Bastırılmış Duygular III: Aşağılık Kompleksi

Yalnızlık, ve ölüm korkusu. İçimizde uzun süre bastırıp yüzleşmek istemediğimiz, sanki yokmuş gibi davranıp hayatımıza devam ettiğimiz duygular. En sevmediğimiz yanlarımıza, en görmek istemediğimiz biz’e eşlik eden, içimizi kemiren karanlık duygular. Mutluluk, yaşama sevinci, motivasyon, sevgi gibi olgulara da duygu derken bu sözcüğü kirleten kavramlar…

Bu defa ise, hepimizin içinden özenle seçtiğim bir duyguyu daha size tanıtıyorum: Aşağılık kompleksi. Hepimizin içinde az ya da çok olan bu tamamen doğal duygu, evrimsel süreçte rakiplerimizi, bizim için yeterince tehlike arz ettikleri durumda, uygarlık kuralları henüz gelişmemiş olduğundan katletmemizi sağlar. Ancak günümüz yaşam düzeninde dürtüsel davranıp sevmediğimiz birini öldüremeyiz. Bunun üzerine bir de kapitalizmin, sınırlı kaynakların ve insanların temel ihtiyaçlarına ulaşabilmek için yarış içine sokulduğu düzenin getirdiği yetersizlik duygusunu eklersek içimizdeki aşağılık kompleksi içimizde agresifleştiriyor.

Güzel bir şeylere dönüştürülebilecek bir içsel enerjiden, adeta tehlikeli, kontrol edilemez bir canavara dönüşen bu duygu, çekememezlik, bizim başarısız olduğumuz alanlarda başkalarının başarısı, haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, fikir ayrılıkları gibi günlük hayatta kolayca karşılaşabileceğimiz durumlardan beslenerek mantığımızı devre dışı bırakıyor. Çok iyi tanıdığımız kendimizi tanıyamaz oluyoruz. İnsanlar hakkında mantıksız saçma sapan şeyler düşünmeye başlıyoruz, ilişkilerimize ciddi zararlar bile verebiliyoruz. Bütün bunları istemeden yapıyoruz, ancak bizi ele geçiriyor. İçimizdeki nefret duygusu, bastırılmış, ezilen tüm anıları hayata geçiriyor. Hayal edemeyeceğimiz kadar, kendimizden korkacak kadar güçlü oluyoruz. Ancak bu güç bizi ve çevremizi mahvediyor.

Belki de bu enerjiyi başka bir şekilde dışarı atmamız lazım. Öncelikle, bağırmak en iyi deşarj yöntemlerinden biridir. Doğada, ıssız olduğundan emin olduğunuz bir yerlerde apaçık gökyüzüne doğru, tıpkı ay ışığında uluyan kurtlar gibi bağırmak. Komik gelse de, alışık olmadığımızdan. O ilk enerji boşalmasını yaşadıktan sonra ise hemen bizi gerçekten biz yapan noktaları saptamalıyız. Neleri seviyoruz? Neleri başarılı yapıyoruz? Bu iki grubun Venn şemasını çizdiğimizde kesişimleri ne kadar geniş bir bölümü kapsıyorsa, aşağılık kompleksimizden o kadar kurtulabiliriz. Kendine, ne sevdiğini sor, ve o an mümkün olduğu ölçüde (ki buradaki “mümkün” tanımı, sınırları zorlamayı da kapsıyor) sevdiğin şeyleri yap. Kötü olduğun şeyleri düşünme. Başkaları karşısında ezildiğin noktalara pas verme. Eğer bir noktadan eziliyorsan on noktadan eziyorsun herkesi. Hayat bir oyun, bunu unutma. Bu bölümü en eğlenceli biçimde oynayıp, hidden level‘ları açıp en yüksek puan ile bitirmek senin elinde. Hayattan intikam al. İntikam, kölesi olunmadığı sürece insana olumlu enerji veren ve aşağılık kompleksini ezip geçen bir duygudur. Yalnızca, içimizdeki barışçıl insanı da bir saldırgana çevirme gibi kötü bir alışkanlığı vardır. Bu huyuna karşı dikkatli olduğumuz sürece sıkıntı yok 😊.

Aşağılık kompleksi, her ne kadar içimizde bizi en çok parçalayan dürtülerden biri olsa da, yenmesi de bir o kadar kolaydır. Hepimiz hayatta zaman zaman, bütün güzelliklerden uzaklaşıp, sevdiğimiz aktivitelerden, bize kendimizi iyi hissettiren insanlardan ve hayatın güzelliklerinden kopup karanlık bir spiralde aşağı düşmeye başlarız. İçimizdeki bastırılmış aşağılık kompleksinin ortaya çıktığı o zamanlarda, nefretle dolmak yerine, durumun bilincinde olup ortaya çıkan dürtüleri dinlemeye başlarsak, hem kendimiz hakkında daha fazla şey öğreniriz, hem de olumsuz bir durumu avantaja çevirerek, içimizdeki gücü olumlu aktivite ve düşüncelere odaklayabiliriz. Ne olursa olsun, içinizdekini bastırmaya çalışmayın. Bırakın özgür bir kuş gibi çıkıp uçsun, götürdüğü yere gidin. Gerektiği yerde onu, kalbinizin sesini dinleyip eğitin. Aslında hepsi bundan ibaret.

Uyuyamamak

Gece günün yorgunluğuyla kendini yatakta bulmuşun daha saat akşam on bir demeden. Belli, yorulmuşsun ruhen ya da fiziken. Gözlerini kapatıyorsun. Zar zor uykuya dalıyorsun. Bir o yana, bir bu yana dönüp dolaşıp uyudum demen için bile bin şahit gerektirecek uzun bir geceden sonra bir anda uyanıyorsun. Bir şey uyumanı engelliyor. Nasıl olsa sabah olmuştur kalkayım derken saate bir bakıyorsun:

03:42.

Noldu bütün uykuna? Uykucusun, bilirsin kendini. Ama asla uyuyamıyorsun işte. Bir şey seni ciddi anlamda rahatsız ediyor. Daha bir hafta öncesine kadar yattığı anda mışıl mışıl uyuyabilen sen, şimdi sabaha kadar yatakta tek başına bir o yana bir bu yana dönüp durmaya mahkumsun. Tabii ki, bunun üzerine yaşanacak günün kalitesinden bahsetmek bile istemiyorum.

Peki bütün bunların nedeni ne? Sen son aylarda, canını tüm sıkan olaylara rağmen, gece yattığında huzurlu uyuyabilen biriydin. Ne oldu? Ne değişti? Son bir haftada hayatında ne değişti? Dışarıdan bakınca hiçbir şeyin değişmemiş olduğu gerçeği, yine cevabı başka bir yerde araman gerektiğini hatırlatıyor. Derinlerde. En derinlerde bir şey. Bir sorun var işte. Bunu kabul et. Etmeden düzeltemezsin.

İç huzurunu kaybettin. O ya da bu şekilde. Ama şu an yok. Gelecek kaygısını maksimuma çıkardın bilinçaltında. Yaklaşık son üç yıldır, her gün, “yarın ben ne olacağım” sorusuna az çok cevap verebiliyordun. Ya (ki bu yaklaşık iki yıl boyunca) umrunda değildi, ya da bir şekilde hayata karşı, yarın’a karşı, seni motive edebilen bir şeyler vardı. Hobilerin, yaratıcılık isteğin, ve tabii ki en önemlisi, sana hayat veren insanlar. Geçtiğimiz aylarda sürekli tutunacak bir şeyler, az çok vardı. En karanlık sandığın gecelerde bile bir şeyler seni hayata bağlıyordu, ki, o gecelerin en karanlık olmadığını, daha karanlık olanlarla karşılaştığında anlıyormuşsun.

Sanki hayatında, derinlerde, bir şey koptu. En son böyle olduğu zamanları hatırlamak bile istemiyorsun. İnsanlara bağımlı olduğun zamanlardı. Sonra ne güzel kurtulmuştun her şeyden. Ya da, kendini mi kandırıyordun acaba? Hepsi sadece bir oyun muydu? Ufacık insanlara kafanda çok önemli roller yükleyip, onların bu rolü oynayamadığını görüp hayal kırıklığı mı yaşadın? Yoksa gerçekten elektrik ya da frekans uyumu denilen olay var mıydı? Uyandıktan hemen sonra, hatırlayabildiğin tüm rüyalardan bilinçaltında dönenleri yorumlayan sen, bu soru karşısında uzunca bir süredir çaresizdin. Tabii ki ikinciye inanmak istiyorsun, ama elinde neredeyse hiç kanıt yok.

Tekrar mantığın bittiği yerdesin. Çünkü mantığın bu defa seni delirmeye sürüklüyor. Mantığını dinlersen delirirsin. Hem mantığının götürdüğü yol, seni asla tatmin edecek insanlara götürmemiş yirmi altı yılda. Ama, seni doğru insanlara götürmüş ve sana en gerçek, en saf duyguları yaşatabilmiş bir sesi hatırlıyorsun. En çaresiz anlarda, ne yapacağını bilemediğinde, sana yol gösteren kalbinin sesi‘ni.

Hayatın, insanların ve şehrin tüm gürültüsünü kafandan çıkarıyorsun. Bak, gece yarısı, neredeyse herkes uyuyor. Şehir susmuş, ışıklar kapalı, dışarıdaki ses minimumda. Odanda, kulaklarında sadece sessizliği duyuyorsun. Kimse yok. En azından dış dünyada. Karanlık, sessiz, ve her şey yolunda, değil mi? Bir de vücudunu kullanarak dış dünya ve gerçek sen arasına ördüğün duvarın diğer tarafı var. Açsın, midenin kazındığını hissedebiliyorsun, işte o zaman gözlerini kapatıp her şeyi daha iyi hissedebiliyorsun. Zaten hiçbir şey yemek istemiyorsun. Bir şey, sana yemekten uzak dur diyor. Aynı şey, insanlardan da uzak dur diyor. Aynı şey, bu şehirden de uzaklara git diyor. Günlük hayatında uygulayabildiğin kadar uyguluyorsun, ama tam uygulayabildiğini söyleyemez kimse. Aynı şey, sana birkaç şey daha söylüyor. İç sesinle mantığın ters, tıpkı Dance of the Bad Angels’da dediği gibi:

“What a feeling under the stars
My body’s rotating from Venus through Mars
There’s a war going on
between my head and my heart
I wonder how they grew
So far apart…”

Bu şarkıyı bu kadar çok sevmemin nedeni, belki de, daha yıllar önce ilk duyduğum günden beri hem müzikal açıdan hem de sözleriyle, aramda, başka hiçbir şarkıya hissetmediğim kadar özel bir bağ hissediyor olmam.

Mantığımla iç sesimin tamamen çatışıp bana uykusuzluk olarak fatura kestiği karanlık başka bir gecede, tekrar kalbimi dinliyorum. Bana bir şey yapmamı söylüyor. Mantığım arada “yapma” dese de, ne zaman mantığımı dinlesem kaybettim. Tüm gerçeklikten uzak, sahte, duygusuz ve mutsuz bir insan olarak buldum kendimi. Onu dinlemiyorum. Yapacağım, yapmam lazım. Ne zaman kalbimi dinlesem, bazen zorlu bir yoldan geçtim ama o’na güvenimi kaybetmeyip sonuna kadar gittiğimde, bana hayattaki en güzel hediyeleri verdi. O derinlerdeki sese ihanet ettim son zamanlarda. Son haftalarda mantığımla yaşadım. Tamamen mantıklı, duygulardan uzak bir hayat bana göre değil. Kaldı ki, beceremedim zaten. Sevgili iç sesim. Mantığıma fazla kaptırdığım için özür dilerim. Ama bu gece sağlam bir nokta koyuyorum bu olaya. Bu gece kırılma noktam. Ve haftalar, hatta aylar sonra tekrar, gerçek ben‘i oluşturan iç sesimi dinliyorum.

Afedersiniz, ama, bir insanın duyguları varken ve onu dinleyebiliyorken, s*kerler mantığı. Özellikle de, mantığını dinlemek hep hayatını mahvetmiş, duyguları ise eninde sonunda onu hep doğru yere getirmişse.

Sevgiler.

Bastırılmış Duygular II: Ölüm Korkusu

Bu yazıyı 21 Ocak 2016 sabahından daha önce yazmaya başladım, güncel olaylarla ilgisi yoktur.

“Be a better and more positive person than yesterday.” Ya da Türkçesi: “Düne göre daha iyi ve daha olumlu bir insan ol.” Bir kaç yıl önce telefonuma, her sabah uyandığımda çıkması için ayarladığım bir kendime mesaj‘dı bu. Peki neden?

Yaşıyoruz, bu yaşamak demekse tabi. Daha tanımını bile bilmediğimiz bu sözcüğü hayatımızın ilk gününden son gününe kadar uyguluyoruz. Yaşamak ne demek? Biyolojik anlamda, beyin ölümümüz gerçekleşene kadar yaşarız. Çok ayrıntısına girmeden, bunun gerçekten yaşam olduğunu kabul edelim. En azından şimdilik. Yeni insanlar doğarken, ölürken, bu, aslında en doğal döngünün ve evrimin vazgeçilmez bir parçasıyken, neden asla kendi ölümümüzü düşünmüyoruz. Yaşıyoruz, geleceğe yatırım yapıyoruz, ölümsüz olduğumuzu sanıyoruz. Birazdan trafik kazasında bir anda ölsek, dünyaya, yakınlarımız dışında ne etkisi olur? Tüm dünyanın tanıdığı biri bile olsak, şu evrende ne önemi var ki bunun?

Hayatımızın on beş yılından fazlasını eğitime, ya da düzelteyim, sistemin istediği şekilde yetiştirilmeye ve sistemin kabul ettiği doğru‘ları doğru olarak kabul etmek için şartlandırılmaya harcıyoruz. Gerçekten istediğimiz ve bizi motive eden, hem kendi hayatımıza hem başkalarının hayatlarına bir şeyler katabilecek kavramları öğrenmek yerine, hiç ilgimiz olmayan, yıllar boyunca, asla işe yaramayacak dersler alıp, multidisipliner insan olarak yetişmek adı altında, onları geçmeye zorlanıyoruz.

Ulan dangalak! Multidisipliner insan böyle mi yetiştirilir? İnsanları sevmedikleri konularda zorla eğitemezsin. Bir insanın farklı alanlarda gelişmesini istiyorsan o insana zorla kendi beğendiğini empoze etmek yerine, farklı alanlarda gelişmenin önemini aşılayacak bir tohum ekersin. Sonra bırakırsın, o insan bu tohumun önderliğinde, gerçekten neyi seviyorsa onu yapar. Edebiyat okuyana zorla matematik, mühendise zorla Osmanlı tarihi vererek olmaz güzelim, sorry.

Hiç sevmedikleri şeylerle uğraşmaya yıllarca maruz kalan insanlar, en sonunda mezun olduklarında, herhalde bu kadar uğraştıklarına göre mükemmel bir şeyin onları beklediğini sanıyorlar. Güzel bir eğitim aldıktan sonra rahatsın be, değil mi? Bu yalanla uyuşturulmuş milyonlarca beyin kendini sorgulamaya başlıyor. Bakıyorlar, kendilerine vaat edilen şey gerçek değil, gelecekleri konusunda kaygılanıyorlar. Ne yapacaklarını bilemiyorlar, korkuyorlar, “bu nereye kadar böyle gidecek?” diyorlar. Geleceğe bakıyorlar, bulutlu, sisli, karanlık bir yol. Sonunda ise ölüm var. O yolda güzel hiçbir şey yok. Gerçekle yüzleşiyorlar. Upuzun, sonsuz gibi görünen o yolun yalnızca bir hayal olduğunu anlıyorlar. Güzel bir eğitim, rahat bir hayat. Bolluk, eğlence, tatiller, güzel, şık bir iş. Hepsi yalan. Bazıları var belki, ama o kafalarında kurdukları ütopya gerçek değil. “Ben ne olacağım?” korkusu tüm vücutlarını kaplıyor. İliklerinin titrediklerini hissederlerken bir çıkış yolu arıyorlar. Tıpkı yalnızlık gibi. Ama çare bulunamıyor. Tek çare belki de isyan. Tek çare dibine kadar inip, en büyük ölüm korkusuyla yüzleşip, “senden korkmuyorum” diyebilmek. Tek çare, belki de çaresizlik. Köşeye sıkışıp, savaşmak onunla. Kaçamazsın, çünkü eninde sonunda bir noktada yüzleşmek zorunda olduğunu biliyorsun.

Peki korkup kaçtığın şey, tam olarak ne acaba? O kadar korkmuşsun, bilinçaltını o kadar doldurmuşsun ki, korkunun yüzüne bakamıyorsun. Hissedememekten, kendin olamamaktan, bir zombiye dönüşmekten, ve hayatta gerçekten istediğine ulaşamadan ölmekten korkuyorsun. Sonsuz bir korku bu. Bundan kurtulmak için her şeyi yaparsın. Belki ölümün kendisi bile bu kadar acı vermiyor. En azından, yüzleşiyorsun, çok acıyor belki, ama bitiyor. Bu korku ise mahvediyor. En güzel günlerini, mükemmel olabilecek her şeyi mahvediyor. Ve bunun suçlusu sen değilsin, başkaları. Onlar için en kötüsünü istiyorsun. Sen kötü biri olduğundan değil, sadece, azıcık olsun  şu evrende adalet olduğuna inanmak istiyorsun. Geceleri uyuyamıyorsun. Bir şeyleri parçalamak istiyorsun. Saldırganlaşıyorsun. İçinde sevgi ve mutluluğa dair her şey yerini nefrete ve kabullenemeyişe bırakıyor. Sadece adalet istiyorsun. Çünkü iyi birisin, ve en iyiyi hak ediyorsun. Ama güvenecek hiçbir şey yok. İçindeki sana hayat veren şey sönüyor.

Yüzleş işte. Korkuyorsun ölmekten. Ölmeyeceğini sansan da, bitiyor bir gün. İşçi de olsan, müdür de olsan, işsiz de olsan, yönetici de olsan. Hiçbir şey seni kurtaramıyor. Tadacaksın. Yüzleş, ve ona göre yaşa. Diğer tarafta hayat olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yok. Belki bir şekilde devam ediyordur, ama olasılıklar üzerine yaşamayız, değil mi?

Yüzleşmeden yaşayamayız, sonsuza kadar kaçamayız, değil mi?

Bastırılmış Duygular I: Yalnızlık

Bir sürü arkadaşın var. Ailen var, seni sevenler çok fazla. Eğlenceli birisin, insanların yüzünü güldürebiliyorsun. Bu kolay bir şey. Etrafında bir sürü insan var. Belki kalabalık bir konserdesin, belki de herkesin yürüdüğü bir caddede, ya da belki de bir sinema salonundasın. İnsanlarla konuşabiliyorsun, gözlerinin içine bakabiliyorsun, ama bakarken derinlere, uzaklara dalıyorsun. Onlara dokunabiliyorsun, ellerini tutabiliyorsun, öpüşüp sevişebiliyorsun, ama hissedemiyorsun. Ne kadar konuşsan da, gerçek sen’i duymadıklarını biliyorsun. Tıpkı yan yana duran, ancak farklı kanallardaki iki radyo gibi. Ne kadar yakın olsan da, iletişim kuramıyorsun. Farklı frekanslardasınız.

Seçilmiş yalnızlıktan, seçilmemiş, zorlanmış yalnızlığa geçiş seni karanlığa sürüklüyor. Elinde değil. Yalnızsın işte. Kaçamıyorsun. O yalnızlığı senden alabilen çok az insan var. Ve onlar da, farklı sebeplerden dolayı yoklar. Kendini bir yere, bir gruba, bir olaya, aktiviteye ya da organizasyona ait hissedemiyorsun. Kendini dış bir etkenin kollarına bırakamıyorsun. Bir elin parmağını geçmeyecek kadar insana bırakabiliyorsun, sadece onlara bağlanabiliyorsun, onlarla kendin olabiliyorsun. Onlar ise, anla işte, neden bilmiyorum ama yoklar. Neden böyle oluyor?

Bozulmamış çok az insan var. Senin içindeki gerçek sen’i görebilen, o’na dokunabilen o kadar az insan var ki. Hayatına girip, çıkıp, tekrar giriyorlar. Kime, neye, nasıl, ne zaman güvenebileceğini bilemiyorsun. Seni en yukarı çıkaran insan, bir anda bırakıveriyor. Dibe vurmuşken elini uzatan, halini gören ve güveniyorum diyebildiğin insan, seni yukarı çekerken ona güvenebildiğini hissettiğin anda seni bırakıveriyor. Haftalar sonra karşına, bu insanların sana attığı kazıkları düşündürtmeyecek kadar hayat dolu biri çıkıyor, seni bırakmıyor. Sonunda dürüst ve zeki biriylesin, bu defa da hayat sizi başka nedenlerden dolayı ayırıyor. Bak, yine sıfırdasın işte.

Kalmıyor kimse. Herkes mi gelip geçici? Herkes mi yüzeysel yaşamak istiyor? İnsanların ilişkilerden ilişkilere atladığı bu uzun yolda yalnızca bir dinlenme tesisi gibi, gelip geçeni izliyorsun. Herkes uğruyor, biraz duruyor, sonra gidiyor. Nereye yetişmeye çalışıyorlar acaba? Elinden bir şey gelmiyor. Sorunu kendinde arıyorsun, ama sorunun onlarda olduğunu biliyorsun. Keşke kendinde olsa, düzeltirdin, ve her şey yoluna girerdi. İzliyorsun zamanın kum saati gibi geçmişten geleceğe akıp bitmesini tek başına. Keşke bir el, o kum saatinin zamanı dolduğunda tekrar ters çevirse. En azından bütün o kum tanelerinin, bir kez daha şimdiki zaman‘dan geçeceğini bilirdin. En azından, birileriyle yolunun tekrar kesişeceğini bilirdin. Hiç tatmadıkları yeni, gerçek sen’i tadarlardı. Gelecek kaygın olmazdı belki? Keşke.

Yalnızsın. Bir gün daha yalnız geçiyor. Bir sürü insan görüp konuştuğun, ancak yalnız bir gün. Neyse ki uykun geliyor. Neyse ki yalnız olmadığın tek yer rüyaların. Rüyalarında yalnızlıktan biraz uzak kalabilecek olma düşüncesi bile sakinleştiriyor, huzur veriyor. “Belki gerçek hayat odur” diyorsun, “hepsi bir kötü rüya, yakında bitecek” diyorsun. Çünkü tek çıkış yolu bu. Başka yol yok. Dışarıda sosyalsin, çevrende insanlar var. Ama içinde ölümüne yalnızsın işte. Yapabileceğin tek şey var.

Bastırıyorsun. İçindeki sonsuz yalnızlığı, dışında sürekli insanlarla görüşerek bastırmaya çalışıyorsun. İşe yaramayacağını bilsen bile, daha iyi bir alternatifin yok. Gözlerin kapanıyor, döngü devam ediyor. Aynaya baktığını hayal ediyorsun. Geldiğin hale bak. Sen bu değilsin, bu olmadığını, gerçekte kim olduğunu biliyorsun. Ama kendin olamıyorsun. Başkalarına bağımlısın. İnsanın kendi kendine yetebileceği yalanına inanamayacak kadar zekisin. Kendini kandıramıyorsun. Gözlerin tamamen kapalı, yatağında uyumaya çalışıyorsun. Her gece. Keşke sabah gelmese diyorsun, ama uyku da çözüm değil. Ölüm bile kaçış yolu değil, belki de bu bilgi hayatını kurtarıyor. Deliriyor muyum diye düşünüyorsun? Hayır, delirmiyorsun. Sadece cehalet mutluluktur ve cahil olamıyorsun, hepsi bu. “Keşke cahil olsaydım” diyorsun, ama aslında o da çözüm değil. Tek çözüm var ve bunun senin elinde olmaması canını yakıyor. O çözüm her şeyin ilacı, bütün bu karanlık günlerin sonu. O son eksik parça. Bütün resmin kalbindeki, ona hayat veren tek şey. Bulamıyorsun, bu yüzen sahte hayatına devam ediyorsun. Yüzleşmek istemiyorsun, çünkü kendin ne kadar güçlü olsan da, insanların aptallıklarını değiştirecek gücün kalmamış. Sen busun işte.

Milyonlarca insanın yaşadığı bir şehirde yapayalnızsın işte.

Müziğin Gücü

Not: Profesyonel bir müzisyen değilim, ancak şirin bir dinleyiciyimdir 😊. Olayı üretici değil tüketici bakış açısından, basit bir dille anlattım.

Sıradan, ruhsuz bir gün. Sen ruhsuz değilsin de, gün ruhsuz. Yine kendini değil başkalarını suçluyorsun. Sonra bir şey tüm gününü değiştiriyor. Hayır, bir insan ya da bir olay değil. Aldığın bir haber falan da değil. En kaba ve teknik tanımıyla, havadaki moleküllerin, saniyede yaklaşık 20 ile 20000 kez arasındaki belli frekanslarda titreşimlerinin üst üste binmesi sonucu bu moleküllerin kulak zarına çarpması sonucu beynine ilettiği elektriksel hareketten bahsediyorum. Ya da diğer, kısa adıyla: müzik.

Pop, rock, metal, elektronik, alternatif, jazz, house, arabesk, dubstep, goa trance, brutal fark etmez. İster 120bpm 4/4 time signature’a sahip basit bir şarkı olsun, ister birkaç arkadaş dışında kimsenin sayamayacağı kadar progresif olsun, müzikte önemli olan şey insana bir şey hissettirmesidir. Gerisi ne fark eder ki? Hissetmek her şeydir, ve müzik de bir şeyler hissedebilmenin, ya da var olan duyguları güçlendirmenin en doğal yollarından biridir. Peki derinlere inersek, neden müzik bizi bu kadar etkiliyor? Sonuçta yalnızca havadaki moleküllerin titreşmesi değil mi bu olay? Nasıl oluyor da, bizi en derinimize götürebiliyor?

Öncelikle, belirli nota ya da akorlara tek parça olarak bakarsak, belirli frekanstaki belirli notaların birlikte kulağa daha güzel gelmesini inceleyebiliriz. Burada hafif matematik devreye giriyor. En basit haliyle, belirli bir frekansın harmonikleri (yani frekansın katları), o frekans ile birlikte duyulduğunda kulağa daha uygun gelir. İnsan beyni, aynı frekanstaki titreşimleri daha çok beğeniyor, bu yüzden, harmoniklerinin frekansı eşit olan notalar da kulağa daha güzel geliyor. Genel olarak temel frekansları arasında matematiksel olarak belirli, küçük sayılardan oluşan bir oran olan sesler üst üste bindiğinde kulağa hoş geliyor. Bu konuda yüzlerce kaynak var, ancak kanımca en kısa ve net özetleyenlerden birine buradan ulaşabilisiniz.

Ancak tek başına nota ve akorların kulağa hoş gelmesi, tek başına bir şey ifade etmiyor. Önemli olan müziğin genel olarak insana, başından sonuna kadar güzel gelmesi. Bu yüzden müzikte bir tempo olmalı. İnsan beyni, tekrar eden, ard arda geldiğinde pattern özelliği taşıyan her olgudan -ister ses frekansı, ister benzer şekil ve semboller olsun- belirli bir desen/tekrar oluşturmayan karşılıklarına göre daha fazla etkileniyor. İnsanın eşlik edebileceği, değişmeyen bir ritimde olan şarkılara kolayca ritim tutarak eşlik etmemizin daha kolay olmasının nedenlerinden biri de bu. Bu ritme uyacak biçimde, yine matematiksel olarak, tamamen frekansların oranı üzerine kurulu scale’lardan notalar oturttuğumuzda da kulağa güzel geliyor.

Bir başka müzik etkisi de, müziğin insanı dinlediği süre boyunca (dakikalar, saatler gibi) duygulara hitap eden yapısından dolayı, çağrışımsal hafızamız ile beynimizde anılarla birlikte ilişkilendiriliyor. Böylece, bazı şarkılar, bizi bazı günlere ve zamanlara götürüyor. Tıpkı bir fotoğrafın bizi bir yere ya da bir kokunun bir kişiye götürmesi gibi. Eğer bir müziği bizim için önemli bir durumda dinlediysek, o müziği tekrar duyduğumuzda beynimiz en iyi yaptığı şeyi yapıyor: o anıyı hatırlıyor (bazen hatırlamaz olaydık diyoruz, ayrı konu 😊).

Hepsi bu mu? Birazcık araştırırsak, ya da daha derinlere inersek, çok daha etkileyici ve radikal sonuçlarla karşılacağımızdan eminim, ancak müziğin nörolojik etkileri yıllardır araştırılıyor olsa da, temelindeki nedenler konusunda henüz kimse kesin bir sonuca ulaşabilmiş değil. Kişisel olarak bunun nedeninin, müziğin temelinde matematik ve bağıntılar olduğu gerçeği olduğunu düşünüyorum. Müzik yalnızca, zaten doğada olanın, insanın temel duyularından biri olan işitme duyusuna hitap eden hali. Nasıl doğadaki yapraklara ve ağaçlara baktığımızda bize kendi içindeki oranlarla ve desenlerle görsel açıdan güzel geliyorsa, müzik de aslında aynısını yapıyor. Müziğin temelinin matematiksel oranlardan başka bir şey olmadığını, bu oranların desenleri oluşturduğunu ve insan beyninin de en iyi yaptığı şeyin duyulara hitap eden desenlere yanıt verme olduğunu düşünürsek, müziğin bize niye bir şeyler hissettirmek konusunda başarılı olduğunu anlamak zor değil. Çünkü müzik, bize en temelimizde ne olduğumuzu hatırlatıyor. Bizi yeniden biz yapıyor, bize yaşam enerjisi veriyor. Hem de dışarıdan hiçbir madde almadan. Bizi daha derine götürüyor, içimizde var olanı görmemizi, hatırlamamızı sağlıyor.

Belki de en zor sorulara cevabımız, zaten içimizde en derinde bir odada saklıdır, ve müzik de, aşk ile birlikte buraya ulaşmamızı sağlayan anahtarlardan biridir. Zaman gösterecek.