En Zor İstek

Hayaller kuruyoruz. Belki asla olmayacak, belki de fazlasıyla gerçekleşecek hayaller, bilmiyorum, ama hepimiz kuruyoruz işte. Kimimiz şu an kulağa imkansız gelen yeni spor arabayı istiyoruz, kimimiz de aileyle güzel bir tatil. Kimimiz görkemli bir evlilik istiyor, bazılarımız ise sıcak bir ev.

Kimimiz televizyonda yıldız olmak istiyor, para ve şöhret istiyor, kimimiz ise işadamı. Hepimiz medyanın bize doğru olarak tanıttığı sistematik hayatın peşinden gidiyoruz, çünkü ancak o zaman eksiklerimizi kapatacağız, değil mi?

Ne kadar basit istekler bunlar aslında? Birazcık kıvraklıkla, azıcık şans ve doğru stratejiyle istediğimiz yüzeysel isteğe, paraya ve üne ulaşabiliriz. İnsanları kullanıp, duygularını ve saflıklarını sömürüp, doğru insanları karşı karşıya getirerek acımasızca yalanlar söyleyip onları ezerek istediğimiz noktaya ulaşırız. Göründüğünden daha kolay. Tabii ki, istediğimiz bu ise.

Peki ya istediğimiz gerçek bir şeylerse? Asıl zor olan bu belki de. Asıl zor olan iyi insan olmak. İyi insan adil davranır, kendilerinin de adil ve dürüst olmasını bekler. Ancak adil insanın en büyük yanılgısı, başkalarının da kendisi gibi dürüst ve etik olduğuna inanmaktır. Az sayıda insan bu sorunu yaşar çünkü az sayıda insan gerçekten etiktir. İyiysek, belki de en zor istek kendimiz gibi insanları bulmaktır. En zor istek dürüst, anlayışlı, farklı görüşlere karşı hoşgörülü ve saygılı insan bulmak (başka insanların temel haklarını tehdit edecek unsurdaki görüşler tabii ki bu kapsamda değil). Çevreme bakıyorum, bir sürü insan var. Ancak gerçekten özveriye sahip, ne olursa olsun dürüst, bir şeyi beğenmediğinde beğenmedim diyebilecek kadar açıksözlü, din, milliyetçilik, uzay/zaman, ölüm/yaşam, cinsellik/LGBT gibi insanların konuşmadığı konularda en derin muhabbetlere girebilecek, farklı bir görüşü savunuyorsa da bunu karşısındakiyle saygı çerçevesinde belirtebilecek nitelikte, aşağılık kompleksini bastırmak adına ego tatmini peşinde koşmayan insan yok denecek kadar az. Asıl zor olan şey iyi insanları bulmak işte. Neredeyse kimseye güvenmemem bu yüzden işte. Kolay olanı, basit insanların yüzüne basit gülümsemelerle yüzeysel, metropolitan, manipüle edilmiş, parası olanlar tarafından kontrol edilen medyanın size empoze ettiğini doğru kabul edip bir yalanı yaşamak. Asıl zor olan ise bu saçmalığın farkına varabilmiş, olaylara dışarıdan bakabilen insanları bulup onlarla gerçek bir hayata atılmak.

Seçim bizim.

Bütün O Aptal Şeyler

Aynaya bakıyorsun. İyisin. Dış görünüşünü bilmiyorum, ama içinde iyisin işte. Yaptığın, dışarıdan kötü olarak adlandırılabilecek tüm davranışların, senin içinde masum bir nedeni var. Masumsun. Bir seri katil gibi masumsun hem de. Tek farkın kimseyi öldürmemiş olman. Bir kişi dışında: kendini.

Nedir bu kendimizi kanıtlama çabası? Tüm canlıların doğasında bulunan bir evrimsel leke mi, yoksa insanın bitmek bilmeyen açgözlülüğünün dışavurumu mu? Neden tanımadığımız insanlara kendimizi kanıtlamaya çalışıyoruz? Neden sürekli içimizle dışımızı iyice uzaklaştıran bir imaj yaratmaya çalışıyoruz? Neden var olmak yerine var olmamayı seçiyoruz?

Neden anılardan çıkamıyoruz? Bize gerçekten iyi hissettiren az sayıda insanın kurduğu parmaklıkların arasında gittikçe sönükleşen anılarımızın içinde hapsolmuş, dışarı çıkmaya korkar bir şekilde boğuluyoruz? Neden herkes yalan söylüyor? Kimse kimsenin umrunda değil. İnsanlar, başka insanlara, sokaktaki kedilere köpeklere eşyaymış gibi davranıyorlar. Karşılarındakinin de kendileri gibi hissedebilen varlıklar olduğunu idrak edemeyecek kadar cahiller. Biz de bozulmamış olan azınlığa tutunuyoruz.

Sonra toparlanıyoruz. Tabiri yerindeyse kendimize çekidüzen veriyoruz. Güçlüyüz, kaybedecek bir şeyimiz de yok. Tam ayağa kalkmışken her yerde görmek istemediğimiz şeyleri görüyoruz. Bizim hak ettiğimize sahip olan insanlar, bizim uğraşıp elde edemediğimiz hayatlarını yaşıyorlar. Biz ise öylece izliyoruz. Görmek istemiyoruz, kalkıp evimize gidiyoruz. Tek başımıza. Kulaklığımızı takıyoruz, artık bizi kimse rahatsız edemez. Uykuya dalıyoruz. Rüyalarımız, hatırlamak istemediğimiz anılarımızı zorla gözümüze sokuyor. Yapayalnız uyanıyoruz. Kendi içimizdekilerden kaçacak yer bulamıyoruz. Pes ediyoruz.

Her şeyin anlamsızlığıyla boğuşuyoruz, bunun da yaşamak olduğunu iddia ediyoruz. Bütün o aptal şeylerle mutlu olmaya çalışıyoruz. Olamayacağımızı kabul etmek istemiyoruz. Ama olamayacağız. Yalnızlığı seçtiğimiz sürece, yanlış insanlara değer verdiğimiz sürece asla mutlu olamayacağız. Bir şeyleri değiştirmek yerine kendimizi daha da öldürüyoruz.

Böyle olduğumuz sürece, yaşamla ölüm arasındaki çizgide, ölüme daha yakınız aslında. Belki bir şeyleri değiştirebiliriz yine de…

Belki.

Özledim

Deliler gibi içmeyi sarhoş olmayı özledim. Sevdiğim, hatta bazen sevdiğimi söylemeye çekindiğim insanlara drunk text‘ler atmayı özledim.

Saçmalamayı özledim. İstiklâl’de sarhoş sarhoş koşmayı, hatırlamayacağım kadar ıslak gömmeyi, daha fazla içemem derken kendimi yeni bir mekanlar Jager shot’larken bulmayı özledim.

Hiçbir şeyin umurumda olmamasını özledim. Dilediğim gibi delirebilmeyi, her şeyi bir kenara atabilmeyi özledim.

Düşünmemeyi özledim ben. Sürekli gelecek kaygısıyla yaşamamayı, varoluş sancısıyla kıvranmamayı özledim. Çimlerde şuursuzca mutlu bir şekilde koşuşturan köpek yavruları gibi öylesine koşmayı özledim.

Sorumluluklardan, büyümek‘ten uzak, eğlenceye ve dağıtmaya yakın olmayı özledim ben.

En büyük derdimin internet yavaşlığı, ya da hayatımda hiçbir önemi olmayacak bir dersten D almak, ya da fazla içip taksiciye evin yolunu anlatamamak olmasını özledim ben.

Bütün gün windsurf ya da snowboard yapıp akşamında içmeyi özledim ben. Yeri geldi mi akşam 6’dan sonraki gün öğlene kadar LoL oynamayı özledim.

En çok da sevdiğim insanlarla yıldızlara bakmayı özledim. Yıldızlara. Samanyoluna. Sonsuzluğa.

Geçmişi özledim ben.

Mutluyuz Biz

Her sabah daha güneş doğmadan çalan saatler hayatlarımızın arkaplan müziği olmuştu. Yalnızca iş çevresi ve kariyer odaklı, bize dayatılan ve medya tarafından doğru olarak zorla benimsetilen hayaller için girdiğimiz boş yollar gülünecek cinstendi. Böyle yaşadık, böyle büyüdük, hayallerimizi gerçekleştiremedik ve öldük. Çünkü, insan’dık biz…

Geçmişe bakıyoruz, insanların hangi koşullar altında yaşadıklarına bakıyoruz. Ne doğru düzgün ulaşım, ne bilişim teknolojileri, ne de çoğu hastalığa çare var. Bilim gelişmemiş, saçmalıklara inanıyorlar, ne kadar da sefil bir hayat, değil mi? Şimdi ise dünyanın istediğimiz yerine uçabiliyoruz, her şeye anında bağlıyız, istediğimize mesaj gönderebiliyoruz, bir sürü soruna da çare bulduk. Ne kadar da mutluyuz! Her sabah alarm ile güne başlayıp trafik ile devam etmekten mutluyuz. Her gün eğlencenin ve güzel zamanların köle gibi çalışıp hak edilmesi gereken bir lüks olduğuna inandırılıp sabahtan akşama çalışmakla mutluyuz. Takım elbiseli yapmacık insanlara güvenip sokakta saçı başı dağılmış insana güvenmeyerek mutluyuz. Her ilişkimizde sevmediğimiz insanlarla ego tatmini için zaman geçirmekten mutluyuz. Bize doğru olarak öğretileni kabullenmekte mutluyuz.

Snapchat’imizdeki sayılarla, Instagram’ımızdaki like’larla, işimizde yükselmekle, iş çevresi yapmakla, crossfit’imizle, gösteriş için spor yapmamızla, anoreksi hedefli tuhaf diyetlerimizle, futbolumuzla, dizilerimizle, fanatizmimizle, başkalarının kıskandığımız hayatlarıyla, sigaramızla, alkolümüzle, gitmezsek FOMO yaşayacağımız party’lerde ecstasy’mizle, kokainimizle, tekrar eden ritimdeki sahte bir zevk veren club müziklerimizle mutluyuz. Benliğimizi başkalaştıran, bizi kendimizden uzaklaştıran bağımlılık yapan antidepresanlarımızla, yüzümüze gülüp arkamızdan konuşan insanlarla, duyarlılık üzerinden kendi reklamını yapıp başkalarının her kelimesinden rahatsız olmaya programlı sinsi insanlarla, bize paramız kadar değer veren kişi ve kurumlarımızla, marka çantalarımızla ve modaya uygun kıyafetlerimizle, İstanbul’umuzla mutluyuz biz. Çünkü mutluluk bu değil mi? Mutluluk hiçbir şey hissetmemek değil mi?

Plaza insanlarıyla mutluyuz. Doğal hakkımız olan plajlara erişimi bize fahiş fiyatlara satan mafyöz beach club’larda paramızla rezil olduğumuzun kanıtı story’lerimizle mutluyuz. Ruhsuz müziklerle kendini göstermeye çalışan insanlarla night club’larda mutluyuz. Parası dışında bir şeyi olmadığından altındaki özel plakalı modifiyeli arabayla hava atmaya çalışan, nargile içip futbol izlemek dışında hiçbir işe yaramayan insanları toplumda kabul ederek mutluyuz. Güzel olan her şeyi normdan uzaklaştırıp bir ödüle çeviren, hayatı sıkıcı ve monoton kılan her şeyi normalleştiren toplum düzenimizle mutluyuz.

Uzaya koloni gönderip atomaltı parçacıkları çarpıştırıp laboratuvarda big bang’i modelleyen zeki insanlarla, başkalarının doğdukları yerlere sınırlar koyup onların cinsel tercihini eleştirip, binlerce yıl önceki peri masallarına inanacak kadar aptalların bir arada bulunduğu türümüzle mutluyuz.

Mutluyuz biz. Gerçekleştiremediğimiz hayallerimizle mutluyuz. Bizi istemeyenleri unutmak adına rebound ilişkilerimizle mutluyuz. Sahte hayatımızla mutluyuz. Bize sevenlere zarar vermekten aldığımız ego tatmini ile mutluyuz. İçimizdeki az gelişmiş canavarı ortaya çıkaran banka hesabımızdaki sayılarla, hayatın kendisini yaşamak yerine bizi gerçekleştiren uzaklaştıran şey‘ler ile mutluyuz. Hep geleceğe dair, hayallerimize dair bir şeyler vaat edenlere inanarak, günü yaşamak varken yaşamamayı seçerek mutluyuz.

Hem de çok mutluyuz biz.

Hepsi Bu

Herkes uyuyor, sen uyanıyorsun. Güneşin saatinin pili zayıflamış, her gün daha da geç doğuyor. İnsanlar uyanıyor. Bir amaçları var. İşleri, aileleri, amaçları var. Küçük şeylerden zevk alıyorlar. Sonra kendine bakıyorsun. Hiçbir amacın kalmamış. İnsanların basit sorunlarını sorun olarak görmediğinden dolayı, sorunların yok. Sadece, her şey anlamsız. Hepsi bu.

Her şey o kadar saçma ve anlamsız ki, herhangi bir sıkıntı olduğunda sorun olarak bile nitelendiremiyorsun. Güneş, ışınlarını gözüne zorla sokuyor, kalk diyor. Gündüzü sevmiyorsun ama uykun da kalmamış. Kalkıyorsun. Dışarı bakıyorsun, temiz havayı içine çekiyorsun. Güzel, serin bir sabah. Ama bir şey eksik. Hep bir şey eksik. Belki de doğamız böyle ve yıllar boyunca belli şeylere sahip olursak mutlu olacağımıza dair kandırılmışız. Belki de hepsi bu. Mutsuzuz işte. Evrim bizi, tatmin olmayıp sürekli gelişip daha fazlasını arayacak yönde geliştirmiş, bunu fark edenler de bu duygumuzu sömürüyor. Koca bir boşluğun içinde kendi baloncuğumuzu doldurmaya çalışıyoruz. Daha kötüsü, doldurursak mutlu olacağımızı sanıyoruz. Kalıcı olmadıktan, biteceğini bildikten sonra huzurun ve mutluluğun ne anlamı var ki?

Bir gün geçmişe bakıp bir daha o ana dönemeyeceğimizi düşüneceğimizi bilmek her şeyi anlamsızlaştırıyor. O el ele tutuşup koştuğunuz gün, sevdiğin arkadaşlarınla paylaştığın anlar, sokakta gördüğünde kafasını okşadığın kedi, çok beğenip heyecanla aldığın o kıyafet. Bir gün tamamen yok olacaklar. O anları yaşayan insanlar, sen dahil, ölecek, hatırlayan kimse kalmayacak. Aldığın eşyalar yırtılacak, parçalanacak, bozulacak, çöpe atılacak. Yok olacak her şey. Fikirlerin bile unutulacak. Dünyayı değiştiren fikirlerin olsa bile sen son nefesini verdikten sonra sönmeye başlayacak. Seni ve fikirlerini tanıyan insanlar söndükçe daha da sönecek. Yazdığın yazılar kayboldukça, fotoğrafların soldukça, bir noktada geriye hiçbir şey kalmayacak.

Hepsi bu. Hiçbir şey kalıcı değil. Ne yaparsak yapalım değil. Dünya bile kalıcı değilken, yaşadığımız güneş sistemi bile kalıcı değilken, burada yaptığımız neyin kalıcı olmasını bekleyebiliriz ki? Sevdiğimiz insanlarla çektiğimiz fotoğraflar mı? Muhtemelen en fazla 70-80 yıla ölmüş olacak insanlara yaptığımız iyilikler mi? Bugün yapacağımız ufak değişikliklerin kelebek etkisiyle ileride çok büyük etkileri olabileceğini düşünüp, daha sonra bu etkiyi zaten başka birinin de bir noktada zaten yapabileceğini de bilmek mi? Neyin solmasına engel olabiliriz ki?

En sevdiğimiz anılarımız bile hafızamızla beraber sonsuz bir yolculuğa çıkarken, geri gelmeyeceğini bilmemize rağmen yaşatmaya çalıştığımız çiçeklerin yaprakları her gün biraz daha kururken, bize gerçek olduğumuzu hissettiren her şey hatırladıkça gözyaşlarımızı bile özgür bırakamazken neye engel olabiliriz? Biz en iyisi olsak da, yalnızca şanslı olduğundan dolayı bizden daha güçlü olan insanları yenemezken, en azından şu kısacık zamanımızı biraz olsun güzel yaşayabilecekken yaşamamayı seçenler varken, kendi doğasına dönmekten korkup sonsuza kadar uyuşturulmayı seçen insanların arasında neyi gerçekten yaşayabiliriz ki? En güzel anılarımız bile beynimizdeki nöronların belirli şekillerde birbirlerine bağlanmalarından ibaretken, en gerçek duygularımız serotonin, dopamin, oksitosin gibi kimyasal maddelerle yönetilirken, huzur bulduğumuz evimiz bir depremle yıkılabilecekken, yıllar boyunca emek verdiğimiz insanlar bir trafik kazası ya da aptal bir hastalık sonucu yok olabilecekken, neyin kalıcılığından söz edebiliriz, bu dünyanın en güçlü beyinleri tamamen bir simülasyonun içinde olduğumuzdan neredeyse eminken neyin gerçekliğinden söz edebiliriz ki?

Hepsi bu. Sabah uyanıyorsun. Kalkmak istemiyorsun. Bugün gerçek olan her şeyin, “yarın” bir daha var olmayacağını bilerek kalkıyorsun işte. En sevdiğin şeyleri bile yapmak istemiyorsun, çünkü “yarın” bitmiş olacak ve anlamsızlaşacak. Senin için anlamı olması yetse bile, başka bir “yarın” sen de var olmayacaksın. Seni sevenler, hatırlayanlar da var olmayacak. Günün tadını çıkarmaya çalıştığında ise “öbür tarafa” yatırım yapan, para, namus, etik, yasa gibi dünyevi kavramlardan dolayı hayatın tadını çıkarmamayı seçen insanlarla karşılaşacaksın. Bir gün daha geçecek. Soğuk bir gün daha…

Hepsi bu.