13. Cuma, Güneş Tutulması, Ay Tutulması ve Mars’ın Zirvesi: Sonumuz Yakın

Bugün ayın on üçü ve cuma. Üstelik az önce kara kedi sevdim. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bugün yeni ay ve güneş tutulması var. Bu çok ender olan iki olayın tesadüf olduğuna inanıyorsanız bir de şunu ekleyeyim: tam iki hafta sonra bugün dolunay, ve ay tutulması var. Hem de yirmi birinci yüzyılın en uzun ay tutulması. Ve aynı gece, Mars en parlak halini alacak. Kıyamet gününün yakın olduğunu söylememe gerek yok, değil mi?

İnsan, her zaman hayata anlam yükleyip bir yerlerde doğaüstü bir anlam arayışındadır. Gerek hayatın monotonluğundan olsun, gerek yaşamdan sonra bir şeylerin devam edeceğine inanma istediğinden dolayı, doğada herhangi bir özel anlamı olmayan olaylardan anlam çıkarmaya çalışır. Duyulardan, seslerden, görüntülerden olmayan bulgular çıkarıp gerçek olduğuna inanır. Bu durumun evrimsel açıdan açıklaması oldukça basittir: olmayan bir şeyden anlam çıkarıp olduğuna göre hareket etmek (false positive, ya da type I error), gerçekten olan bir durumdaki anlamı görememekten (false negative, ya da type II error) çok daha mantıklıdır. Örneğin, başınız ağrıdığında paranoyakça şüphelenip doktora gidip test yaptırmanın size, herhangi bir hastalığınız olmasa bile bir zararı yoktur, maksimum birkaç saat ve birazcık para kaybedersiniz. Ancak hastalık belirtisi varken doktora gitmeyip bir şey yok demek hastalığı fark etmeyip ölmenize neden olabilir. Ya da uzaktan gelen ne olduğu belirsiz sesi vahşi hayvan sanarsanız, saklanırsınız, ancak o hayvan değildir. Ancak sesi duyup, vahşi hayvan olmadığını düşünerek saklanmazsanız yine hayatınızla ödeyebilirsiniz. Bu yüzden evrimsel süreçte her şeyden paranoyakça anlam çıkaran insanlar yaşamını sürdürürken, ‘çok da şey yapmayan’lar genlerini çok devam ettirememiştir.

İnsanlar, herhangi bir anlamı olmayan bulgularda anlam olduğuna inanmaya evrimsel açıdan programlanmış varlıklardır. İngilizcede apophenia denilen bu durumun çeşitli alt kategorileri vardır. Örneğin, evrimsel süreçte diğer insanların yüzlerini kolayca bulup tanımamız/kaybetmememizde önemli rol oynayan bir beyinsel fonksiyonumuz, yüz olmadığı halde her yerde yüz varmış gibi görmemize neden olur. Bu duruma pareidolia denir. Ya da aralarında özel bir bağ olmayan olaylar arasında bir bağ olduğuna inanılabilir. İngilizcede synchronicity (eşzamanlılık) denilen bu durumda kişi, birbiriyle benzer konuda ancak bağımsız olaylar arasında bağlantı kurar.

Anlamsız bulgularda inancı en çok körükleyen ise confirmation bias adı verilen, inancı destekleyen argümanlara sarılıp inancı desteklemeyen her şeyi gözardı edip yalanlama durumudur. İşte astroloji tam olarak burada devreye girer: yalancı bilim olarak da geçen astroloji safsatası, tıpkı fal gibi, insanları doğdukları tarih ve saate göre gruplara ayırıp, her gruba, zaten çoğu insan için geçerli genel bakılarda bulunur. İnsanlar ise inanmaya yönelik eğilimlerinden dolayı kendilerine burçları ile ilgili söylenenleri doğru kabul ederler. Birine çok genel geçme, ucu her yere çekilebilecek birkaç cümle söylendiğinde, zaten söylenenlerden birinin ya da birkaçının tutmama ihtimali sıfıra yakındır. Bunun üzerine hali hazırdaki inanma eğilimini de eklersek, sorgulamayan insanların astrolojiye ve fallara inanması kaçınılmazdır.

Eğer olaylara yukarıdan bakabilirsek aralarında doğaüstü bir bağ olmadığını anlayabiliriz. Örneğin, bugün yeni ay ve güneş tutulması olması ile tam iki hafta sonra dolunayda ay tutulması olması tesadüf değildir. Ayın dünya etrafındaki dönüş rotasını gözümüzde canlandırırsak, güneş tutulmasının zaten ay dünya ile güneşin tam ortasında iken gerçekleştiği, böylece yeni ayda olmak zorunda olduğunu anlarız. Ayrıca, bu rotanın tam ayın güneşi kapatacağı şekilde denk gelmesinden hemen iki hafta sonraki dolunayda bu defa da aynı rotada 180 derece diğer tarafa geçip dünyanın tam gölgesinde kalarak ay tutulmasına neden olması da tesadüf değil, ayın rotasıyla ilgili çok basit fiziksel bir gerçektir.

13. Cuma ve Marsın ay tutulması gecesi en parlak halini alacak olması ise tamamen tesadüftür, herhangi bir özel anlam içermez. Astronomide gezegenlerin yerleri, parlaklıkları, mesafeleri, Dünya’dan görünen birbirlerine yakınlıkları sürekli olarak değişim halindedir, bir sürü parametre vardır. Bu kadar parametrenin sürekli değiştiği bir bağlamda, enterasan tesadüf‘lerin asıl olmaması tuhaf olurdu. Konu ne olursa olsun, baktığınız veri ne olursa olsun, birbirleriyle korelasyona sahip bağımsız veriler bulmak kaçınılmazdır. Bunun en iyi örneklerinden biri Spurious Correlations adlı web sayfasıdır. Duyduklarınıza körü körüne inanmadan önce verileri bilimsel çerçevede istatistik filtrenizden geçirmezseniz, milyarlarca kilometre uzaktaki cisimlerin retrolarına inandığınız sürece, tür olarak gerçekten de sonumuz yakın.

Bilimle kalın, sevgiler.

Hello, Again

Bizi biz yapan her şey, bugüne kadar yaşadıklarımız, tanıştığımız insanlar, o gün orada o yoldan değil de yan yoldan gitsedik hayamızın tamamen farklı olacağı, artık hayatımızda olmasalar bile bizi etkileyen her şey… Keşke bütün bunların olduğu bir yer olsaydı. Keşke geçmişi yaşayabilseydik, bugünkü bizden, o günkü bize seslenebilseydik. Keşke tüm hayatımızın eski sayfalarını açıp okuyabilseydik, bizi neyin biz yaptığını görebilseydik. Her şey farklı olurdu.

6 Ekim 2015.

Tam bir yıl önce bugün. O gün yaşadığım ve tamamen sıradan görünen olaylar hayatımı tamamen değiştirdi. Ne oldukları önemli değil. Sadece şu anki ben’e bakıyorum, tam bir yıl önce bugün yaşadığım tamamen günlük olaylar silsilesi olmasaydı, şu anda çok büyük ihtimalle burada olmayacaktım, bunları yazıyor olmayacaktım. Belki bir blog’um bile olmayacaktı. Belki şu an Alaçatı’da değil İstanbul’da ya da belki de Amerika’da olacaktım. Arkadaşlarımın büyük bir bölümü farklı olacaktı, günlük hayatım farklı olacaktı, yakınlık yaşadığım herkes farklı olacaktı, farklı bir işim olacaktı, farklı hobilerim olacaktı. Şu an hayatımda olan çoğu şey, bir yıl önce yoktu. Yaşıyordum, nereye gittiğimden, bir yıl sonra şu anda bunu yazıyor olacağımdan habersiz biçimde yürüyordum. Sıradan bir gündü, ya da en azından öyle sanıyordum…

Ve dönelim şu ana. 6 Ekim 2016. Hiç düşündün mü sevgili okuyucu, neden bazen ilham geliyor da yazıyorsun, çiziyorsun, boyuyorsun, beste yapıyorsun, bazen gidip tüm gücünle bağırıyorsun, okuyorsun, fotoğraf çekiyorsun, dans ediyorsun, seviyorsun her şeyi. Ve sonra zaman geliyor, tüm duyguların sessizleşiyor.

Neden?

Neden bazen her şey susuyor? İçindeki çocuk uyuyor, sessizliğe bürünüyor, ve oradan uzunca bir süre çıkmıyor. Aylardır içimdeki çocuk uyuyordu, her şey gerçeklikten uzaktı. Kumlarda yatıp samanyolunu izlerken bile, hiçbir şey gerçek değil gibiydi. Sanki hepsi bir rüyaydı. Duyguların törpülendiği bir rüya. Tüm renklerin solduğu gri bir filmi izledim. Renkleri geri getirmeye çalıştım. Olmadı. O kadar griydi ki, renkleri ne kadar artırmaya çalışsam da renkler geri gelmiyordu. Solmuştu, bitmişti. Yazmak istiyordum. Bir sürü parça vardı orada burada. Ama birleştiremiyordum. Gökyüzüyle denizin gece karanlığında birleşip, yıldızların dansı eşliğinde hayat veren en derin mavi bile solmuştu. Bir şey yapmam gerekiyordu. Böyle devam edemezdi.

Bağırmak yerine susmayı denedim. Konuşmak yerine, kendimi ifade etmek yerine dinlemeyi denedim. Sanki içimde başka bir ben vardı. Benden, bedenimden, bilincimden daha gerçek bir ben. Yeterince sessiz olursam, derinlerden, çok uzaklardan bağrışını duyabilirdim tekrar. İnsanlar olmadıkça, günlük hayatımda içimdekini maskeleyecek bir şeyler olmadıkça, sessizlik oldukça daha çok duydum. Tam bir yıl önce bugünü düşündüm. Ne yapmıştım? Kimlerle görüşmüştüm, nereye gitmiştim…

Geçmişim, bugünümün yazarı değil miydi zaten? En başından beri, eğer günlük tutsaydım, bolca fotoğraf çekseydim, geçmişe bakıp o günü tekrar yaşayamaz mıydım? Tozlu bir sandığın içine kaldırdığım öfkemi, sevgimi, nefretimi, heyecanımı, korkumu, mutluluğumu tekrar ziyaret etmez miydim? Fotoğraf çek, video çek, yazılar yaz, günlük tut. Kokuları sakla, tatları hatırla, sesleri dinle, kişileri, o gün insanlarla yaşadıklarını kafanın içinde tekrar yaşa. İşte o zaman seni neyin kontrol ettiğini, geçmişteki hangi olayların seni hayatta nereye götürmeye çalıştığını daha iyi anlayacaksın. Çünkü her gün günlük tutarsak, günlüğü açıp, o günlerde dinlediğimiz müzikleri dinleyip, fotoğraflara bakarsak o günü tekrar okuduğumuzda o günü yaşarız, bilinçaltımızdaki hapsolmuş anıları serbest bırakırız. Bilincimizle bilinç dışımız arasındaki çizgiyi inceltiriz.

Biriken tüm yazı parçalarını toplayıp hayata döndürme zamanı geldi. Uzun bir aradan sonra, tekrar hello world!

Senin Ağzına Sıçarsam Bana Aşık Olursun

1973 yılının Ağustos ayında İsveç, Stockholm’de bir grup silahlı soyguncu bir bankaya girerek dört kişiyi rehin aldı. Rehineler günlerce soyguncular tarafından tutulup ölüm ile tehdit ediliyor ve en sonunda soyguncuların teslim olmasıyla kurtarılıyorlar. Ancak olayın ardından rehineler tuhaf bir biçimde polisi suçlayıp soyguncuları savunuyorlar.

Hayatımıza bir sürü insan girip çıkıyor. Bazılarını fark etmiyoruz bile. Çok sevdiklerimiz oluyor, bazen ise çok sevildiğimiz oluyor. Bazen iyi polis oluyoruz, bazen farkında olmadan kötü polis olup, masum insanların mahvediyoruz. Kendimizdeyiz, ya da değiliz. Bazen bize yapılanların acısını suçu olmayan birinden çıkarmak için, bazen ise farkına bile varmadan. Kötü değiliz, ancak insanlara kötü davranabiliyoruz. Hem de çok kötü. Ve bir şekilde, mantığımız devre dışı kalıyor. Ve kendimizi, bizi sevenlerle değil, bizim ağzımıza sıçanlarla buluyoruz.

Bundan yıllar önce insanların neden kendilerine acı çektilerenlere gittiklerini anlamazdım. Lise dönemleri ve üniversitenin ilk yıllarında, bütün düzgün ve mantıklı olması gereken erkekler tabiri yerindeyse en leş kızlarla, bütün tatlı kızlar da en serseri, “yavru alim mi” seviyesinden öteye gidememiş tiplerle takılıyorlardı.

Yıllar geçti, ancak insan davranışı değişmedi. İnsanlar büyüyüp olgunlaşıyordu, deneyim sahibi oluyorlardı, ancak hala doğru insan yerine, olabilecek belki de en yanlış insanlara gidiyorlardı. Ya herkes aptaldı, ya da bu işin derininde insanları aptal davranmaya zorlayan başka bir şey vardı: traumatic bonding (travmatik bağlanma).

Stockholm Sendromu‘nun da temelini oluşturan bu durum, bize zarar verenler, ya da daha açık biçimde söylememiz gerekirse ağzımıza sıçanları neden bu kadar sevdiğimize psikolojik yönden bir açıklama getiriyor. Onlara gerçekten bağlanıyoruz, kopamıyoruz, bağımlıları oluyoruz. Daha da ileri gidip, onların yaptıkları yanlış ve kötü davranışları savunuyoruz. Bunun da psikolojideki adı bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance). En basit haliyle, yanlış olayları “o kadar da kötü değilmiş” gibi tanımlamaya deniyor. Bunların hepsini birleştirdiğimizde ve özellikle bizim insanımızın yetiştirilme tarzı gereği ezik psikolojisine sahip olmasını da eklediğimizde ortaya serseri, “yavru alim mi”ci kıro, kadını seks objesi olarak gören erkek tiplerine ilgi duyan kadınlar ve leşbasit kızlara kaptıran erkekler çıkıyor.

Kendilerine zarar veren insanlara karşı bir bağ oluşturmak, insan psikoloji açısından tamamen doğal bir davranış. Ancak tabii ki, bunun doğal olması bunu doğru yapmıyor. Bana göre bu durum, insanın evrimsel sürecinde ileride düzelecek bir sorun. Çünkü sağlıklı olmayan ilişkilerin sonucunda doğacak veya yetişecek çocuklar da sağlıklı olmaz, bu tür sağlıksız psikolojiye sahip insanların da doğada yaşamını ve soyunu devam ettirebilmeleri, sağlıklı olanlara göre daha zordur. Bu yüzden, “ağzına sıçana giden” insanlar zamanla ortadan kaybolacak, ancak ne yazık ki bu süreç binlerce, belki de yüzbinlerce yılda olduğundan bunu göremeyeceğiz.

Bu duruma karşı ne yapmalıyız? Bir ayna karşısına geçip kendimizi ve duygularımızı mı sorgulamalıyız? Yoksa insan psikolojisindeki bu bug‘ı olduğu gibi kabullenip ona göre mi yaşamalıyız? Bence insanları rasyonel değerlendirip, bize gerçek faydalarını, hayatımıza kattıklarını ve hayatımızdan aldıklarını tartmalıyız. Eğer bir insan bize yararından çok zarar veriyorsa, hayatımızdan çıkarmalıyız. Ondan sonra geri dönüp hayatta bizi gerçekten mutlu edenlere gerçekten vermemiz gereken değeri verip vermediğimize bakmalıyız. Ancak o zaman doğru insanlarla oluruz. Ancak hayatımızdan insanları çıkartmaktan korkmayıp, yeni insanları tanımaya açık olduğumuzda doğru kararlar verebiliriz. Dürtüselliğe kaptırmayıp, sakince sezgilerimizi dinlemeliyiz. Çıkarmamamız gereken insanları çıkarmamız da büyük bir hatadır. Gerektiğinde insanları en derinimize gömmeliyiz, ama kimseye haksızlık yapmamalıyız.

Söylemesi kolay tabi. Ancak bunu yapabilecek miyiz? Bize gerçekten değer veren insanları hayatımıza kabul edecek miyiz? Yoksa içimizdeki eksikliği bastırmak, kendimizi kanıtlamak adına, kişisel egolarımızı yüceltmek uğruna yine ağzımıza sıçan, umrunda olmadığımız insanlarla mı zamanımızı geçireceğiz?

Senin ağzına sıçarsam bana aşık olursun. Aradığında açmazsam, başkalarına ilgi gösterdiğimi belli edersem, seni ikinci plana atarsam, yalanlar söylersem beni elde etmek için delirirsin. Sana dürüst olursam, duygularımı açıkça ifade edip gerçekten önemli olduğunu ve değer verdiğimi hissettirirsem de ağzıma sıçarsın, kendi ezikliğini benden çıkarırsın. Çünkü kendini kanıtlama çaban yoktur. Karşındaki insanlar zaten hiçbir zaman umrunda değildir. Sadece kendi egon umrundadır, ve karşında biri seni ezmedikçe, üzerine çıkma ihtiyacı hissetmezsin. Çünkü iyi değilsin, egolusun sadece. Hatta bunun kendin bile farkında değilsin belki de…

Sevgili insanoğlu, böyle olduğun sürece zavallısın sen.

Dünyamız Parçalanıyor

Dünya’mız. Ufacık, bir tanecik dünyamız. Bakmayı, korumayı beceremediğimiz dünyamız. Yalnızca gezegen olarak, fiziksel Dünya’dan söz etmiyorum. Dünya adlı gezegen ve çevresinde yarattığımız her şey, evrimin ilk adımlarından yüz milyonlarca yılda şu ana, tam olarak bugünlere gelene kadarki her an. Mikroişlemcilerin işleme gücünün artmasıyla neredeyse insan kadar bilinçliymiş gibi davranabilen robotların gittikçe geliştiği, hayatımızın app’ler üzerinden devam ettiği şu günlerde hayatı yüzeyselleştirmek konusunda üzerimize yok. Boş insanları bize daha da yaklaştıran markalarımızla, arkasından döşeyip yüzüne güldüğümüz robotlarla, insanları giyim ve davranışları gibi yüzeysel kriterler üzerinden sosyoekonomik sınıflara böldüğümüz, şaheser niteliğinde ve bir o kadar da komik ayrımcılığımızla. İşte bu yeni dünya düzeni.

Kapitalizmin dibindeyiz, sağlığı parayla satın alıyoruz. Başkalarının bizden üstünlüğünü kabul edip onları mutlu etmek için koşturuyoruz. Ezilmeye çok alışmışız. Hiyerarşi bizden sorulur, özellikle de biz aşağıdakiler, zaten bizimle eşit haklara sahip olması gereken insanların bizden daha fazla hakka sahip olmasına karşı çıkıp isyan etmeyerek yenilgiyi baştan kabullenmişiz. Parçalanıyoruz.

Paylaşmaktan kaçıyoruz. İnsanları, el ele olmamız, birlik ile gücü doğurmamız gereken insanları başkalaştırıyoruz. Kendimizi toplumdan soyutlamakta üzerimize yok. Bize bugün dokunmayan yılanın yarın yuvamızı yıkabileeğini göremiyoruz, bir adım ilerisi dedik mi miyobuz. Empati yoksunu sefil yapmacık cam fanusumuzda basıyoruz antidepresanları. Çünkü kimyasal maddelerle beynimizi stabilize etmezsek duygularımız isyan edecek. İsyan edenler ise bu toplumda istenmiyor. Normlara karşı çıkan anarşistlere yer yok, yukarıdakiler sinirleniyor, keyifleri bozulmamalı. Tabii ki de isyan edenler tuhaf, değil mi? Yüzbinlerce yıl boyunca hislerinin ve sezgilerinin evrimleşmesi ile şu noktaya gelebilmiş insanı zorla kalıplara sokup, doğal olarak kalıba uymadığında kimyasal biçimde kontrol ediyoruz. Çok akıllıca, eminim, hiçbir yerde incelmez, eminim hiçbir yerden kopmaz bu model. Eminim her şey çok yolundadır, olması gereken budur. Eminim(!). En derinden parçalanıyoruz.

Bir de evrimi reddeden, kralcı, yukarıdakilerden hoşlanınlar var. Kendilerinden daha üstün, muhtemelen ciddi ego sorunları olan bir gücün, hele de tanımı gereği gücü her şeye yetebilecek bir gücün, bu dünyayı ve kendilerini sefalet içinde yarattığından ona tapmazlarsa, kendilerini öldükten sonra, azıcık sorgulayabilen ufacık bir çocuğun bile inanmayacağı bir hayali ortamda, tamamen dünyevi bir kavram olan yanmak ile cezalandıracağından eminler. En büyük manipülasyon aracı haline gelmiş bu inanç sömürüsü gitgide güçleniyor, ve siyasetin en büyük silahlarından biri halini alıyor. Biz peri masalına inanmayan, kafayı yememiş olanlar parçalanıyoruz.

Siyaset var bir de. Birlik olmak yerine gezegen üzerinde hayali çizgiler çizip, üzerlerine silahlı insanları dikip, kendi seçimi olmamasına rağmen çizginin diğer tarafında doğmuş olanları ötekileştirdiğimiz, onlardan daha üstün olduğumuzu kanıtlamaya çalıştığımız çizgiler. Bu hayali çizgilerin kesişimleriyle oluşan alanlara ülke diyoruz, ve bu ülkelerden hangisinde doğduğun kaderini belirliyor. Avrupa’daysan muhtemelen şanslısın, Afrika’da doğduysan ve aşırı şanslı/zamanının ötesinde değilsen kaybetmeye mahkumsun. İsrail’de doğduysan, sadece ailenden ötürü, dünyayı yönetip zavallı edebiyatı üzerinden prim yapan ve yalnızca kendi içindekileri destekleyen kapalı bir cemaate girme hakkına sahipsin. Türkiye’de doğduysan dünyanın en tuhaf yerine hoşgeldin, kendini, senden yalnızca birkaç kilometre yürüme mesafesi ancak o çizginin diğer tarafında doğmuş diğer insanlara nedensiz yere küfretmen için pohpohlanırken bulabilirsin. En güzel, en güçlü, en haklı ülke senin ülken ne de olsa. Tıpkı en güzel dinin seninki olduğu gibi. Çünkü sen, kendine inanmayıp, senden daha güçlü bir varlığa karşı boyun eğerek, sorgulamayarak bunu en baştan hak ettin. Ezilmeyi daha ilk günden kabullendin, ve ancak fanatizme tutunarak barınabilen bir zavallısın. Aynaya bakmaya korkuyorsun, ödleksin. Biraz daha beynini yıkarlar senin, uyuşturucuyu dayarlar, diğer tarafta kırk huriyi de garanti ederler. Sonra da gider kendini patlatırsın sen. Senin gibiler yüzünden, tam kelime anlamıyla parçalanıyoruz.

Azınlık da olsak kendimiz gibileri buluyoruz. Onlarla yakın oluyoruz. Hala bu iğrenç dünya düzeniyle bozulmamış birilerini gördükçe seviniyoruz. Ancak onlara da güvenemiyoruz. Sistem, bizim yüzümüze gülüp bize görmek istediğimiz şekilde görünecek manipülatörler üretmekte o kadar ustalaşmış ki, güvenemiyoruz. Bağlanmak istiyoruz. Ölüm döşeğindeki bir hastanın yaşamak istediği gibi tutunmak istiyoruz birilerini. Robotlaşmış cinsel ihtiyaç gidermenin ötesinde, gerçekten hissederek sevişmek istiyoruz. Bir karşılık beklemeden, çıkar hesapları yapmadan iyilik yapmak istiyoruz. Doğada var olduğumuz, karşı koyamayacağımız benliğimizi yaşamak istiyoruz. Son iki kelime aslında her şeyi özetledi. Yaşamak istiyoruz sadece. Hepsi bu. Yaşayamıyoruz. Sistem yaşamak isteyeni, gerçek duygular barındırabileni ezip, suyunu çıkarıp, posasını çürümeye terk etmek üzerine kurulu. Karşı koyamazsın. Bizi en sevdiklerimizden, elini tutmak istediğimizden ayırıyorlar. Parçalandık, birleşemiyoruz.

Karanlığın içinde çok uzaklarda bir ışık görüyoruz. Onu takip ediyoruz. Çıkmak istiyoruz. Biz ona yaklaşmak istedikçe o bizden uzaklaşıyor. Yoruluyoruz. Gittikçe sönükleşiyor. Yönümüzü kaybediyoruz mutlak karanlıkta. Beynimiz bizimle oyun oynamaya başlıyor. Her şeyin bu kadar sahte olduğu bir dünyada yaşayacak şekilde evrimleşmemiş. Sevgi istiyoruz, güven istiyoruz, barış istiyoruz. Varoluşumuzun temelinde bunlara ihtiyacımız var. Bulamayınca, ilaçlar alarak her şeyi maskelemek yerine cesur olup yaşamayı seçince deliriyoruz. Aslında bu delilik, bu dünya için fazla iyi olmanın, gerçek, cesur, dürüst ve kararlı olmanın, bozulmuş sistemi reddedip hayatı gerçek şekliyle yaşamaya çalışan bir kişiliğin doğal hali. Dünyamızı kurtarmaya çalışıyoruz. Tek istediğimiz özgürlük. Herkes mutlu olabilir, herkes barış içinde yaşayabilir. Kaynakları verimli, teknolojiyi doğru yönde kullanırsak herkese yetecek kadar her şeyden var. Neden savaşmayı seçiyoruz? Neden düşmanlığı ve başkalaştırmayı seçiyoruz? Bu fanatizm nereden geliyor? Neden duygularımızı bastırmayı, yaşamamayı, göz yummayı seçiyoruz? Tüm parçaları birleştirmeye çalışsak da tek başımıza gücümüz yetmiyor. Gözümüzün önünde güzel olabilecek her şey mahvoluyor. Dünyamız parçalanıyor, ve bunu sadece izliyoruz. Sarsılıyoruz, her sabah kalkıp aptal kıyafetler içinde anlamsız şeyler yapıyoruz. Ürettiğimizden fazlasını tüketiyoruz. Bölünüp göz göre göre yönetiliyoruz. Yaşamamayı, zombileşmeyi seçiyoruz. Parçalanıyoruz. Ve buna hayat diyoruz.

Son

Bir şeyin bitmesi. Bir ilişki, ya da bir tatil. Ya da hayatımızda adı konulabilir bir dönem. Bir insanın hayatı, belki de bir şirketin ya da organizasyonun hayatı. Herhangi bir olgunun sonunun gelmesi, ve çok önemi olmayan bir olgu bile olsa, bir daha onun var olmayacağını bilmek. Tuhaf bir duygu.

“Bu tatil bitmesin”. “Bu konser bitmesin.” “Bu ilişki bitmesin.”  “Bu ortamı kaybetmeyeyim.” “Arkadaşlarım gitmesin.”

Son’lar neden bizi rahatsız ediyor? Neden her şeyin kalıcı olmasını, hep devam etmesini istiyoruz? Neden, bizim için aslında hiçbir önemi olmayan şeyler bile, eğer bitiyorsa ve bir daha olmayacaksa, bir anda önem kazanıyor? Kimi insan bunu hiç düşünmez, ancak son zamanlarda sürekli bu soruyu kendime sorup dururken buluyorum. Olaylar, şeyler, anılar ve insanlar içimizde kontrolümüz dışında, kendi hayatımızdaki yerlerini buluyorlar. Yerlerini bulmaktan da öteye gidiyorlar, hayatımızdaki diğer her şeyle ilişki kuruyorlar. İnsan ilişkisi gibi değil. Daha çok, düşüncelerimizin, birbirini hatırlattığı türden bir ilişki. Bir görüntünün bir yeri, bir sesin bir duyguyu, bir kokunun bir insanı hatırlatması gibi. Yeni bir yerlerdeyken, yeni insanları tanırken, yeni bir şey denerken, aslında kafamızda farklı bir yere giriyoruz. Mental olarak daha önce var olmadığımız bir yerdeyiz. Değişik geliyor. Etraftaki her etkenden çok fazla etkileniyoruz, sürekli bir şeyleri kaydediyoruz.

Zekiyiz, daha sonra hayatımızdaki diğer olayların ve kişilerin, geçmişimizi bize hatırlatacağını biliyoruz. Bu yüzden bir şeylerin sonunun gelmesi, bir daha olmayacağı, aslında farklı bir düşünceye girmemize neden oluyor: insanın her şeye alıştığını (kabullendiğini, hep öyle devam edebileceğini demiyorum), beyninde o olguya (bir olay, kişi, yer ya da herhangi bir şey) bir yer ayırdığını biliyoruz, hatta eğer bu güzel bir şeyse çok kolay alışıyoruz, ve daha sonra hayatımızdaki diğer olayların da bunları hatırlatacağını biliyoruz. Buna engel olmaya çalışıyoruz. Ulaşılmaz olanın çekiciliği de bu yüzden. Şöyle düşünün: eğer o ulaşılmaz olan şeyin varlığını bile bilmeseydiniz, yokluğu ya da kaybetme korkusu gerçekten sizi rahatsız eder miydi? Tabii ki de hayır. Ancak bir şey var ise, ona kolayca alışıyoruz. Hayatımızdaki diğer konularla ilişkilendiriyoruz. Ve canlılar, hep sahip olmaya, kaybetmemeye programlanmış. Evrimsel olarak bunun nedenini görmek zor değil: tarih boyunca ulaşılabilirlik açısından kısıtlı kaynaklar, kaynaklara en çok sahip çıkabilenin hayatta kalıp diğerlerinin hayatını sürdüremeyeceği biçimde rol oynamış. Bu yüzden de kaynaklara sahip çıkabilenlerin genetik kodu nesilden nesile gelişerek aktarılmış.

Kaybetmemek istiyoruz. Bir şeyi kaybetmek, bizi en derinden karşı koymamız için tetikliyor. Bu tamamen doğal bir geribesleme. Değiştiremeyiz. Yapabileceğimiz en doğru şey, kaybetmemenin, ya da en azından o şeyi istersek geri kazanabileceğimizi bilmenin yollarına bakmak. Bu durumda rahatlıyoruz. “Tamam şimdi buradan gidiyorum ama tekrar geleceğim” diyebilmek bizi rahatlatıyor. Çünkü o zaman kaybetmediğimizi biliyoruz. O olguya bir noktada tekrar sahip olabileceğimizi biliyoruz. Acıkıyoruz, ancak şu an olmasa bile açlıktan ölmeden önce tekrar yiyebileceğimizi biliyoruz, ve bu bize huzur seviyor. Savaşma, sürekli tehlikelere karşı uyanık olup gerek fiziksel gerek mental anlamda yorulma güdümüzü durduruyor. Daha sağlıklı düşünebiliyoruz. 

Bizi asıl rahatsız eden şey, aslında bir şeyin bitmesi değil, bir daha var olmayacağı düşüncesi. Eğer sonu olan olayların, bir gün tekrar devam edeceğini bilirsek, hayatımıza daha sağlıklı devam edebiliriz. Bazen ise bir sonun geldiğini sanarız, korkarız, üzülürüz, umutsuzluğa kapılırız. Ancak aslında o bir son değildir, ve en güzeli ise, onun son olduğunu sanmamızdır. Çünkü ancak her şeyden vazgeçtikten sonra, bir şeyin değerini anlarız. Ve ancak gerçekten değerini anladıktan sonra, kaybedilen bir şeyleri yeniden kazanmak, bizi yeniden hayata bağlar.

Son sandığımız tüm Son’lara gelsin.