Hoşçakal İstanbul

Bundan tam iki yıl önceydi. Üniversite bitmiş, İstanbul’un tadını almıştım. Güzel günler, hayaller, şunu da yapacağım bunu da yapacağım dediğim her şey yapmadan geride kalmıştı. Her geçen gün Arabistan 2.0 olma yolunda ilerleyen o can sıkıcı, gerçeklikten uzak, gösteriş meraklısı şehirde durmamın daha fazla anlamı yoktu. Bir gün atladım ve İzmir’e, doğup büyüdüğüm yere geldim. Arkama bakmadım. Bıraktıklarım çok fazlaydı İstanbul’da geride. Ama o şehir psikolojime iyi gelmiyordu. Hiçbir zaman gelmedi. Asla gerçek olmayacak hayallerle, gerçeklikten tamamen uzak bir balonun içinde, her şeyi hissetmekle hiçbir şeyi hissetmemenin arasındaki ince çizgide cambazlık yapmak çok yoruyordu.

Geride kalanlar yalnızca anılar değildi. Geçmişi değil, geleceği de bıraktım. İnsanlarla yaptığım planları, gelecekle ilgili kurduğum hayalleri de bıraktım. Şehrin silüeti uzaklarda bulutların arasında soluklaştıkça planlarım, hayallerim, umutlarım da o sonsuz griliğin içinde kayboldu.

Gittikçe siyahlaşan o grinin içindekilerden en kötüsü, yaşanan kötü olaylar değildi. En kötüsü, yaşanmayanlar ve hayal kırıklıklarıydı. Geleceğe ait tüm anıları gömdüm. Hava karardıkça toprağın rengi de sisin içinde kayboldu. Şehrin ışıkları uzaklaştıkça küçüldü ve parlak bir yıldız oldu. Sonra o yıldız söndü, soldu, ve en sonunda karanlığın içinde kayboldu.

Bir daha da hiç parlamadı o yıldız.

Kırılma Noktası

En güçlülerin bile bir kırılma noktası vardır. Ne kadar güçlü olursak olalım, bir gün karşımıza bizim de karşı koyamayacağımız bir fırtına çıkacaktır.


Çok uzun zaman olmuştu yazmayalı. Modern dünyanın daktilosu olan klavyenin, o beyaz ekrana baktıkça beliren harflerle dansını unutmuştum. O dans aylardır, hatta bir yıldan uzun süredir kafamın içinde devam ediyordu. Kalabalıktan, şehirden, kaostan kaçmaya çalışıyordum. Ancak kendi içimdeki kaostan kaçamıyordum. Hayat bir sahneydi ve sahnede bir spot ışığı vardı. Seyirciler, karanlıktan, o spot ışığının göz yakan parlaklığının altına geçmemi bekliyorlardı adeta. Ben ise korkuyordum. Kalbimin atığını kulaklarımda, kulaklarımdaki yankısını kalbimde hissediyordum. Bu geribildirim arttıkça sıcaklık artıyordu, karanlık, soğuk, sessiz bir köşe arıyordum. Sonra spot ışığı bir anda üzerime döndü.

“Yaz,” dedi.

Yazmak istiyordum. Nereden başlayacağımı bilemiyordum. Rastgele, yazım kurallarına veya yapısal düzene uymayan bir günlük ya da harflerin fikirlerle havada çarpıştığı bir beyin fırtınası notu değildi bu. Herkesin okuyabileceği bir şeydi. Herkesin okumasını istemesini istediğim bir şeydi. İnsanlar güzel yaptığımı söylüyordu ama korkuyordum. Yıllarca müziği bırakmış bir rock yıldızının, çok uzun aradan sonra ilk konserini vermek gibiydi. Sanki herkes beni bekliyordu. Sanki her şey bir oyundu. Bir şeyler çıkmaya çalışıyordu içimden. Zorlandıkça zorlanıyordum. Biriktikçe birikiyordu. Rüzgara karşı koyamadığımı hissediyordum. Spot ışığı söndü, seyirciler dağıldı. Karanlıktı, yerde yatıyordum.

Kırılmıştım ben.

En zayıf noktamdan kırılmıştım. Belki de kırılabileceğim tek yerden kırılmıştım. Işık söndüğünde kimse sahneye bakmıyordu, perde kapandığında kimse beni duymuyordu. Ne kadar savaşsan da yenildiğinde kimse tebrik etmiyordu. Spot ışığı hayallerimle birlikte sönmüştü. Günlerin uzaması gerekiyordu ama en karanlık gece geri gelmişti. Nasıl oluyordu? Yakıcı güneşin altında bile nasıl karanlık kendisini gösterebiliyordu? Işığa arkamı dönüp gölgemle baş başa kalmıştım. Hayat herkese kendi boyuna göre gölge veriyordu, ve ondan nereye gidersem gitsem kaçamıyordum. Güneşe arkamı döndüğüm her an benimleydi.

Güneş, hayat sahnesinde bir spot ışığıydı benim için. Baktıkça korkutuyor, gözlerimi, derimi yakıyordu. Bakmadıkça da gölgem, yüzleşmek istemediğim her şeyle birlik olmuş benimle dalga geçiyordu. Spot ile anlaşmış, bana ışık oyunları yapıyordu. Ne kadar güçlü olsam da beni kırmaya çalışıyordu, ve en güçlülerin bile bir kırılma noktası vardı. Gördüğüme inanmamam gerektiğini anlamıştım. Perspektif her şeydi, belki de aynı olaylara farklı açıdan bakmam gerektiğinin mesajını veriyordu. Tıpkı bazı yazıların yarım kalmışlığının gizemiyle sevgili okuyucuya tekrar merhaba demek gibi.

Tekrar merhaba.

Mutluyuz Biz

Her sabah daha güneş doğmadan çalan saatler hayatlarımızın arkaplan müziği olmuştu. Yalnızca iş çevresi ve kariyer odaklı, bize dayatılan ve medya tarafından doğru olarak zorla benimsetilen hayaller için girdiğimiz boş yollar gülünecek cinstendi. Böyle yaşadık, böyle büyüdük, hayallerimizi gerçekleştiremedik ve öldük. Çünkü, insan’dık biz…

Geçmişe bakıyoruz, insanların hangi koşullar altında yaşadıklarına bakıyoruz. Ne doğru düzgün ulaşım, ne bilişim teknolojileri, ne de çoğu hastalığa çare var. Bilim gelişmemiş, saçmalıklara inanıyorlar, ne kadar da sefil bir hayat, değil mi? Şimdi ise dünyanın istediğimiz yerine uçabiliyoruz, her şeye anında bağlıyız, istediğimize mesaj gönderebiliyoruz, bir sürü soruna da çare bulduk. Ne kadar da mutluyuz! Her sabah alarm ile güne başlayıp trafik ile devam etmekten mutluyuz. Her gün eğlencenin ve güzel zamanların köle gibi çalışıp hak edilmesi gereken bir lüks olduğuna inandırılıp sabahtan akşama çalışmakla mutluyuz. Takım elbiseli yapmacık insanlara güvenip sokakta saçı başı dağılmış insana güvenmeyerek mutluyuz. Her ilişkimizde sevmediğimiz insanlarla ego tatmini için zaman geçirmekten mutluyuz. Bize doğru olarak öğretileni kabullenmekte mutluyuz.

Snapchat’imizdeki sayılarla, Instagram’ımızdaki like’larla, işimizde yükselmekle, iş çevresi yapmakla, crossfit’imizle, gösteriş için spor yapmamızla, anoreksi hedefli tuhaf diyetlerimizle, futbolumuzla, dizilerimizle, fanatizmimizle, başkalarının kıskandığımız hayatlarıyla, sigaramızla, alkolümüzle, gitmezsek FOMO yaşayacağımız party’lerde ecstasy’mizle, kokainimizle, tekrar eden ritimdeki sahte bir zevk veren club müziklerimizle mutluyuz. Benliğimizi başkalaştıran, bizi kendimizden uzaklaştıran bağımlılık yapan antidepresanlarımızla, yüzümüze gülüp arkamızdan konuşan insanlarla, duyarlılık üzerinden kendi reklamını yapıp başkalarının her kelimesinden rahatsız olmaya programlı sinsi insanlarla, bize paramız kadar değer veren kişi ve kurumlarımızla, marka çantalarımızla ve modaya uygun kıyafetlerimizle, İstanbul’umuzla mutluyuz biz. Çünkü mutluluk bu değil mi? Mutluluk hiçbir şey hissetmemek değil mi?

Plaza insanlarıyla mutluyuz. Doğal hakkımız olan plajlara erişimi bize fahiş fiyatlara satan mafyöz beach club’larda paramızla rezil olduğumuzun kanıtı story’lerimizle mutluyuz. Ruhsuz müziklerle kendini göstermeye çalışan insanlarla night club’larda mutluyuz. Parası dışında bir şeyi olmadığından altındaki özel plakalı modifiyeli arabayla hava atmaya çalışan, nargile içip futbol izlemek dışında hiçbir işe yaramayan insanları toplumda kabul ederek mutluyuz. Güzel olan her şeyi normdan uzaklaştırıp bir ödüle çeviren, hayatı sıkıcı ve monoton kılan her şeyi normalleştiren toplum düzenimizle mutluyuz.

Uzaya koloni gönderip atomaltı parçacıkları çarpıştırıp laboratuvarda big bang’i modelleyen zeki insanlarla, başkalarının doğdukları yerlere sınırlar koyup onların cinsel tercihini eleştirip, binlerce yıl önceki peri masallarına inanacak kadar aptalların bir arada bulunduğu türümüzle mutluyuz.

Mutluyuz biz. Gerçekleştiremediğimiz hayallerimizle mutluyuz. Bizi istemeyenleri unutmak adına rebound ilişkilerimizle mutluyuz. Sahte hayatımızla mutluyuz. Bize sevenlere zarar vermekten aldığımız ego tatmini ile mutluyuz. İçimizdeki az gelişmiş canavarı ortaya çıkaran banka hesabımızdaki sayılarla, hayatın kendisini yaşamak yerine bizi gerçekleştiren uzaklaştıran şey‘ler ile mutluyuz. Hep geleceğe dair, hayallerimize dair bir şeyler vaat edenlere inanarak, günü yaşamak varken yaşamamayı seçerek mutluyuz.

Hem de çok mutluyuz biz.

Sevgili Ayna

Sevgili ayna, söylesene bana bilmek istediğim tüm cevapları…

Hepimiz sık sık, ya da arada da olsa, aynaya bakar, kendimizle konuşuruz. Anlamlandıramadığımız bir biçimde severiz bunu yapmayı. Bir o yana, bir bu yana derken kaybederiz kendimizi, kendimizi izlerken… Neden bu kadar seviyoruz ki kendimize bakmayı? Belki de artık suyun yansımasında, her şey durulduğunda kendimizi göremediğimiz içindir. Dünyanın içine edip, sonra da düzgün bir yaşam umduğumuzdandır.

Sevgili ayna, söylesene bana, neden böyle olmak zorunda? Neden kendimize baktığımızda bile huzur bulamıyoruz? Kendimizle mi barışık değiliz, yoksa dünyaya küsüp yalnızca kendimizle mi barışık kalabiliyoruz? Dış dünyaya açılan penceremizi kapayıp kitlemişiz, tüm perdeleri kapatmışız. Ne ışık girebiliyor içeri, ne de karanlığı görebiliyoruz. Kendi dünyamızı aydınlatmak istiyoruz ama yetmiyor, tek başımıza olduğumuz sürece yetmez de. Paylaşmadığımız sürece, ne yaparsak yapalım, hep bir şeyler eksik kalır. Bazen de en kalabalık yerde bile paylaşacak biri yoktur. Yaptıklarını herkes beğense de bir anlam ifade etmez. Aynayla baş başa kalırız yine.

Sevgili ayna, neden kendim olamıyorum? Neden o eksiği kapatamıyorum? Suç bende mi insanlarda mı? Sorunun cevabını biliyoruz aslında. En iyisini, en gerçeğini istiyoruz. Ancak bizim gibi çok az insan var. İnsanlar beyinlerini uyuşturup, gerçeği yaşamamayı seçiyor. Gerçek şeyler hissetmekten korkuyorlar. Biz ise gözlerinde kendimizi görebileceğimiz birini istiyoruz. Kendimizi dinlemek istiyoruz. Yalnız olmadığımızı bilmek istiyoruz. Doğamızda, en derinimizde bu var. Ama dünya vazgeçmiş her şeyden. Sevgiden, tutkudan, aşktan, yaşamaktan, her şeyi en doğal, olması gerektiği gibi hissetmekten… Var olmaktan vazgeçmiş. Kimsenin olmadığı bir gezegende yaşamaya çalışıyoruz tekrar, ama yalnızız. Sonsuz uzay boşluğunda ölüme terk edilmiş bir astronot gibiyiz. Yaşayamamaktan korkuyoruz, ve kimse bizi bu yüzden suçlayamaz. Çünkü yaşamak, sevmek, ve birinin varlığını hissetmek, zaten en temelde bizi yaşatan şey. Barış istiyoruz, güvenmek istiyoruz. Ancak insanlar politik olmayı, bizi arkamızdan vurmayı seçiyorlar. Sevgi istiyoruz, ama en sevdiklerimize bile güvenemiyoruz artık. Bu yüzden, çevremizde herkes varken bile yalnızız aslında.

Sevgili ayna, neden iç sesimi dinlesem de doğruyu bulamıyorum? Doğru diye bir şey mi yok, ya da ben mi çok sabırsızım? Hepsi aptal bir oyun mu? Kafamda her şeyi kurgulamaktan nasıl kurtulacağım? Daha da önemlisi, bütün bu soruların cevabı nerede gizli? Daha içeri mi bakmalıyım, yoksa daha dışarı mı? Ya da içimle dışımı bir şekilde birleştirmeli miyim? İşte bütün bunlar beni çok yoruyor sevgili ayna. Eminim birilerini daha yoruyordur, ama çoğu insan düşünmemeyi, yaşamamayı seçiyor. Kendi içlerine kapanıp, dünyayla tek iletişimlerini fiziksel temas üzerinden sağlıyorlar. Mental hiçbir bağ yok. O eksikliği de gündelik olaylarla, egolarıyla, trend’ler ile maskeliyorlar. Bundan sonra hep böyle mi, yoksa bir kırılma noktasıyla insanlar tekrar kendine gelebilecek mi? Belki de en çok bunu sorguluyorum. Daha ne kadar içimize atacağız? Daha ne kadar içimizde bu eksiklik büyüyecek?

Sevgili ayna, neden iyileşemiyoruz? Neden yara bantları gittikçe daha da etkisizleşiyor? Nasıl oluyor da, yara bandımız yaramız, yaramız ise yara bandımız oluyor? Doğru ile yanlış arasındaki çizgi eskiden yalnızca rüyalarda bulanırdı, şimdi ise yaşamın kendisi bir kabus. Kendimizi doğada, gerçeklikte, kendimiz gibi birinde bulamayıp, banyonun loş ışığında aynada görebiliyoruz yalnızca. Sakın sen de kırılma ayna. Çünkü sen de gidersen, kimse kalmayacak.

Her Şeyden Uzak

Koşuşturmacanın, bitmek bilmeyen gün üzerine gün üst üste kabusların, her şeyi yapıp, hiçbir şeyde anlam bulamamanın, sahteliğin şehrinden biraz olsun uzaklaşmanın rahatlığı. İçinde bulunmamın bile öyle tüm enerjimi düşürdüğü bir şehir ki, uçak pistten kalktığı anda rahatlıyorum adeta. Ve İzmir’e, evime, ait olduğum şehre geliyorum. Burası, son sekiz yılda İstanbul’da olsam da, evim diyebildiğim tek şehir. Her şey bıraktığım gibi. Tek bir şey dışında: kendim.

Burası, her şeyden kaçabildiğim, tüm ışıkları kapatıp, her şeye perde çekebildiğim tek yer. Çünkü korktuğum oluyor: normalde en kaçış sandığım yerlerde bile kaçamıyorum artık. Eskiden uzaklara, dağa, şehir dışına gitmek iyi geliyordu. Artık kesmiyor. Beni rahatsız eden her şeyi içimde götürüyorum. Ama İzmir farklı. İstanbul’un benden aldıklarını, geri vermiyor belki, ama en azından biraz olsun, daha fazla zarar vermesini engelleyebiliyor. Burası her şeyden uzak. Burada insanlar doğal. Burada her şey daha gerçek. Evinde sürekli araba sesleri duymuyorsun. Günün beş vakti, ne olduğunu bile anlamadığın bir böğürmeyle uyandırılmıyorsun. Burada koyunlar değil, hayatın ne olduğunu anlamış insanlar var. Lobi yapıp yalnızca tanıdıklarını destekleyen, güleryüzlü yavşak işadamları yok. Sana ihtiyacı varken hayatına sokup, ihtiyacı olmadığında kenara atıp yüzüne bakmayan insanlar da yok. Hiçbir şey yok. Sade ve doğal.

Belki güzel hayaller de yok. Güzel, sahte hayaller. Yüzeysel zevklerimizi tatmin eden, günün sonunda istemeyeceğimiz hayaller. Hiçbiri yok. İnsanlar, olmayan şeyler vaat etmiyorlar. Buraya herkes giremez dostum. Sessizlik var, Alaçatı’mız var, buz gibi ama tertemiz denizimiz var, Karşıyaka’mız var, araba egzozları olmadan nefes alabildiğimiz sahilimiz var, beslediğimiz sokak hayvanlarımız var, huzur var, saygı var. Paran kadar değil, insanlığın kadar konuşuyorsun. Yobazlar, dinciler, dar görüşlüler, terörist destekçileri, yandaşlar yok burada. Bir şey yapmaya çalıştığında, insanlar önünü kesmiyor, sana destek oluyor. Sokaktaki rastgele insanlarla derin muhabbetlere girebiliyorsun. Seni üzen, kendi rezillikleriyle seni aşağı çekmeye çalışanlar da yok. Evet, belki imkanlarımız da az. Olmayıversin. Sahtelik içinde, varlık içinde yokluğu, kendisi en başta muhtaç ettiği yüzeysel zenginliklerle bastırmaya çalışan kısır döngü olmayıversin hayatımızda. Ancak bir sosyal statü kazandığında yüzüne bakan, sokakta görsen selam vermeyecek insanlar olmayıversin. Koşuşturma ve stres olmayıversin. Sahte mutluluklar vaat eden insanlar olmayıversin.

Her şeyden uzak kalmak çok güzel. İnsanların yapmacıklıklarından, paradan puldan, gürültüden, devamlı büyüyen bir tatminsizlikten uzak. Eğer hayatımızdan, anlam katan her şeyi alıp parçalayacaksa,

Bırakalım da olmayıversin İstanbul. Bırakalım da olmayıversin, beni kendimden uzaklaştıran şehir.