşuşturmasının gürültüsüyle. Sana en sevdiğin şarkıyı söylüyor ama duymuyorsun. Bir kez kulak versen, duyacaksın. Senin gibi o da aslında. Duygularını ameliyatla aldırmışsın adeta. Hissetmiyorsun. Ama bilmiyorsun ki seni sen yapan, en derindeki, kendin bile farkına varmadığın bir şeyler orada. Onları aldıramazsın. En güçlü ilaçlarla, en sahte hayatlarla bile onu silemezsin. Çünkü o sen’sin. Gömebilirsin, kaçabilirsin, varlığını inkar edebilirsin, ama öldüremezsin. Ve dönüp dolaşıp seni bulur. O bunu görebiliyor, sana da göstermeye çalışıyor. Tüm nefesini, tüm gücünü, hayatının en güzel zamanlarını bunun için harcıyor. Sadece sana bir şeyi göstermek için belki de. Çünkü buna değer. Değeceğini biliyor. Her şeyi değiştirmek senin elinde. Biri sana bu şansı veriyor. Senin içinde, senin bile göremediğin gerçek sen’i görebiliyor. Ama sen korkaksın, yaşamamayı seçiyorsun. Kaçıyorsun. O üzerine geldikçe daha da kaçıyorsun. Hiçbir şans vermiyorsun. O elinden gelen her şeyi yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

En sonunda zaman geçtikçe, daha fazla kaçamayacağını fark ediyorsun. Dönmek istiyorsun, ama yönünü kaybetmişsin. Sana ışık tutanlardan kaçmışsın, dengeni ve oryantasyonunu toparlayamıyorsun. Neredesin bilmiyorsun. Kaybolmuşsun. Bir yerlerde bir şeyler var. Duyguların tekrar ortaya çıkıyor. Temel içgüdülerini dinledikçe kim olduğunu hatırlıyorsun. Sadece tek bir şey istiyorsun: yaşamak. Bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyorsun. Korkuyorsun. Nereye gitti beni o seven diyorsun? Nereye gitti benim için her şeyi yapmaya hazır olan o kişi. Öldü mü? Yaşıyor mu? Neden değerini bilemedin sen onun? Beyninin uyuşması geçtikçe, gözlerini açabildikçe, yaptığın aptallığın derecesini idrak etmeye başlıyorsun. Ettikçe, farkında olmadan, kaçarak yaptıklarını gördükçe ağlamak istiyorsun. Her şeyin suçlusu sensin. Yaşadıklarının ve yaşattıklarının sorumlusu sensin. Sadece bütün gücünle gökyüzüne bakıp ağlamak istiyorsun. İnanmak istiyorsun. Çünkü seni hayata hala bağlayabilen tek şey bu.

Çaresizsin, dersini almışsın. Bundan sonra ne pahasına olursa olsun, yaşayacaksın. Bekliyorsun. Bir mucize olsun diye. En parlak yıldızlara bakıyorsun, diğer tüm yıldızlar sönüyor onun yanında. O’nu istiyorsun. Ama bilmiyorsun ki o aradığın yıldızı yanlış bedenlerde, yanlış isimlerde aramışsın hep. O hep oradaydı, seninleydi, ama sen kabuğunun içindeydin. Gözyaşlarını tutamıyorsun. Gözlerinden yanaklarına, oradan boynundan yavaşça göğsüne damlayıp yere, toprağa doğru kendini yerçekimine bırakmasına izin veriyorsun. Bir yıldız kayıyor. Dilek tutuyorsun. Saçma, evet, ama yine de kendini iyi hissettiriyor. “Belki de bütün bunların bir nedeni vardır” diyorsun. Belki de vardır. Belki asla bilemeyeceksin. Ama en azından bir şeyleri bilmek istiyorsun. Ama yapayalnızsın işte. Gökyüzü ve sen. Bu defa yanlış seçimi yapmayacaksın. “Keşke” diyorsun. “Keşke o şansı bir kere daha yakalayabilsem.” Çaresizlik içinde gökyüzünü izliyorsun. Olmayacağını biliyorsun, ama bir yandan da içinde anlatamadığın bir umut var. Bir yaşama sevinci. Sanki yıldızlar sana bir mesaj vermeye çalışıyor. Kafayı yediğini sanıyorsun, ama yine de dinlemeye çalışıyorsun. Sanki çok uzaklardan bir ses geliyor. Sanki biri sana bir şeyler söylüyor. Kulaklarını açtıkça duyuyorsun. Baktıkça görüyorsun. Gizemli bir şifreyi çözüyorsun. “Hayır, kafayı yemedin.” Bunu gerçek olmayı başarabilen herkes yaşıyor. Belki de hayatın sırrı bu mesajda gizli.

Sonra hiç beklemediğin bir anda, adını koyamadığın bir mucize oluyor. Bu sefer dersini almışsın. Hayat sana ikinci bir şans veriyor. Ve bu defa yaşamayı seçiyorsun. Yapmayı, dibine kadar hissetmeyi, sonuna kadar oynamayı seçiyorsun. Var olmayı seçiyorsun. Kendin gibi biriyle kurtulmayı seçiyorsun bu bataklıktan. Ve her şey yoluna giriyor. Yaptığın hatalara, aldığın derslere bakıyorsun. Çok şey öğrenmişsin aslında. Yepyeni biri olmuşsun. Zarar verdiklerin de çok şey öğrenmiş. Ama çok zarar görmüşsünüz. Ama sonunda yine buradasınız, birliktesiniz. Yaşamayı seçiyorsunuz, ve kimse size zarar veremiyor. Var olmayı seçiyorsunuz, hiçbir şey sizi ayıramıyor. Çünkü sevmenin gücünün, tutkunun gizeminin, hayatın ve zamanın ötesinde olduğunu görebiliyorsunuz. Ve tüm gecenin karanlığından, çok uzaklardan, güneş yeniden doğuyor. Tekrar yüzünüze veriyor sıcaklığı. Ve bu defa, her şeyin daha farklı olacağını biliyorsunuz. Çünkü savaştınız. Birbirine karşı. Hayata karşı. Başkalarına karşı. Kendinize karşı. Ve hala hayattasınız ikiniz de. Dibine kadar yaşamayı seçmişsiniz işte bu defa. Her şey, olması gerektiği gibi olacak artık.

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamayı seçin.

Sirius

Gecenin sakinliği…

Bir saniye, neler diyorum ben. saat daha 19:22. Dün bu saatlerde yatmıştım, sanırım gün kavramam kalmadı artık. Sabahımla akşamımın birbirine girdiği, günlerdir hasta geçirdiğim (ah Can sen değil miydin kendine chionophile diyen?) şu günlerde, bir şeylerin eksildiğini hissettim. Duygusuzlaştım. Sanki antidepresan almışım gibi duygusuz birine dönüştüm bir kaç gündür. Her şey anlamsız geliyordu. Bir şey eksikti, çünkü ben kendimi dünyanın en duygusal insanlarından biri olarak görüyorum yirmi altı yıldır. En duygusal, ve en her şeyi hissedebilen. Bir şeyler mi koptu içimden, yoksa başka bir durum mu söz konusu?

Sanırım cevabımı buldum. Biraz çalıştıktan sonra eve girdim. Biraz melatonin için ışıkları kapadım. Şehrin ışıkları her ne kadar karanlıkta bile gözüme gözüme girseler de, şu an elimdekinin en iyisi buydu. Sonra, az önce yolda yürürken shuffle‘da gelen ve bana içimdekileri hatırlatan bir şarkı aklıma takıldı. Üzerime rahat bir şeyler giydim, kulaklığımı taktım, açtım müziğimi. Cam kenarından öylesine uzaklara bakıyordum. Biraz daha yaklaştım cama, ve biraz daha. Adeta önümdeki camı öpecek gibiydim, ve o anda tam karşımda seni gördüm Sirius.

Gökyüzündeki tüm yıldızların en parlağısın sen. Hava nasılsa bulutludur diye (öğlen kar yağdı, malum) bakmamıştım bile doğru düzgün gökyüzüne. Neden bilmiyorum, çocukluğumdan beri sana baktığımda içimde bir şeyler harekete geçiyor. Gece ne zaman seni görsem, yaşadığımı, var olduğumu hissediyorum. Tam da hissedemediğimi sandığım şu günlerde, müziğin gücü ve karanlığın etkisiyle, tekrar kendim olduğumu ve ne istediğimi hissettim. Bu, tek başına, en büyük ödüllerden biri zaten. Tekrar hayata karşı olumlu ve motive hissedebiliyorum.

Ama neden? Bilmiyorum nedenini sevgili Sirius, ama sen ve arkadaşlarını düşündükçe, vücudumun bir kısmının belki de senin ve arkadaşlarının içinde oluştuğunu, bir şekilde trilyonlarca kilometre uzaktan, boşlukta ilerleyip Dünya’ya geldiğini düşününce, kendimi asla kopamayacak bir biçimde sana bağlı hissediyorum. Nesin sen? Ben kimim sorularımın yanıtı mısın? Yoksa çözemediğim şifrenin yaratıcısı mı? En derinimdeki gerçek duyguları, nasıl oluyorsa, o kadar uzaktan hissetmemi sağlıyorsun? Ve nasıl oluyor da, içimdeki ölüm korkusunu yeniyorsun?

Sen, ben’sin aslında. Ben de, sen’im. Birbirimizden parçalar taşıyoruz, bizi biz yapan parçalar. Bunu hissedebiliyorum. Bunu hissedebildikçe, şehirden ve gerçek dışı hayattan daha da çok soğuyorum. Seninle sonsuzluğu hissedebiliyorum Sirius. Seninle, ve senin gibi tüm gökyüzünü oluşturan yıldızlarla. Seninle aşkı hissedebiliyorum. Tanrı aşk, ve sen de bana o’nu tekrar hissettirebildiğine göre, sen bir anlamda beni Tanrı’msın. İçimde sıfırdayken, içimde bir kıvılcımı ateşleyebiliyorsun. Zaten duygusal anlamda patlamaya hazırım. Tekrar tüm duyguları yaşamam için patlamaya yetiyor. Var ile yok arasındayken, tekrar var olduğumu hissediyorum. Anlatamadığım bir yaşama sevinci, tüm bedenimde tüyler ürperterek varlığını belli ediyor. Sanki hepsi çok güzel bir oyunmuş gibi.

İyi ki varsın, ve iyi ki benden bir şeyler taşıyorsun Sirius. Sen benim, en parlak yıldızımsın. Sen benim tanrımsın.