Mutluyuz Biz

Her sabah daha güneş doğmadan çalan saatler hayatlarımızın arkaplan müziği olmuştu. Yalnızca iş çevresi ve kariyer odaklı, bize dayatılan ve medya tarafından doğru olarak zorla benimsetilen hayaller için girdiğimiz boş yollar gülünecek cinstendi. Böyle yaşadık, böyle büyüdük, hayallerimizi gerçekleştiremedik ve öldük. Çünkü, insan’dık biz…

Geçmişe bakıyoruz, insanların hangi koşullar altında yaşadıklarına bakıyoruz. Ne doğru düzgün ulaşım, ne bilişim teknolojileri, ne de çoğu hastalığa çare var. Bilim gelişmemiş, saçmalıklara inanıyorlar, ne kadar da sefil bir hayat, değil mi? Şimdi ise dünyanın istediğimiz yerine uçabiliyoruz, her şeye anında bağlıyız, istediğimize mesaj gönderebiliyoruz, bir sürü soruna da çare bulduk. Ne kadar da mutluyuz! Her sabah alarm ile güne başlayıp trafik ile devam etmekten mutluyuz. Her gün eğlencenin ve güzel zamanların köle gibi çalışıp hak edilmesi gereken bir lüks olduğuna inandırılıp sabahtan akşama çalışmakla mutluyuz. Takım elbiseli yapmacık insanlara güvenip sokakta saçı başı dağılmış insana güvenmeyerek mutluyuz. Her ilişkimizde sevmediğimiz insanlarla ego tatmini için zaman geçirmekten mutluyuz. Bize doğru olarak öğretileni kabullenmekte mutluyuz.

Snapchat’imizdeki sayılarla, Instagram’ımızdaki like’larla, işimizde yükselmekle, iş çevresi yapmakla, crossfit’imizle, gösteriş için spor yapmamızla, anoreksi hedefli tuhaf diyetlerimizle, futbolumuzla, dizilerimizle, fanatizmimizle, başkalarının kıskandığımız hayatlarıyla, sigaramızla, alkolümüzle, gitmezsek FOMO yaşayacağımız party’lerde ecstasy’mizle, kokainimizle, tekrar eden ritimdeki sahte bir zevk veren club müziklerimizle mutluyuz. Benliğimizi başkalaştıran, bizi kendimizden uzaklaştıran bağımlılık yapan antidepresanlarımızla, yüzümüze gülüp arkamızdan konuşan insanlarla, duyarlılık üzerinden kendi reklamını yapıp başkalarının her kelimesinden rahatsız olmaya programlı sinsi insanlarla, bize paramız kadar değer veren kişi ve kurumlarımızla, marka çantalarımızla ve modaya uygun kıyafetlerimizle, İstanbul’umuzla mutluyuz biz. Çünkü mutluluk bu değil mi? Mutluluk hiçbir şey hissetmemek değil mi?

Plaza insanlarıyla mutluyuz. Doğal hakkımız olan plajlara erişimi bize fahiş fiyatlara satan mafyöz beach club’larda paramızla rezil olduğumuzun kanıtı story’lerimizle mutluyuz. Ruhsuz müziklerle kendini göstermeye çalışan insanlarla night club’larda mutluyuz. Parası dışında bir şeyi olmadığından altındaki özel plakalı modifiyeli arabayla hava atmaya çalışan, nargile içip futbol izlemek dışında hiçbir işe yaramayan insanları toplumda kabul ederek mutluyuz. Güzel olan her şeyi normdan uzaklaştırıp bir ödüle çeviren, hayatı sıkıcı ve monoton kılan her şeyi normalleştiren toplum düzenimizle mutluyuz.

Uzaya koloni gönderip atomaltı parçacıkları çarpıştırıp laboratuvarda big bang’i modelleyen zeki insanlarla, başkalarının doğdukları yerlere sınırlar koyup onların cinsel tercihini eleştirip, binlerce yıl önceki peri masallarına inanacak kadar aptalların bir arada bulunduğu türümüzle mutluyuz.

Mutluyuz biz. Gerçekleştiremediğimiz hayallerimizle mutluyuz. Bizi istemeyenleri unutmak adına rebound ilişkilerimizle mutluyuz. Sahte hayatımızla mutluyuz. Bize sevenlere zarar vermekten aldığımız ego tatmini ile mutluyuz. İçimizdeki az gelişmiş canavarı ortaya çıkaran banka hesabımızdaki sayılarla, hayatın kendisini yaşamak yerine bizi gerçekleştiren uzaklaştıran şey‘ler ile mutluyuz. Hep geleceğe dair, hayallerimize dair bir şeyler vaat edenlere inanarak, günü yaşamak varken yaşamamayı seçerek mutluyuz.

Hem de çok mutluyuz biz.

Hepsi Bu

Herkes uyuyor, sen uyanıyorsun. Güneşin saatinin pili zayıflamış, her gün daha da geç doğuyor. İnsanlar uyanıyor. Bir amaçları var. İşleri, aileleri, amaçları var. Küçük şeylerden zevk alıyorlar. Sonra kendine bakıyorsun. Hiçbir amacın kalmamış. İnsanların basit sorunlarını sorun olarak görmediğinden dolayı, sorunların yok. Sadece, her şey anlamsız. Hepsi bu.

Her şey o kadar saçma ve anlamsız ki, herhangi bir sıkıntı olduğunda sorun olarak bile nitelendiremiyorsun. Güneş, ışınlarını gözüne zorla sokuyor, kalk diyor. Gündüzü sevmiyorsun ama uykun da kalmamış. Kalkıyorsun. Dışarı bakıyorsun, temiz havayı içine çekiyorsun. Güzel, serin bir sabah. Ama bir şey eksik. Hep bir şey eksik. Belki de doğamız böyle ve yıllar boyunca belli şeylere sahip olursak mutlu olacağımıza dair kandırılmışız. Belki de hepsi bu. Mutsuzuz işte. Evrim bizi, tatmin olmayıp sürekli gelişip daha fazlasını arayacak yönde geliştirmiş, bunu fark edenler de bu duygumuzu sömürüyor. Koca bir boşluğun içinde kendi baloncuğumuzu doldurmaya çalışıyoruz. Daha kötüsü, doldurursak mutlu olacağımızı sanıyoruz. Kalıcı olmadıktan, biteceğini bildikten sonra huzurun ve mutluluğun ne anlamı var ki?

Bir gün geçmişe bakıp bir daha o ana dönemeyeceğimizi düşüneceğimizi bilmek her şeyi anlamsızlaştırıyor. O el ele tutuşup koştuğunuz gün, sevdiğin arkadaşlarınla paylaştığın anlar, sokakta gördüğünde kafasını okşadığın kedi, çok beğenip heyecanla aldığın o kıyafet. Bir gün tamamen yok olacaklar. O anları yaşayan insanlar, sen dahil, ölecek, hatırlayan kimse kalmayacak. Aldığın eşyalar yırtılacak, parçalanacak, bozulacak, çöpe atılacak. Yok olacak her şey. Fikirlerin bile unutulacak. Dünyayı değiştiren fikirlerin olsa bile sen son nefesini verdikten sonra sönmeye başlayacak. Seni ve fikirlerini tanıyan insanlar söndükçe daha da sönecek. Yazdığın yazılar kayboldukça, fotoğrafların soldukça, bir noktada geriye hiçbir şey kalmayacak.

Hepsi bu. Hiçbir şey kalıcı değil. Ne yaparsak yapalım değil. Dünya bile kalıcı değilken, yaşadığımız güneş sistemi bile kalıcı değilken, burada yaptığımız neyin kalıcı olmasını bekleyebiliriz ki? Sevdiğimiz insanlarla çektiğimiz fotoğraflar mı? Muhtemelen en fazla 70-80 yıla ölmüş olacak insanlara yaptığımız iyilikler mi? Bugün yapacağımız ufak değişikliklerin kelebek etkisiyle ileride çok büyük etkileri olabileceğini düşünüp, daha sonra bu etkiyi zaten başka birinin de bir noktada zaten yapabileceğini de bilmek mi? Neyin solmasına engel olabiliriz ki?

En sevdiğimiz anılarımız bile hafızamızla beraber sonsuz bir yolculuğa çıkarken, geri gelmeyeceğini bilmemize rağmen yaşatmaya çalıştığımız çiçeklerin yaprakları her gün biraz daha kururken, bize gerçek olduğumuzu hissettiren her şey hatırladıkça gözyaşlarımızı bile özgür bırakamazken neye engel olabiliriz? Biz en iyisi olsak da, yalnızca şanslı olduğundan dolayı bizden daha güçlü olan insanları yenemezken, en azından şu kısacık zamanımızı biraz olsun güzel yaşayabilecekken yaşamamayı seçenler varken, kendi doğasına dönmekten korkup sonsuza kadar uyuşturulmayı seçen insanların arasında neyi gerçekten yaşayabiliriz ki? En güzel anılarımız bile beynimizdeki nöronların belirli şekillerde birbirlerine bağlanmalarından ibaretken, en gerçek duygularımız serotonin, dopamin, oksitosin gibi kimyasal maddelerle yönetilirken, huzur bulduğumuz evimiz bir depremle yıkılabilecekken, yıllar boyunca emek verdiğimiz insanlar bir trafik kazası ya da aptal bir hastalık sonucu yok olabilecekken, neyin kalıcılığından söz edebiliriz, bu dünyanın en güçlü beyinleri tamamen bir simülasyonun içinde olduğumuzdan neredeyse eminken neyin gerçekliğinden söz edebiliriz ki?

Hepsi bu. Sabah uyanıyorsun. Kalkmak istemiyorsun. Bugün gerçek olan her şeyin, “yarın” bir daha var olmayacağını bilerek kalkıyorsun işte. En sevdiğin şeyleri bile yapmak istemiyorsun, çünkü “yarın” bitmiş olacak ve anlamsızlaşacak. Senin için anlamı olması yetse bile, başka bir “yarın” sen de var olmayacaksın. Seni sevenler, hatırlayanlar da var olmayacak. Günün tadını çıkarmaya çalıştığında ise “öbür tarafa” yatırım yapan, para, namus, etik, yasa gibi dünyevi kavramlardan dolayı hayatın tadını çıkarmamayı seçen insanlarla karşılaşacaksın. Bir gün daha geçecek. Soğuk bir gün daha…

Hepsi bu.

Sevgili Ayna

Sevgili ayna, söylesene bana bilmek istediğim tüm cevapları…

Hepimiz sık sık, ya da arada da olsa, aynaya bakar, kendimizle konuşuruz. Anlamlandıramadığımız bir biçimde severiz bunu yapmayı. Bir o yana, bir bu yana derken kaybederiz kendimizi, kendimizi izlerken… Neden bu kadar seviyoruz ki kendimize bakmayı? Belki de artık suyun yansımasında, her şey durulduğunda kendimizi göremediğimiz içindir. Dünyanın içine edip, sonra da düzgün bir yaşam umduğumuzdandır.

Sevgili ayna, söylesene bana, neden böyle olmak zorunda? Neden kendimize baktığımızda bile huzur bulamıyoruz? Kendimizle mi barışık değiliz, yoksa dünyaya küsüp yalnızca kendimizle mi barışık kalabiliyoruz? Dış dünyaya açılan penceremizi kapayıp kitlemişiz, tüm perdeleri kapatmışız. Ne ışık girebiliyor içeri, ne de karanlığı görebiliyoruz. Kendi dünyamızı aydınlatmak istiyoruz ama yetmiyor, tek başımıza olduğumuz sürece yetmez de. Paylaşmadığımız sürece, ne yaparsak yapalım, hep bir şeyler eksik kalır. Bazen de en kalabalık yerde bile paylaşacak biri yoktur. Yaptıklarını herkes beğense de bir anlam ifade etmez. Aynayla baş başa kalırız yine.

Sevgili ayna, neden kendim olamıyorum? Neden o eksiği kapatamıyorum? Suç bende mi insanlarda mı? Sorunun cevabını biliyoruz aslında. En iyisini, en gerçeğini istiyoruz. Ancak bizim gibi çok az insan var. İnsanlar beyinlerini uyuşturup, gerçeği yaşamamayı seçiyor. Gerçek şeyler hissetmekten korkuyorlar. Biz ise gözlerinde kendimizi görebileceğimiz birini istiyoruz. Kendimizi dinlemek istiyoruz. Yalnız olmadığımızı bilmek istiyoruz. Doğamızda, en derinimizde bu var. Ama dünya vazgeçmiş her şeyden. Sevgiden, tutkudan, aşktan, yaşamaktan, her şeyi en doğal, olması gerektiği gibi hissetmekten… Var olmaktan vazgeçmiş. Kimsenin olmadığı bir gezegende yaşamaya çalışıyoruz tekrar, ama yalnızız. Sonsuz uzay boşluğunda ölüme terk edilmiş bir astronot gibiyiz. Yaşayamamaktan korkuyoruz, ve kimse bizi bu yüzden suçlayamaz. Çünkü yaşamak, sevmek, ve birinin varlığını hissetmek, zaten en temelde bizi yaşatan şey. Barış istiyoruz, güvenmek istiyoruz. Ancak insanlar politik olmayı, bizi arkamızdan vurmayı seçiyorlar. Sevgi istiyoruz, ama en sevdiklerimize bile güvenemiyoruz artık. Bu yüzden, çevremizde herkes varken bile yalnızız aslında.

Sevgili ayna, neden iç sesimi dinlesem de doğruyu bulamıyorum? Doğru diye bir şey mi yok, ya da ben mi çok sabırsızım? Hepsi aptal bir oyun mu? Kafamda her şeyi kurgulamaktan nasıl kurtulacağım? Daha da önemlisi, bütün bu soruların cevabı nerede gizli? Daha içeri mi bakmalıyım, yoksa daha dışarı mı? Ya da içimle dışımı bir şekilde birleştirmeli miyim? İşte bütün bunlar beni çok yoruyor sevgili ayna. Eminim birilerini daha yoruyordur, ama çoğu insan düşünmemeyi, yaşamamayı seçiyor. Kendi içlerine kapanıp, dünyayla tek iletişimlerini fiziksel temas üzerinden sağlıyorlar. Mental hiçbir bağ yok. O eksikliği de gündelik olaylarla, egolarıyla, trend’ler ile maskeliyorlar. Bundan sonra hep böyle mi, yoksa bir kırılma noktasıyla insanlar tekrar kendine gelebilecek mi? Belki de en çok bunu sorguluyorum. Daha ne kadar içimize atacağız? Daha ne kadar içimizde bu eksiklik büyüyecek?

Sevgili ayna, neden iyileşemiyoruz? Neden yara bantları gittikçe daha da etkisizleşiyor? Nasıl oluyor da, yara bandımız yaramız, yaramız ise yara bandımız oluyor? Doğru ile yanlış arasındaki çizgi eskiden yalnızca rüyalarda bulanırdı, şimdi ise yaşamın kendisi bir kabus. Kendimizi doğada, gerçeklikte, kendimiz gibi birinde bulamayıp, banyonun loş ışığında aynada görebiliyoruz yalnızca. Sakın sen de kırılma ayna. Çünkü sen de gidersen, kimse kalmayacak.

Dünyamız Parçalanıyor

Dünya’mız. Ufacık, bir tanecik dünyamız. Bakmayı, korumayı beceremediğimiz dünyamız. Yalnızca gezegen olarak, fiziksel Dünya’dan söz etmiyorum. Dünya adlı gezegen ve çevresinde yarattığımız her şey, evrimin ilk adımlarından yüz milyonlarca yılda şu ana, tam olarak bugünlere gelene kadarki her an. Mikroişlemcilerin işleme gücünün artmasıyla neredeyse insan kadar bilinçliymiş gibi davranabilen robotların gittikçe geliştiği, hayatımızın app’ler üzerinden devam ettiği şu günlerde hayatı yüzeyselleştirmek konusunda üzerimize yok. Boş insanları bize daha da yaklaştıran markalarımızla, arkasından döşeyip yüzüne güldüğümüz robotlarla, insanları giyim ve davranışları gibi yüzeysel kriterler üzerinden sosyoekonomik sınıflara böldüğümüz, şaheser niteliğinde ve bir o kadar da komik ayrımcılığımızla. İşte bu yeni dünya düzeni.

Kapitalizmin dibindeyiz, sağlığı parayla satın alıyoruz. Başkalarının bizden üstünlüğünü kabul edip onları mutlu etmek için koşturuyoruz. Ezilmeye çok alışmışız. Hiyerarşi bizden sorulur, özellikle de biz aşağıdakiler, zaten bizimle eşit haklara sahip olması gereken insanların bizden daha fazla hakka sahip olmasına karşı çıkıp isyan etmeyerek yenilgiyi baştan kabullenmişiz. Parçalanıyoruz.

Paylaşmaktan kaçıyoruz. İnsanları, el ele olmamız, birlik ile gücü doğurmamız gereken insanları başkalaştırıyoruz. Kendimizi toplumdan soyutlamakta üzerimize yok. Bize bugün dokunmayan yılanın yarın yuvamızı yıkabileeğini göremiyoruz, bir adım ilerisi dedik mi miyobuz. Empati yoksunu sefil yapmacık cam fanusumuzda basıyoruz antidepresanları. Çünkü kimyasal maddelerle beynimizi stabilize etmezsek duygularımız isyan edecek. İsyan edenler ise bu toplumda istenmiyor. Normlara karşı çıkan anarşistlere yer yok, yukarıdakiler sinirleniyor, keyifleri bozulmamalı. Tabii ki de isyan edenler tuhaf, değil mi? Yüzbinlerce yıl boyunca hislerinin ve sezgilerinin evrimleşmesi ile şu noktaya gelebilmiş insanı zorla kalıplara sokup, doğal olarak kalıba uymadığında kimyasal biçimde kontrol ediyoruz. Çok akıllıca, eminim, hiçbir yerde incelmez, eminim hiçbir yerden kopmaz bu model. Eminim her şey çok yolundadır, olması gereken budur. Eminim(!). En derinden parçalanıyoruz.

Bir de evrimi reddeden, kralcı, yukarıdakilerden hoşlanınlar var. Kendilerinden daha üstün, muhtemelen ciddi ego sorunları olan bir gücün, hele de tanımı gereği gücü her şeye yetebilecek bir gücün, bu dünyayı ve kendilerini sefalet içinde yarattığından ona tapmazlarsa, kendilerini öldükten sonra, azıcık sorgulayabilen ufacık bir çocuğun bile inanmayacağı bir hayali ortamda, tamamen dünyevi bir kavram olan yanmak ile cezalandıracağından eminler. En büyük manipülasyon aracı haline gelmiş bu inanç sömürüsü gitgide güçleniyor, ve siyasetin en büyük silahlarından biri halini alıyor. Biz peri masalına inanmayan, kafayı yememiş olanlar parçalanıyoruz.

Siyaset var bir de. Birlik olmak yerine gezegen üzerinde hayali çizgiler çizip, üzerlerine silahlı insanları dikip, kendi seçimi olmamasına rağmen çizginin diğer tarafında doğmuş olanları ötekileştirdiğimiz, onlardan daha üstün olduğumuzu kanıtlamaya çalıştığımız çizgiler. Bu hayali çizgilerin kesişimleriyle oluşan alanlara ülke diyoruz, ve bu ülkelerden hangisinde doğduğun kaderini belirliyor. Avrupa’daysan muhtemelen şanslısın, Afrika’da doğduysan ve aşırı şanslı/zamanının ötesinde değilsen kaybetmeye mahkumsun. İsrail’de doğduysan, sadece ailenden ötürü, dünyayı yönetip zavallı edebiyatı üzerinden prim yapan ve yalnızca kendi içindekileri destekleyen kapalı bir cemaate girme hakkına sahipsin. Türkiye’de doğduysan dünyanın en tuhaf yerine hoşgeldin, kendini, senden yalnızca birkaç kilometre yürüme mesafesi ancak o çizginin diğer tarafında doğmuş diğer insanlara nedensiz yere küfretmen için pohpohlanırken bulabilirsin. En güzel, en güçlü, en haklı ülke senin ülken ne de olsa. Tıpkı en güzel dinin seninki olduğu gibi. Çünkü sen, kendine inanmayıp, senden daha güçlü bir varlığa karşı boyun eğerek, sorgulamayarak bunu en baştan hak ettin. Ezilmeyi daha ilk günden kabullendin, ve ancak fanatizme tutunarak barınabilen bir zavallısın. Aynaya bakmaya korkuyorsun, ödleksin. Biraz daha beynini yıkarlar senin, uyuşturucuyu dayarlar, diğer tarafta kırk huriyi de garanti ederler. Sonra da gider kendini patlatırsın sen. Senin gibiler yüzünden, tam kelime anlamıyla parçalanıyoruz.

Azınlık da olsak kendimiz gibileri buluyoruz. Onlarla yakın oluyoruz. Hala bu iğrenç dünya düzeniyle bozulmamış birilerini gördükçe seviniyoruz. Ancak onlara da güvenemiyoruz. Sistem, bizim yüzümüze gülüp bize görmek istediğimiz şekilde görünecek manipülatörler üretmekte o kadar ustalaşmış ki, güvenemiyoruz. Bağlanmak istiyoruz. Ölüm döşeğindeki bir hastanın yaşamak istediği gibi tutunmak istiyoruz birilerini. Robotlaşmış cinsel ihtiyaç gidermenin ötesinde, gerçekten hissederek sevişmek istiyoruz. Bir karşılık beklemeden, çıkar hesapları yapmadan iyilik yapmak istiyoruz. Doğada var olduğumuz, karşı koyamayacağımız benliğimizi yaşamak istiyoruz. Son iki kelime aslında her şeyi özetledi. Yaşamak istiyoruz sadece. Hepsi bu. Yaşayamıyoruz. Sistem yaşamak isteyeni, gerçek duygular barındırabileni ezip, suyunu çıkarıp, posasını çürümeye terk etmek üzerine kurulu. Karşı koyamazsın. Bizi en sevdiklerimizden, elini tutmak istediğimizden ayırıyorlar. Parçalandık, birleşemiyoruz.

Karanlığın içinde çok uzaklarda bir ışık görüyoruz. Onu takip ediyoruz. Çıkmak istiyoruz. Biz ona yaklaşmak istedikçe o bizden uzaklaşıyor. Yoruluyoruz. Gittikçe sönükleşiyor. Yönümüzü kaybediyoruz mutlak karanlıkta. Beynimiz bizimle oyun oynamaya başlıyor. Her şeyin bu kadar sahte olduğu bir dünyada yaşayacak şekilde evrimleşmemiş. Sevgi istiyoruz, güven istiyoruz, barış istiyoruz. Varoluşumuzun temelinde bunlara ihtiyacımız var. Bulamayınca, ilaçlar alarak her şeyi maskelemek yerine cesur olup yaşamayı seçince deliriyoruz. Aslında bu delilik, bu dünya için fazla iyi olmanın, gerçek, cesur, dürüst ve kararlı olmanın, bozulmuş sistemi reddedip hayatı gerçek şekliyle yaşamaya çalışan bir kişiliğin doğal hali. Dünyamızı kurtarmaya çalışıyoruz. Tek istediğimiz özgürlük. Herkes mutlu olabilir, herkes barış içinde yaşayabilir. Kaynakları verimli, teknolojiyi doğru yönde kullanırsak herkese yetecek kadar her şeyden var. Neden savaşmayı seçiyoruz? Neden düşmanlığı ve başkalaştırmayı seçiyoruz? Bu fanatizm nereden geliyor? Neden duygularımızı bastırmayı, yaşamamayı, göz yummayı seçiyoruz? Tüm parçaları birleştirmeye çalışsak da tek başımıza gücümüz yetmiyor. Gözümüzün önünde güzel olabilecek her şey mahvoluyor. Dünyamız parçalanıyor, ve bunu sadece izliyoruz. Sarsılıyoruz, her sabah kalkıp aptal kıyafetler içinde anlamsız şeyler yapıyoruz. Ürettiğimizden fazlasını tüketiyoruz. Bölünüp göz göre göre yönetiliyoruz. Yaşamamayı, zombileşmeyi seçiyoruz. Parçalanıyoruz. Ve buna hayat diyoruz.

Bin Metre

Bu bir hikayedir.

Yüksek bir yer, bir dağın tepesi, uçurum kenarı. Nasıl geldin, neden buradasın bilmiyorsun. Ama buradasın işte. Yalnızca sen, gece, ve ay ışığı. Kimsecikler gelmemiş seninle buraya. Hava biraz soğuk ama sorun değil. Sadece kafanın içindeki güzel şeyleri düşünerek ısınabiliyorsun. Belki de son kez. Bin metre yüksektesin. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Upuzun, bitmek bilmeyen deniz, sonsuzlukta gökyüzüyle ve yıldızlarla birleşiyor. Tek bir adımınla, bir dakikadan kısa bir sürede, ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yere gidebilirsin. Korkuyorsun.

Sonra arkana bakıyorsun. Kimse yok. Yalnızsın. Hayatta en çok olmasını istediğin insanlar senden uzaklaşmış. Diğer kimse de eksikliği kapatamıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar kapatamayacaklar. En son bunu dediğinde büyük konuşmaman gerektiğini hayat sana kibarca göstermişti, ancak kendisinin aynı merhameti ikinci kez göstereceğini sanmıyorum. Kimse sanmıyor. Şanssızsın çünkü. Varlık içinde yokluğu, ve seni gerçekten anlayamayan, sayamayacağın kadar insanı, hayatım adını verdiğin, boka sarmış çöplüğünde barındırdığın için şanssızsın. Anlamıyorlar. Anlayanlar da bir şey yapamıyor. Ama sen tüm kartları oynamışsın. “Elimde daha neler var, nasıl olsa bir yerde rahatça her şeyi toparlarım” derken bir bakmışsın son kozunu da açmışsın masaya. Ve hayat masanın diğer ucunda. Son hamlesini bekliyorsun. Ona bakıyorsun. Ama o sana bakmıyor bile. Hani, matematiksel olarak milyonda bir ihtimal, ama bir umut, belki kaybetmezsin, belki bir mucize olur ve kazanırsın. Bakmaya devam ediyorsun. Nabzının yükseldiğini hissedebiliyorsun. Ve kartlarını açıyor. O bin anlık ufacık umudun, hayallerin, gelecek planların. Hepsi çöpe gidiyor. Kaybettin. Ağlayamıyorsun bile, çünkü uğruna ağlayacak bir şey kalmamış. Kaçamıyorsun, çünkü zaten boşluktasın. Kendinden kaçamazsın.

Arkanı dönüyorsun. Bin metre. Yarım dakikadan az. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Ama arkana baktığında daha da korkutucu bir hayat. Yere çarptığın anda kemiklerin nasıl acıyacak? Ama bir defa, ve geçecek. Sonsuza kadar. Diğer tarafta ise, bir gün bir mucize olmazsa belki de asla bitmeyecek, daha da çekilmez hale gelecek bir acı. Hak etmedin. Sen hep iyi oldun. Ama hep kötülük aldın. Sana en yakınındakiler, en büyük kötülüğü yaptılar. En güvendiğin insanlar hep kazık attılar. Kaybedecek neyin kaldı ki? İnsan, sevdiğiyle olamadıktan, kendini, kendi gibi biriyle tamamlayamadıktan sonra ne anlamı kalmış bütün o yaptıklarının, yüzeysel tatminliklerin, ailenin, arkadaşlarının, kısaca, seni insanların gözündekağıt üzerinde sen yapan her şeyin. Gözlerine baktığında kendini görebileceğin biri bile kalmamışken, sabah uyanmanın, en sevdiğin kahveni içip, en sevdiğin yemeği yiyip, en sevdiğin sporu yapıp, en sevdiğin filmi izlemenin bile ne anlamı var? Bundan gerçekten zevk alabiliyor musunuz? Yoksa kendinizi mi kandırıyorsunuz? Sizi bilmem ama ben hiçbir şeyden zevk alamıyor, hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Sonra aklına bir an geliyor. Güzel, mutlu olduğun, belki farkında bile olmadan kendin olduğun bir an. O ana dönmek istiyorsun. Hayali bile içini ısıtıyor. Belki de son kez. Derin bir nefes alıyorsun. Ama içinde, kalbinde, gözlerini dolduran bıçağı hissettikçe, yeter diyorsun. Hoşçakal.

Aşağı bırakıyorsun kendini. Geri dönüşü yok. Bin metre. Korkuyorsun, ama daha az korkutucu olanı seçtiğinin gururuyla rüzgarı hissediyorsun. Dokuz yüz metre. Güzel bir an geliyor aklına. O ana dönmek için her şeyi yaparsın. Ancak o anın yokluğunu yaşamamak, hatırlamamak için, herşeyden fazlasını yaparsın. Sekiz yüz metre. Acaba seni mutlu eden insanlar şu anda nerede, kiminle, ne yapıyor, nasıl mutlular diyorsun. Acaba kim, senin olman gereken koltukta? Acaba kim şu an sevdiğinle, senin hak ettiğin hayatın tadını çıkarıyor? Yedi yüz metre. Bağırıyorsun. Kimse seni duymaz. Hiç bu kadar bütün gücünle bağırmamıştın belki de daha önce. Kimse sana hiçbir şey yapamaz. Altı yüz metre. Özgürlüğü, hayatın hafifliğini hissediyorsun. Umursamazlık, tüm vücudunu kaplıyor. Beş yüz metre. Dünyevi sorunlar, para, sosyal statü, sağlık, aile… Artık hiçbir şey ifade etmiyor. Dört yüz metre. Bütün bunları hak edecek ne yaptın? Neden böyle oldu? Neden sevdiğin, mutlu, hak ettiğin gerçek hayatını yaşayamadın? Varlığını sorguluyorsun…

Üç yüz metre. Çok korkuyorsun. Ama bir kaç saniye sonra hepsi bitecek. Tüm anılar. Acılar. Onlarca yıl boyunca var olmuş her şey. Bir kaç saniye sonra, sonsuza kadar yok olacak. Tüm dünyanı yakmanın verdiği sadist/mazoşist hazzı yaşıyorsun. Hayatın sana yaptıklarına karşı olan nefret ve öfke, korkuyu bastırıyor.

İki yüz metre. Keşke bir not bıraksaydım diyorsun. Okunduğunu, ve karşındakinin neler hissettiğini asla göremeyecek olsan da, bir not. Neler yaşadığını, neyin seni bu hale getirdiğini açıklamaya çalışan bir kaç sayfa. Okuduğunda, o insanın tüylerini ürpertecek, seni bu hale getirenin, her şeye son vermenin, en büyük nedeninin, kabullenmek istemese de kendisi olduğunu hissettiğinde gözyaşlarını tutamayacağı bir not. Tüm hayatının anlamını, sözcükler ve cümleler gibi insan yapımı olgularla bir kağıdın üzerine sığdırmaya çalıştırdığın bir not. Aslında, hayattan neler istediğini tek bir paragrafta bile özetleyebilirsin. Çok bir şey istemiyorsun sonuçta. Tek bir cümlede bile özetleyebilirsin isteyip de kavuşamadığın tek şeyi. Hatta iki kelime bile yeter, bütün bunların nedeni olan insana bırakacağın nota yazmak için. Bazen en anlamlısı, en kısa sözcükler değil mi zaten? Upuzun bir yolculuğa, noktayı koyarken yalnızca iki kelime, bütün her şeyi nasıl oluyor da özetleyebiliyor? Belki de o insan yapımı sözcüklerin gücünü küçümsememek gerekliymiş…

Yüz metre. Soğuğu ve rüzgarı yüzünden hissettiğin son saniyeler. Seni buraya getiren bütün olay örgüsünü, insanları, yaşadıklarını, haksızlıkları, kısacası hayat çizgini düşünüyorsun. Bütün olaylar, bir zincir oluşturuyor. Senin en derininden seni her şeye bağlayan, atladığın tepeye, oradan seni o tepeye getiren olaylara bağlı, zamanda ve uzayda geriye, ilk güne kadar giden, upuzun bir zincir. “Keşke tutunabilseydim ona” diyorsun. “Keşke kendimi buradan yukarı çekip, zamanda geri gidip, değerini bilemediğim, o dönmek istediğim tek ana gidip, bırakmak istediğim nottaki iki kelimeyi söyleyebilseydim.” Son elli metre. Korkudan titriyorsun, ancak bu vücudunun yalnızca doğal bir tepkisi. Yine yaşadıkların gözünün önünden geçiyor, ve korkunu bastırıyor. Tıpkı, bir yerin acıdığında, başka bir yerini daha çok acıtarak diğerinin acısını bastırdığın gibi. Otuz metre. Son saniyeye girerken yıldızlarla sonsuzluğun birleştiği yere bakıyorsun. “Ben geliyorum!” diyorsun, adeta bir şeyi ilk kez yapmanın heyecanını yaşayan bir çocuk, ilk kez öpüşmenin yakınlığını yaşayan bir genç, üniversite sınavında istediği yeri kazandığını öğrenen bir delikanlı, yıllardır kendini ölümle yaşam arasında sürükleyen hastalığın tamamen geçtiğini öğrenen, hayata yeniden doğan biri gibi. Sonsuzluğun çekimini hissediyorsun. On metre. Artık geri dönüşün yok. Çarpışma anına yalnızca bir tık kaldı. Yok olmanın ne demek olduğunu hissediyorsun. Bütün güzellikler sonsuza dek kaybolacak. Ancak bütün acılar da. Kısaca, hiçbir şey olmayacak artık seninle. Sen diye bir şey olmayacak. Yalnızca ailenin, arkadaşlarının, çevrendeki bir kaç insanın hatırladığı bir anı olarak kalacaksın. Bir gün onlar da ölecek. Onların, senin hakkında bahsettikleri de. Bir gün, seni var eden her şey, tarihten tamamen silinecek. Garip bir duygu. Belki de hissettiğin son duygu. İki metre. Denizin yansımasından kendini ve ay ışığını dalgalanırken son kez görüyorsun. Zaman yavaşlıyor. Sanki her şey bir oyunmuş gibi. Çarpacaksın. Şimdi, tam şimdi, her şey bitecek işte. Her şeyin mutlak sonundasın. Adını soyadını düşünüyorsun. Bu ada soyada sahip, doğduğun şehirde doğmuş, okuduğun yerde okumuş, yaptıklarını yapmış insan. Kimliğin. Benliğin. Sevdiğin herkes. Seni sinirlendiren herkes. Öptüğün, seviştiğin, kavga ettiğin, ağzına sıçtığın, ve senin ağzına sıçan tek tek herkes. Son nefesinle hepsini vermeye hazırsın. Gözlerini kapıyorsun refleks olarak. Kapıyorsun, ancak bir daha açmayacağını bilerek kapıyorsun. Çok canın yanacak, ama sadece bir defalık. Ondan sonra sonsuz sessizlik seninle olacak. Sen var olmasan da, o seninle olacak. İstesen de bırakmayacak seni. Hep istediğin de bu değil miydi zaten? Hep istediğin, tutunmak bir şeyleri paylaşmak değil miydi?

Bağırıyorsun. Bütün gücünle. Vücudun kontrolden çıkıyor. Yüzlerce kilometre hızla suya çakılmaya hazırsın. Üç. İki. Bir. Ve bir anda her şey duruyor. Sessizlik. Uyanıyorsun. Rüyaymış. Terler içinde, yatağındasın. Yanına bakıyorsun. Yatağında yapayalnızsın. Ve keşke bitmeseydi diyorsun. “Keşke bu rüyadan uyanmasaydım” diyorsun, ve bunu derken rüya yerine kabus demiyor olman, en derinde neler istediğini gösteriyor. Yarın yine güneş doğacak biliyorsun. Çok yaklaşmıştın halbuki sonsuza kadar ay ışığıyla kalmaya. Çok yaklaşmıştın bir daha asla canının yanmayacağı o tuhaf yere gitmeye. Elini uzatsan dokunacaktın ölüme halbuki. Gözünü açsan görecektin onu bir kaç santimetre karşında. Nefes alsan koklayabilecektin sonsuz hiçliği. Ama korktun yine. Mantığın, rüyanda bile devrene girdi, ve senin gerçek duygularını hissetmene engel oldu. Bir kez daha mantığından nefret ediyorsun. Keşke tamamen devre dışı bırakabilseydin onu. Belki daha kısa, ama daha gerçek bir hayat yaşayabilirdin o zaman. Seni sen yapanın peşinden, tabiri yerindeyse deliler gibi koşabilirdin. Sosyallik, normlar, ve insanların hakkında ne düşüneceği umrunda bile olmadan hem de. Kendin olmaya, ve seni sen yapanla olmaya. Tıpkı gözünü açabildiğinde görmek istediğin, nefes aldığında kokusunu almak istediğin tek şey gibi.