Schrödinger

Bir düşünce deneyi olarak kedisini kapalı bir kutuya radyoaktif madde ve cam içinde zehirle koyan Schrödinger’i bilirsiniz. Radyoaktif madde yarı ihtimalle ışıma yapıp camı kıracak bir düzenek ile zehrin kutuya yayılmasına neden olur ve kedi ölür, yarı ihtimalle ise ışıma yapmaz ve kedi yaşamaya devam eder. Kutunun içini açıp bakmadan kedinin canlı ya da ölü olduğunu bilmemizin bir yolu yoktur.

Başka bir deyişle: kutuyu açana kadar kedi hem ölmüştür, hem de yaşıyordur.

1935 yılında kuantum fiziğine dokunan bu düşünce deneyi (yani kediye gerçekten bir şey olmadı, merak etmeyin) günümüzün en popüler düşünce deneylerinden biri haline gelmiştir. Peki ya bu deneyi gerçek hayata uygulayabilseydik? Örneğin iki sonucu olabilecek günlük herhangi bir eylem, sonuçlarını incelemediğimiz sürece her iki sonuca da ulaşmıştır, biz sonuca bakarak ihtimalleri teke indiririz. Peki ya sonuçlarına hiç bakmazsak, arkamızı dönüp gidersek? O zaman sonsuz hayaller kurarız işte. Bu eylem birine mesaj yoluyla bir sürü cevabı olan bir soru sorup cevabını okumamak bile olabilir: cevabı okuyana kadar tüm seçeneklerin olduğu paralel seçenekler vardır. Cevabı okuduğumuzda ise bu cevap bizi o cevabın doğru olduğu bir evrene taşır, ancak cevabı okumadığımız sürece tüm ihtimaller aynı anda vardır. Ya da ortada çok para olan bir kumar oyununda attığımız bir zar belki de hayatımızın gidişini belirleyecek, zarı atıyoruz ve sonuca bakmıyoruz. Arkamızı dönüyoruz. Ve tüm ihtimaller paralel evrenler havuzunda yaşamaya devam ediyor. Çok yüksek maddi güce ulaştığımız bu evren de mevcut, hayaller kuruyoruz, şuraya giderim, bunu yaparım gibi hayaller kuruyoruz.

Ve sonra da o zarın kaç geldiğine bakıyoruz.

Parazit

Şu an, tam şu an bunu okurken neredesin? Evde misin, yoksa yolda mı? Bir sırada bekleyip telefonunu mu karıştırıyorsun yoksa yatağında uyukluyor musun? Çevrendeki duvar, yukarıdaki lamba, dışarıdaki ağaçlar ve yanındaki insanlar. Hepsi oradalar, değil mi?

Deneyimlediğimizi, sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Doğduğumuz günden beri otorite kabul ettiğimiz figürlerin söylediklerini, televizyonda gördüğümüzü, gazetede okuduğumuzu gerçek olarak kodluyoruz. Ailemiz ne derse doğru biliyoruz, tıpkı onların da daha önce ailelerinin söylediklerini doğru kabul ettikleri gibi. Nesilden nesile mükemmel şekilde aktarılan sorgulamama alışkanlığı yıllar içinde beynimizin temel düşünsel yapısını oluşturup paradigmamızı şekillendirdiğinden, sorgulamama alışkanlığımızı da sorgulamıyoruz, çünkü sorgulamamak bizi biz yapan bir yapı taşı.

Peki ya sorgulamamak, evrimsel süreçte bize aşılanmış bir parazit ise? Sorgulamayan ve sistemin bir çarkı olanlar daha mutlu yaşıyorlar. Belki de sorgulamadıkça daha mutlu olmak DNA’mıza müdahale edilmesi sonucu sonradan kodlanmıştır. Sorgulamadıkça beynimizdeki ödül yollarını harekete geçirecek şekilde yapılan bu modifikasyon, ırk olarak aydınlanmamızı engellemektedir.

Ömrü uzatmanın yolu teknolojinin ve tıbbın ilerlemesinden geçerken insan ırkının kalıtsal biçimde düşünce kalıplarının içine hapsolmasını sağlayacak bu yapıyı kim kasıtlı olarak DNA’mıza gömmüş olabilir? Evrime ilk bakışta oldukça ters görünen bu paraziti, belki de tam olarak insanlık kendi kendine enjekte etmiştir. Belki de geçmişteki bilge insanlar zamanla kaynakların tükeneceğini öngörüp insanların daha fazla gelişip ömürlerini uzatacak teknolojileri bulmalarını engellemek amacıyla, ırkın devamını garanti altına almak için bunu yapmışlardır. Ya da belki de şu anki insan’a göre üstün bir ırk tarihsel süreçte iz bırakmadan diğer gezegenleri kolonize etmiş, bizi kapalı kutuya hapsetmişlerdir. Gezegenlerdeki ve asteroidlerdeki, Dünya’dan görülmeyecek konumlara yerleşmişlerdir ve bulundukları gezegenin çekirdeğinin dönüşünden tıpkı akan sudan enerji elde eden santral gibi enerji elde edip enerjilerini gizlenmeye harcamaktadırlar. Metamalzeme geliştirip elektromanyetik dalgalara tamamen şeffaf “görünerek” belki de uzun süredir bizi izliyorlardır.

Belki de çevremizdeki hava, bu metamalzemeyi kullanan ve henüz keşfedemediğimiz bir temel kuvetten enerji üreterek gezinip biyolojik devrelerle işlem yapan nano robotlar ile çevrilidir. Dünyanın her yerinde şu anda siz bunu okurken bile aldığınız nefesin içinde yüzlercesi bulunan bu gizlenmiş robotlar, kadının hamile kaldığını algılayıp çocuk daha embriyo iken tüm hücrelerinin DNA’sını, sorgulamayacak bir beyin yapısı üretecek biçimde sessizce modifiye etmektedir. Bazı insanlar ise tesadüf eseri bu genetik modifikasyon sürecine girmeyi atlatabilmişlerdir ve sorguluyorlardır.

Peki ya bütün bu paranoyak komplo teorileri kurmak da, bu paranoyak komplo teorilerinin bir parçası ise? Ya bütün bu fantastik kurguları hayal edip sonunda yalnızca bir blog yazısındaki fantastik fikirler olduğu kanısına varıp ciddiye almamak da daha derinlerde kodlanmışsa? Peki ya nano robotlar, bu fikirlerin üzerine gidenlerin beyinlerindeki nöron ağlarını gizlice değiştirerek bu düşüncenin ilerlemesini engelliyorlarsa?

Ya madde dediğimiz şey, daha yüksek bir boyuttan tamamen fark ettirmeden tüm fiziksel özellikleri programlanabilir bir enerji yoğunluğu kılığına girmiş piko robotlar ise? Ya da evren yalnızca daha ileri bir medeniyetin bulduğu bir veri işleyici üzerinde çalışan bir yapı ise, big bang veriyi işleyen program‘ın kozmik boyutta başlaması ise ve her atom altı parçacık aslında bu üstün medeniyetin FPGA (donanımsal seviyede devresi programlanabilir işlemci kartı) matriksi ise?

Ya da bütün bu üstün parazit, bizim hayatın anlamsızlığını ve yalnızlığını sorgulamamamız için uydurduğumuz fantastik bir hikaye ise?

Öyle ise de, değilse de,

Nasıl bilebiliriz ki?

Her Şey Sadece Hayal İse?

Hepimizin başına açıklayamadığı, tesadüf olamayacak kadar tuhaf, psikolojinin ve istatistiğin açıklayamadığı tuhaf olaylar gelmiştir. Bazen gün içindeki çok sıradan bir olay bile, olduğu an itibariyle bizim kafamızda tuhaf soru işaretleri bırakır. Bazen ise geriye dönüp noktaları birleştirip kendi hayatımıza hayret ederiz. Sanki her şey önceden yazılmış, her şey bir senaryonun bütünüymüş gibi. Sanki hayatın tüm bu kaosu ve karmaşası bile kontrol altındaki bir senaryonun parçasıymış gibi. Peki ya öyleyse?

İleri gelen bilim insanlarının son zamanlarda ciddi ciddi üzerinde düşündüğü simülasyon hipotezi bu düşünceyi desteklemektedir. Sabah uyandığımız yatağımız, evimiz, ailemiz, sevdiklerimiz, içtiğimiz su, dokunduğumuz ağaç, aldığımız nefes, düşüncelerimiz, inançlarımız, yaşam, doğum, ölüm ve akla gelebilecek diğer her şey bir simülasyonun bir parçası ise, bunu nasıl anlardık?

Hadi taşı toprağı betonu anladık, ama insanlar? O sokakta konuştuğumuz yüzüne güldüğümüz adam? Peki ya en yakın arkadaşlarımız? Geçen gün uzun uzun derin muhabbetler yaptığımız o insan? Dün gece beraber uyuduğumuz sevgilimiz? Evlendiğimiz ve hayatı beraber yaşadığımız eşimiz? Bizi büyüten annemiz, babamız? Tüm akrabalarımız? Herkes bu simülasyonun içinde yaşıyor olabilir mi? Ya da daha kötüsü, hepsi yalnızca simülasyonun bir parçası olabilir mi? Westworld/The Truman Show/Black Mirror karşımı bu distopik dünyada belki de tek gerçeklik bir karanlık tozlu bir laboratuvarda bilinç yaratma denemesinin bir testidir? Ya da kimyasal bir sıvının içinde tüm nöronlarına elektrotlar bağlanmış ileri-teknolojik bir odada bilgisayar kontrolünde, belirlenmiş bir senaryonun elektriksel sinyallerle uyarılarak bir film gibi oynandığı bir filmin tek gerçeklik olmadığından nasıl emin olabiliriz?

Ya şu an okuduğun bu cümleler bile senaryonun bir parçasıysa? Yalan ne kadar büyükse o kadar inandırıcı olur. Güce sahip olmak için devletlerin, daha küçük devletleri istila etmek için kendi kulelerine uçak çarptırdıktan sonra diğer devlet saldırmış imajı çizip o ülkeye savaş açması bile çoğu insana uçuk bir teori gibi gelirken, ya da milyarlar binlerce yıldır tekrarlanan çocuk masallarına akıl bile yürütmeden inanırken, kimin simülasyonda yaşıyor olabileceğini sorgulamasını bekleyebiliriz ki?

Peki ya bazılarımızın aklına bir şekilde bu gerçek(!)liği sorgulamaması için tanrı kavramı fiziksel seviyede kodlanmışsa ve tüm inanç sistemi yalnızca simülasyondakilerin, aslında her şeyin simülasyon olduğunu anlamalarına engel olan bir yazılımın beta sürümünün testi ise?

Ya da henüz uzaylılar ile neden iletişim kurmadığımızı ele alan Fermi Paradoksu‘nun çözümlerinden biri olan çünkü simülasyonun içinde yaşıyoruz cevabı neden keşfettiğimiz bütün uzayda başka hiçbir hayat belirtisi bulamadığımızı açıklıyorsa? Uzay bir oyun haritası gibi uçsuz bucaksız bir yerse ancak simülasyonda yalnızca dünya bölümü tasarlandıysa, ancak şu an simülasyon dünyası fazla geliştiğinden dolayı biz Mars’a koloni gönderirken biri simülasyonu duraklatıp Mars’ı da tasarlayıp, sonra kaldığı yerden oynatmaya devam edecekse, biz bu duraklamayı nasıl fark ederiz ki?

Peki her şey film kareleri ve çok ufak piksellerden oluşuyorsa, ışık hızı ve yerçekimi sabiti dediğimiz şey simülasyonu kontrol etme amaçlı koyulmuş bir sayı ise ve bilim ile şu ana geldiğimiz seviyede zar zor ulaşabildiğimiz ve bu sabitlerden türemiş, bir anlam ifade eden en kısa mesafe olan Planck length, aslında simülasyondaki bir piksele eşitse ve Planck time, tıpkı bir film karesi gibi tek bir frame‘e eşit ise? Biz bilimde geliştikçe, simülasyonu yaratanlar bizi izleyip “şimdi sıçtık, biraz daha ilerlerse simülasyonun sınırlarına vuracaklar, ne yapmalıyız” diyorlarsa ve bu yüzden simülasyonu durdurup, özgür düşünce adlı, aslında yalnızca kendilerinin gerekli durumlarda simülasyona müdahale etmek için kullandığı backdoor ile daha da fazla inanç ile insanların doğal davranışlarını override ederek bu tür bilimsel gelişmelerin önüne geçilmeye çalışıyorlarsa?

Hayat dediğimiz şey, bağırsağa yerleşen bir parazit kadar basit bir biçimde bilincimiz üzerine yerleşen ve bizi bir bedene ve üç boyutlu düzleme ve tek yönde lineer ilerleyen zamana hapseden bir parazit ise, ve bu parazit daha güçlü varlıklar tarafından bazı bilinçsel varlıkları kontrol altında tutmak açısından 10. boyutta bir laboratuvarda, olabildiğince çok sayıda bilinçsel varlığa bulaşması için tasarlanmış ise? Ya da bu parazitin en büyük silahı bizi hayata hapsetmenin de ötesinde, bizim bilincimizi o hayatı kaybetmenin en kötü şey olduğuna ikna etmesi böylece aslında bir kurtuluş olan ölümden bizi koruması ise?

Peki ya simülasyonu yönetenler arasında kavga çıktıysa ve bazı taraflar aslında simülasyonda olduğumuzu fark ettirmeye çalışma kararı alıp bazıları da bunu engellemek adına sisteme Matrix‘teki gibi ajanlar soktularsa ancak burada bazılarının rolleri gerçeği görmemizi engellemek iken bazılarının rolleri bize gerçeği göstermek ise? Bazı insanlar aslında yalnızca simülasyonun genel yönünü dünya çapında çığır açacak olaylar ile değiştirmek için varlarsa? Ya da simülasyonun olası senaryoları oynatılıp bitirildiyse, şu an ise simülasyonda çok ileri gelecekteki bazı varlıklar bir şekilde üst boyuta geçebilmeyi başarmış, simülasyonun kendi zamanı içinde, Interstellar‘daki gibi geriye mesaj göndererek aslında bize yapmamız gerekeni yaptırıyorlarsa? Ya da bütün üst boyuta geçiş planı da simülasyonun en başından beri bir parçası ise?

1940’larda transistörün icadından önce günümüz bilgisayarlarının düşüncesi bile yalnızca bazıları için uçuk bir hayal olup diğerleri için hayal bile olamayacak kadar imkansız iken, o zamanlar kimsenin düşünemeyeceği şu anki quantum bilgisayarların bile gücünü henüz kavrayamamışken, şu anda cloud üzerinde sanal bilgisayar yaratıp onun içinde de sanal bilgisayar yaratabilecek seviyedeyken, gelecekteki potansiyel, tamamen farklı bir prensip ile çalışan, muhtemelen insan değil, insanı zeka açısından sollayacak yapay zeka ürünü potansiyel yeni bir bilgisayar altyapısının, belki de bizi type 2 civilization seviyesine yükselterek güneşin tüm enerjisi ile çalışarak evrenin tüm sırlarını çözebilmek adına, bizim laboratuvarda big bang‘i simüle etmeye çalıştığımız gibi tüm evreni, bilinen sınırlara yeterince yakın koşullarda simüle etmeye çalışmayacağını nereden bilebiliriz?

Ne olursa olsun cevabını tam olarak bulamadıkça, bulsak da emin olamadıkça en çok merak edeceğimiz şey evrenin, zamanın, yaşamın başlangıcı, bitişi, ve ardında ne olduğu değil mi zaten? Belki bir gün yeterli güce ulaşıp, fizik kurallarını simüle ederek bir evren yaratırız ve merak ettiğimiz cevapların belki de hepsini alırız. Belki de bu evrenler kendi içlerinde gelişip, medeniyetler oluşturup, teknolojilerinde ilerleyip aynı şekilde bir gün daha ufak çapta kendi simülasyonlarını oluştururlar. Belki de daha sonra bu evrenleri yalnızca bir intergalaktik sıradan bir araba aküsünden enerji üretmek için kullanırız (anlayana), kim bilir?

Bin Metre

Bu bir hikayedir.

Yüksek bir yer, bir dağın tepesi, uçurum kenarı. Nasıl geldin, neden buradasın bilmiyorsun. Ama buradasın işte. Yalnızca sen, gece, ve ay ışığı. Kimsecikler gelmemiş seninle buraya. Hava biraz soğuk ama sorun değil. Sadece kafanın içindeki güzel şeyleri düşünerek ısınabiliyorsun. Belki de son kez. Bin metre yüksektesin. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Upuzun, bitmek bilmeyen deniz, sonsuzlukta gökyüzüyle ve yıldızlarla birleşiyor. Tek bir adımınla, bir dakikadan kısa bir sürede, ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yere gidebilirsin. Korkuyorsun.

Sonra arkana bakıyorsun. Kimse yok. Yalnızsın. Hayatta en çok olmasını istediğin insanlar senden uzaklaşmış. Diğer kimse de eksikliği kapatamıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar kapatamayacaklar. En son bunu dediğinde büyük konuşmaman gerektiğini hayat sana kibarca göstermişti, ancak kendisinin aynı merhameti ikinci kez göstereceğini sanmıyorum. Kimse sanmıyor. Şanssızsın çünkü. Varlık içinde yokluğu, ve seni gerçekten anlayamayan, sayamayacağın kadar insanı, hayatım adını verdiğin, boka sarmış çöplüğünde barındırdığın için şanssızsın. Anlamıyorlar. Anlayanlar da bir şey yapamıyor. Ama sen tüm kartları oynamışsın. “Elimde daha neler var, nasıl olsa bir yerde rahatça her şeyi toparlarım” derken bir bakmışsın son kozunu da açmışsın masaya. Ve hayat masanın diğer ucunda. Son hamlesini bekliyorsun. Ona bakıyorsun. Ama o sana bakmıyor bile. Hani, matematiksel olarak milyonda bir ihtimal, ama bir umut, belki kaybetmezsin, belki bir mucize olur ve kazanırsın. Bakmaya devam ediyorsun. Nabzının yükseldiğini hissedebiliyorsun. Ve kartlarını açıyor. O bin anlık ufacık umudun, hayallerin, gelecek planların. Hepsi çöpe gidiyor. Kaybettin. Ağlayamıyorsun bile, çünkü uğruna ağlayacak bir şey kalmamış. Kaçamıyorsun, çünkü zaten boşluktasın. Kendinden kaçamazsın.

Arkanı dönüyorsun. Bin metre. Yarım dakikadan az. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Ama arkana baktığında daha da korkutucu bir hayat. Yere çarptığın anda kemiklerin nasıl acıyacak? Ama bir defa, ve geçecek. Sonsuza kadar. Diğer tarafta ise, bir gün bir mucize olmazsa belki de asla bitmeyecek, daha da çekilmez hale gelecek bir acı. Hak etmedin. Sen hep iyi oldun. Ama hep kötülük aldın. Sana en yakınındakiler, en büyük kötülüğü yaptılar. En güvendiğin insanlar hep kazık attılar. Kaybedecek neyin kaldı ki? İnsan, sevdiğiyle olamadıktan, kendini, kendi gibi biriyle tamamlayamadıktan sonra ne anlamı kalmış bütün o yaptıklarının, yüzeysel tatminliklerin, ailenin, arkadaşlarının, kısaca, seni insanların gözündekağıt üzerinde sen yapan her şeyin. Gözlerine baktığında kendini görebileceğin biri bile kalmamışken, sabah uyanmanın, en sevdiğin kahveni içip, en sevdiğin yemeği yiyip, en sevdiğin sporu yapıp, en sevdiğin filmi izlemenin bile ne anlamı var? Bundan gerçekten zevk alabiliyor musunuz? Yoksa kendinizi mi kandırıyorsunuz? Sizi bilmem ama ben hiçbir şeyden zevk alamıyor, hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Sonra aklına bir an geliyor. Güzel, mutlu olduğun, belki farkında bile olmadan kendin olduğun bir an. O ana dönmek istiyorsun. Hayali bile içini ısıtıyor. Belki de son kez. Derin bir nefes alıyorsun. Ama içinde, kalbinde, gözlerini dolduran bıçağı hissettikçe, yeter diyorsun. Hoşçakal.

Aşağı bırakıyorsun kendini. Geri dönüşü yok. Bin metre. Korkuyorsun, ama daha az korkutucu olanı seçtiğinin gururuyla rüzgarı hissediyorsun. Dokuz yüz metre. Güzel bir an geliyor aklına. O ana dönmek için her şeyi yaparsın. Ancak o anın yokluğunu yaşamamak, hatırlamamak için, herşeyden fazlasını yaparsın. Sekiz yüz metre. Acaba seni mutlu eden insanlar şu anda nerede, kiminle, ne yapıyor, nasıl mutlular diyorsun. Acaba kim, senin olman gereken koltukta? Acaba kim şu an sevdiğinle, senin hak ettiğin hayatın tadını çıkarıyor? Yedi yüz metre. Bağırıyorsun. Kimse seni duymaz. Hiç bu kadar bütün gücünle bağırmamıştın belki de daha önce. Kimse sana hiçbir şey yapamaz. Altı yüz metre. Özgürlüğü, hayatın hafifliğini hissediyorsun. Umursamazlık, tüm vücudunu kaplıyor. Beş yüz metre. Dünyevi sorunlar, para, sosyal statü, sağlık, aile… Artık hiçbir şey ifade etmiyor. Dört yüz metre. Bütün bunları hak edecek ne yaptın? Neden böyle oldu? Neden sevdiğin, mutlu, hak ettiğin gerçek hayatını yaşayamadın? Varlığını sorguluyorsun…

Üç yüz metre. Çok korkuyorsun. Ama bir kaç saniye sonra hepsi bitecek. Tüm anılar. Acılar. Onlarca yıl boyunca var olmuş her şey. Bir kaç saniye sonra, sonsuza kadar yok olacak. Tüm dünyanı yakmanın verdiği sadist/mazoşist hazzı yaşıyorsun. Hayatın sana yaptıklarına karşı olan nefret ve öfke, korkuyu bastırıyor.

İki yüz metre. Keşke bir not bıraksaydım diyorsun. Okunduğunu, ve karşındakinin neler hissettiğini asla göremeyecek olsan da, bir not. Neler yaşadığını, neyin seni bu hale getirdiğini açıklamaya çalışan bir kaç sayfa. Okuduğunda, o insanın tüylerini ürpertecek, seni bu hale getirenin, her şeye son vermenin, en büyük nedeninin, kabullenmek istemese de kendisi olduğunu hissettiğinde gözyaşlarını tutamayacağı bir not. Tüm hayatının anlamını, sözcükler ve cümleler gibi insan yapımı olgularla bir kağıdın üzerine sığdırmaya çalıştırdığın bir not. Aslında, hayattan neler istediğini tek bir paragrafta bile özetleyebilirsin. Çok bir şey istemiyorsun sonuçta. Tek bir cümlede bile özetleyebilirsin isteyip de kavuşamadığın tek şeyi. Hatta iki kelime bile yeter, bütün bunların nedeni olan insana bırakacağın nota yazmak için. Bazen en anlamlısı, en kısa sözcükler değil mi zaten? Upuzun bir yolculuğa, noktayı koyarken yalnızca iki kelime, bütün her şeyi nasıl oluyor da özetleyebiliyor? Belki de o insan yapımı sözcüklerin gücünü küçümsememek gerekliymiş…

Yüz metre. Soğuğu ve rüzgarı yüzünden hissettiğin son saniyeler. Seni buraya getiren bütün olay örgüsünü, insanları, yaşadıklarını, haksızlıkları, kısacası hayat çizgini düşünüyorsun. Bütün olaylar, bir zincir oluşturuyor. Senin en derininden seni her şeye bağlayan, atladığın tepeye, oradan seni o tepeye getiren olaylara bağlı, zamanda ve uzayda geriye, ilk güne kadar giden, upuzun bir zincir. “Keşke tutunabilseydim ona” diyorsun. “Keşke kendimi buradan yukarı çekip, zamanda geri gidip, değerini bilemediğim, o dönmek istediğim tek ana gidip, bırakmak istediğim nottaki iki kelimeyi söyleyebilseydim.” Son elli metre. Korkudan titriyorsun, ancak bu vücudunun yalnızca doğal bir tepkisi. Yine yaşadıkların gözünün önünden geçiyor, ve korkunu bastırıyor. Tıpkı, bir yerin acıdığında, başka bir yerini daha çok acıtarak diğerinin acısını bastırdığın gibi. Otuz metre. Son saniyeye girerken yıldızlarla sonsuzluğun birleştiği yere bakıyorsun. “Ben geliyorum!” diyorsun, adeta bir şeyi ilk kez yapmanın heyecanını yaşayan bir çocuk, ilk kez öpüşmenin yakınlığını yaşayan bir genç, üniversite sınavında istediği yeri kazandığını öğrenen bir delikanlı, yıllardır kendini ölümle yaşam arasında sürükleyen hastalığın tamamen geçtiğini öğrenen, hayata yeniden doğan biri gibi. Sonsuzluğun çekimini hissediyorsun. On metre. Artık geri dönüşün yok. Çarpışma anına yalnızca bir tık kaldı. Yok olmanın ne demek olduğunu hissediyorsun. Bütün güzellikler sonsuza dek kaybolacak. Ancak bütün acılar da. Kısaca, hiçbir şey olmayacak artık seninle. Sen diye bir şey olmayacak. Yalnızca ailenin, arkadaşlarının, çevrendeki bir kaç insanın hatırladığı bir anı olarak kalacaksın. Bir gün onlar da ölecek. Onların, senin hakkında bahsettikleri de. Bir gün, seni var eden her şey, tarihten tamamen silinecek. Garip bir duygu. Belki de hissettiğin son duygu. İki metre. Denizin yansımasından kendini ve ay ışığını dalgalanırken son kez görüyorsun. Zaman yavaşlıyor. Sanki her şey bir oyunmuş gibi. Çarpacaksın. Şimdi, tam şimdi, her şey bitecek işte. Her şeyin mutlak sonundasın. Adını soyadını düşünüyorsun. Bu ada soyada sahip, doğduğun şehirde doğmuş, okuduğun yerde okumuş, yaptıklarını yapmış insan. Kimliğin. Benliğin. Sevdiğin herkes. Seni sinirlendiren herkes. Öptüğün, seviştiğin, kavga ettiğin, ağzına sıçtığın, ve senin ağzına sıçan tek tek herkes. Son nefesinle hepsini vermeye hazırsın. Gözlerini kapıyorsun refleks olarak. Kapıyorsun, ancak bir daha açmayacağını bilerek kapıyorsun. Çok canın yanacak, ama sadece bir defalık. Ondan sonra sonsuz sessizlik seninle olacak. Sen var olmasan da, o seninle olacak. İstesen de bırakmayacak seni. Hep istediğin de bu değil miydi zaten? Hep istediğin, tutunmak bir şeyleri paylaşmak değil miydi?

Bağırıyorsun. Bütün gücünle. Vücudun kontrolden çıkıyor. Yüzlerce kilometre hızla suya çakılmaya hazırsın. Üç. İki. Bir. Ve bir anda her şey duruyor. Sessizlik. Uyanıyorsun. Rüyaymış. Terler içinde, yatağındasın. Yanına bakıyorsun. Yatağında yapayalnızsın. Ve keşke bitmeseydi diyorsun. “Keşke bu rüyadan uyanmasaydım” diyorsun, ve bunu derken rüya yerine kabus demiyor olman, en derinde neler istediğini gösteriyor. Yarın yine güneş doğacak biliyorsun. Çok yaklaşmıştın halbuki sonsuza kadar ay ışığıyla kalmaya. Çok yaklaşmıştın bir daha asla canının yanmayacağı o tuhaf yere gitmeye. Elini uzatsan dokunacaktın ölüme halbuki. Gözünü açsan görecektin onu bir kaç santimetre karşında. Nefes alsan koklayabilecektin sonsuz hiçliği. Ama korktun yine. Mantığın, rüyanda bile devrene girdi, ve senin gerçek duygularını hissetmene engel oldu. Bir kez daha mantığından nefret ediyorsun. Keşke tamamen devre dışı bırakabilseydin onu. Belki daha kısa, ama daha gerçek bir hayat yaşayabilirdin o zaman. Seni sen yapanın peşinden, tabiri yerindeyse deliler gibi koşabilirdin. Sosyallik, normlar, ve insanların hakkında ne düşüneceği umrunda bile olmadan hem de. Kendin olmaya, ve seni sen yapanla olmaya. Tıpkı gözünü açabildiğinde görmek istediğin, nefes aldığında kokusunu almak istediğin tek şey gibi.

Y

Hoşçakal, X.

Aylar geçmişti. Y’nin, bir kaç ay önce hayal ettiğinden çok daha farklı bir hayatı vardı. Mutlu muydu? Hayır. Ancak kendini, bunlar olmasaydı asla geliştiremeyeceği kadar geliştirmişti. Hiçbir şey, planladığı gibi gitmedi. Bambaşka bir yerdeydi. Ancak çok yorulmuştu. Hiç bu kadar yorulmamıştı. Bir şeyleri değiştirmek zorundaydı artık. Ne pahasına olursa olsun, bu oyunun sonu gelmeliydi ve kendi hayatına dönmeliydi artık.

Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.

X, yoktu artık. Zaten Y’nin umrunda bile değildi. Ancak, gitmeden önce Y’nin hayatında, her şeyi temelden etkileyecek bir zincirleme reaksiyon başlatmıştı. Her şeyin değiştiği dönem bir türlü bitmiyordu. Ne olursa olsun, Y, hiçbir şey hissedemiyordu. Ne istediğini biliyordu. En çok da bu korkutuyordu. Ne istediğini, tam olarak biliyordu Y.

Peki neler olmuştu bu sürede? Y, tüm hayatı boyunca yaşamadığı kadar çok farklı kişiyle farklı ilişkileri bir kaç ayda yaşamıştı. Hayatında yaşamadığı kadar çok duygusal yoğunluğu, bitmek bilmeyen krizleri, ve sonu olmayan bu karanlık döngüyü en derinden yaşıyordu. Sadece birkaç kişi umrunda olabilmişti, çok az insana karşı bir şeyler hissedebilmişti. Diğer herkes, sadece zaman kaybıydı. Günü geçirmekti. Oyalanmaktı. O insanları diğerlerinden farklı kılan şey neydi? Hep bu sorunun cevabını aradı. Çünkü görünürde hiçbir belirli ortak nokta yoktu aralarında. Bazıları, sadece, farklıydı işte. Farklıydı ve özeldi.

Tutunacak biri yoktu. Yalnız kalmayı sevmiyordu. Hayatının en güzel olması gereken yılları, yalnızca koca bir eksiklikle geçiyordu. Yaptığı en güzel şeyler bile, hep içindeki eksikliği iliklerine kadar hissettiriyordu. “Keşke bütün bunları paylaşacak biri olsa” diyordu hep. Tabii, herhangi biri değil. Elini sallasa ellisiydi, ama ellisinin de önemi yoktu. O bağlılık hissi, o mental anlamda birinin varlığını hissedebilme hissi var ya hani, onu istiyordu. Ne zaman “daha kötüsü olamaz” dese, daha kötüsü oluyordu. Hayal edemeyeceği yerlerdeydi hep. Hayal edemeyeceği şekillerde. Ve en kötüsü, çaresizdi Y. Herkesin istediği kişiydi, dışarıdan bakınca bir sürü kişinin istediği hayatı yaşıyordu. Ve hiç olmadığı kadar mutsuzdu. Bundan çıkmak için her şeyi yapardı. Tek çıkış yolunun, kendi gibi biriyle birlikte bu döngüden birlikte çıkmak olduğunu biliyordu. Bir yolu olmak zorundaydı. Ne pahasına olursa olsun. All in. Yoğun bir hayatı vardı, dert etse de, yoğun olmasaydı daha da içinden çıkılmaz bir hal alırdı, biliyordu. Günlük hayatta zamanını alan günlük işler, en güzel uyuşturucuydu belki de. Kendiyle baş başa kalıp, geleceği ve o eksiklik hakkında düşünmesi gerekmiyordu.

Y, kişilik açısından başka kimseye benzemiyordu. Belki de sorun buradaydı. Kendi gibi birini bulması belki de bu yüzden bu kadar zordu. Herkesin sahte olduğu bir şehirde, doğal, saf, kendi gibi sevebilen birini arıyordu. Sevmek, en iyi yaptığı şeydi. Ne en yakışıklıydı, ne en zekiydi, ne öyle maddi açıdan zengindi, ne ağzı en laf yapan insandı, ne de başka herhangi bir aşırı çekici özelliği vardı. Ama sevdi mi, aşık oldu mu, işte o zaman herkesten çok severdi. Aslında herkesin en derinde istediği şeyi sonuna kadar vermeye hazırdı, ancak kimse ne istediğini bilmiyordu. Herkes saçmalıklara kapılmış giderken, ne istediğinden emin adımları olan Y, yine yalnızdı. Uçak biletlerine bakıyordu. Gidiş-dönüş yerine Tek yön‘ü seçiyordu. Geri dönüşü olmayan bir yola girmek istiyordu. Bu hayatı geride bırakmak, bir daha hatırlamamak istiyordu. Ama boşluk içindeyken, nereye gitse kaçabilirdi ki?

Her şeyi geride bıraktığını sandığında bile, bir melodi, yavaşça çalınan bir piyano, onu alıp, bütün gücüyle duvara vurabiliyordu. Tam her şeyin bittiğini sandığı anda, aslında hiçbir şeyin bitmediğini hissediyordu. Şimdiki zamanda yaşayamıyordu. Hep geçmişteydi. Kurtuluş yolunu biliyordu. Tek yolu vardı, ve o yolun gerçekleşmesi için her şeyi yapıyordu. Korkutan da buydu. Çünkü yapabileceği en iyi şey, hiçbir şey yapmamaktı. Zaman, her şeyin ilacıydı. Ama geçtikçe, her şeyi daha da mahvediyordu. Bitmeliydi. Hak etmediği bir hayatı yaşamak istemiyordu. Bitmeliydi artık. Ama nasıl? Hiçbir fikri yoktu.

Her gece uyumadan önce sinir krizleri geçirerek mi? Kendini oyalayarak mı? Yoksa kendisini kendinden uzaklaştırıp ruhsuz bir şeye çeviren ilaçlara dönerek mi?  Her şey zaman kaybıydı. Tamamen zaman öldürdüğünü biliyordu. Elinden bir şey gelmiyordu. Hani iyiler kazanıyordu? Hani her şey yoluna giriyordu sonunda? Hani iyilik yaparsan iyilik buluyordun? Geçmiş notlarını karıştırırken eski bir kısa hikaye buldu. Y’nin totemiydi bu. Hayatına uğur getiriyordu. Tutunduğu rüyaydı. Çok özel, birazcık gizli bir anlamı vardı. Yalnızca kendi biliyordu. Yıllar önceden kalma, hayali bir sevgiliye yazılmıştı:

Neden böyle olmak zorunda? Hayır bir dakika, gerçekten.
Neden herkes hak etmediği hayatı yaşamak zorunda? Duymuyor musun? Sesi açsan? Beni dinle bu defa. Pişman olmazsın ya sonuçta! Belki de bu yazdığım hayatımdaki en önemli yazıdır. Belki de tek ihtiyacımız olan birazcık aşktır? Oku, sevceksin bunu bak. Söz!
Sadece hayal ediyordum, Sen ve ben. Evet ikimiz, ve tahmin et ne: başka da hiç bir şeye ihtiyacımız yok, ufacık ama sıcak bir ev dışında. Paramız, elektriğimiz bile olmasın. Gerekirse donalım, Ama o evde geceleri birlikte uyuyalım. Evet, o günü unutamıyorum, o ilk günü unutamıyorum seninle geçirdiğim. İster çaresiz de, ister rezillik de, istersen kaç benden, nereye kadar gideceksin? Vazgeç artık işte, bak olmuyor böyle. Ne sen mutlusun, ne de ben. Hey, bir saniye, dinliyor musun? Çıkar o kulağındakini, çünkü hayatını kurtarmaya çalışıyorum. Hayatımı kurtarmaya çalışıyorum. Evet, aslında çok bencilim, çünkü seni kurtarmadan kendimi de kurtaramam. Tam bir pisliğim ben, değil mi? Seni hayat boyu sevmeye hazır olan, bugün evlenelim desen yarın nikâh masasında hazır bekleyecek, en kötü anlarında ayakta senin için duracak, kanının son damlasını da seninle paylaşacak romantik bir pislik. Öyle pislik ki sana hayatının en kritik dönemini adamış duygusal, peşini bırakmayan bir serseri. Sağı solu belli olmayan geçmişin sayfalarında boğulmamak için çırpınırken yüzmeyi öğrenmiş bir çocuk işte. Yine daldın gittin okyanuslara..? Sana diyorum, hah şöyle. Niye konuşurken gözlerime bakmıyorsun, seni anlamıyorum neyi düşünüyorsun. Belki bu son fırsatımızdır? Bu hayat ikimizi de insanların arasındaki sonsuz boşluğa fırlatmadan, sen kollarımın arasındayken sana anlatabileceğim son sözcüklerdir. Sadece sen de hayal etsen… Tüm kötülüklerin geride kaldığını, güzel mutlu bir yarın. Hatta sonraki gün de. İnanmayacaksın ama, ondan sonraki gün de! Ömür boyu bir mutluluk. İstersin değil mi, soru işareti bile koymadan yazıyorum ki istediğini biliyorum. Bazen önünde bir paket vardır ancak o pakedi almak için adım atman gerekir ya. Sen o adımı atamayacak kadar yorulmuşsun işte. Yerde yatıyorsun, ama ben seni kollarımda taşımak istiyorum. Bak, kaldır kafanı, geldik. Bak karşısı, bu köprünün hemen karşısı ait olduğumuz yer. Senin tekrar benim olacağın yer. Bu köprüden seni taşıyarak geçebilirim, ne dersin? Hadi bir değişiklik yap ve güven bana. Sen benim için arkadaştan fazlasısın. Arkadaşım deme bana, kırıcı olabiliyor.
Gerçekten.

Sonuçta biz niye arkadaş olalım ki? Mutluluğu paylaşabilmiş iki insan arkadaş mıdır? Bilmem, evet arkadaşlığı da genelde içinde bulundurur, ama daha fazlasıdır. Yalansa yalan de. Bazı şeyler geride mi kaldı? Bunu mu dedin haha güleyim bari. Sen öyle sanıyorsun, çünkü hiç bir şey bitmedi, her şey yeni başlıyor. Seni çok seviyorum. Geleceğimizi görebiliyorum. Evet o bahsettiğim ufacık evde, dışarıda kar yağarken, yıldırımlar düşerken, bütün o mavi kırmızı siren seslerinin arasında, camı indirip perdeyi çekip sana sarılıp uyumak. Tekrar o huzuru bulmak. Huzur demişken, biliyorsun değil mi, olmadı ya senden sonra kimse. Yok gerçekten diyorum, sen benim eksik yarımsın. Ben kocaman bir resimim, sen de bu resmin kalbindeki yap bozun kayıp parçasısın. Seni buldum, gözlerimin önündesin, ama sana ulaşamıyorum. Bu adımı sen atabilirsin. Tek yapman gereken inanıp güvenmek. Çok mu zor? Bir dene, denemedin. Geçmişte denedin olmadı? Kendinde misin, doğru düzgün deneyemedin bile aslında. Hayatına başkaları mı girdi, hayatında başkaları mı var, başkasından mı hoşlanıyorsun, ondan mı gözlerini kaçırıyorsun, onu mu düşünüyorsun? Haha, süper! Yok cidden, korkmuyorum, sen benimsin, benden kaçamazsın. Git onunla ol bakalım. Ama sadece şunun cevabını ver kendine: benden başkasıyla olamayacağına biraz daha ikna olmak için aylar kaybetmeye değer mi? Hani, duygusalım demiştim ya, evet, geceleri seni düşünüyorum ve ağlıyorum, çünkü o gece de sensiz geçen kayıp bir gece. Sonra gözyaşlarının arasından tekrar doğuyor umutlarım, ve geleceği düşünüyorum. Off, ne hayallere daldım. Dur ya, düşündüm de olmaması için bir neden yok aslında. Hadi kurtul artık şu diğer yüzeysel ilişkilerinden. Onlar seni benim gibi sevemez, onlar zaman geçirebilir, eğlenceli olabilir, para kaynağı olabilir, biraz duygusal olabilir (benle karşılaştırma valla kırarım kafanı unutma serseriyim ben), duygusal rolü de yapabilir, safsın, inanırsın hemen. Kanma bunlara, vazgeç onlardan, onlar sana aile olamaz, onlar gece sarıldığında seninle huzur bulamaz, onlar senin çocuklarını sevgiyle büyütecek babaları olamaz, onlar senin ruh eşin olamaz. Bırak gitsinler hayatından, ve hayatımdan. Hayatımızdan. Şimdi tam zamanı sevgilim, gel, ellerini ver, rahatla, kendini serbest bırak. Çok savaş verdik ve çok şeyi hak ettik. Şimdi intikam zamanı. Ne, intikam kötü mü? Bak bu konuda seninle zıt görüşteyiz. Çok sevindim, zıt düşünüp tartışabileceğimiz bir şey var artık. Hayır çünkü cidden seninle bakışıp 802.11n gibi (Çok mu ‘nerd’ oldu? Boşver =)) bütün düşünceleri konuşmadan paylaşmak, sıktı demeyeyim de, heyecansız kalmıştı. Şimdi tartışıp bütün gün birbirimizi paralayabiliriz. Oley! Bunu özlemiştim. Tartışmak? Sen gelemiyordun hani zorlamaya? Sorun değil, çünkü kötü günler bittiğinde, dertlerimiz kalmayacak, tartışmak da o zaman yormayacak seni. Hani kendisi en büyük sorunumuz olacak çünkü. Bana inanıyor musun? Hadi daha önce denedik olmadı. Öyle bir defada vaz mı geçtin seni sevenden ya?

Yaa sana diyorum hadi uzatma sevgilim ol benim. Tekrar ellerini tutayım koşalım gezelim zıplayalım. Tatile gidelim sıcak havada buz gibi denize atlayalım. Yetmedi mi biraz güneşlenir dondurma yeriz. Sıkıldık mı, boşver döner klimayı açar otururuz. Belki bir kaç film izleriz. Hem tartışcak bir şeylerimiz olur yeni. Güzel bir yaz akşamı, ne yapalım. Kalabalığa, insanların arasına karışmak? Bir dursana onu hep yapıyoruz zaten, hep de yaparız. “Pardon beyefendi bakar mısınız en yakın tekel bayii nerede acaba? <buraya adamın cevabı gelse işte..> Teşekkürler.” Ne mi yapıyorum? Sence? Aşkım, bu gece şu içkileri dökelim birbirimizin kafasından aşağıya. Deliler gibi sarhoş olalım. Yarın mı? Boşver, birlikteyiz işte artık! Hep de birlikte olacağız, yarını düşünmek yok. Hatta oyun oynayalım, yarını düşünen bir shot daha yapsın. Ama dürüst olcaksın, söz mü? “Taksi! <buraya evin adresini anlatma kısmı gelir..>” Bak eve de geldik hemen. Bak sevdiğin şarkılardan playlist’te yaptım, artık bilgisayara dokunmak yok. İkimiziz işte, sen ve ben. Başka bir şeye gerek yok. İyi ki seninle tanışmışım işte! Şimdi ben bardakları getirirken sen şu şişeyi açar mısın, aşkım?

<Bir saat sonra> İyi ki benimlesin. Çok eğleniyorum. Bu şişeyi ikimiz yarıladık bile, hadi devam.
<İki saat sonra> Eehehe. Hiç bu kadar eğlenmemiştim. Hadi dışarı çıkıp bağıra bağıra koşalım insanlar bize baksın. Yok özentilik değil, sadece dikkat çekmemizin umrumda olmaması. Hadi, hem serinleriz sonra içeri gireriz. <Otuz saniye sonra dışardadırlar, aynen bunları yaparlar.> iyi ki birlikteyiz.
<Üç saat sonra> İlk günlerimizi hatırlıyor musun? Yok daha da öncesini. Hani benden ayrılmıştın. İşte bir daha hiç dönmeyeceğini sanmıştım. İntihar edecektim neredeyse. İyi ki varsın.
<Dört saat sonra> Bu şişe de gerçekten de bitti, başka şişe kalmadı. Ama bence ihtiyaç ta kalmadı. Senin ağzındaki alkol tadı bana bütün gece yeter.
<Beş saat sonra> İyi ki tekrar hayatıma girdin, yeniden doğdum resmen. Bu defa öldürmezsen sevinirim bak. Bu dünyadaki en güzel gözlere sahipsin. Alkollü değilken şımarma diye kendimi nasıl tutuyorum bilemezsin. Ne? Değil misin? Saçmalama, en azından benim için öylesin. Başkaları umrunda değil mi? Bunu duymak güzel işte. Uyusak mı ne? Ne uyumayalım mı, tamam. Ne yapalım peki? …
<Sekiz saat sonra> Hayatımın en güzel gecesi falan herhalde. Sadece sana bir şey söylemek istiyorum uykuya dalmadan önce. Ne mi? Aslında sen de ilk günden beri biliyorsun ama sanırım artık eminsindir: “Seni seviyorum”.
<Sonraki sabah> Düşünüyorum da. Yataktayım, resmen bok gibiyim, leş gibi kokuyorum, kalkacak halim yok, dün gece aldığım alkol miktarının hiç bir doktor tarafından onaylanabilecek en ufak bir yanı yok, bir sürü sorumsuzluk yaptım, insanlara belki de bağırdım, hakaretler ettim. Hatırlamadığım suçlar işlemiş olabilirim. Hiçbiri umrumda değil. Burada, bu sabah sevdiğim insanlayım, onunla iki insanın yaşayabileceği en özel anları yaşadım, hayatımı paylaşıyorum, ve uzun lafım kısası, benim bu halimi özetleyebilecek artık tek bir sözcük var: Mutluyum.

Devamını da düşün, böyle mi gider? Düzenli bir hayatımız var bütün bunlarla birlikte. Bak artık itiraz etmiyorsun, bütün bunlar bizim geleceğimiz, bir hayalden çok öte aslında, biliyorsun. Bunlar gerçekler, daha da ilerisini düşün. Büyümüşüz falan. Ya da dünya küçülmüş de, fark etmez. Yaşıyoruz, yaşayacak şeyler bitecek değil ya dünya küçülse bile. Daha büyük bir eve taşınalım, farklı bir yerde? Buranın anısı mı var? Evet haklısın, ama ben sana burayı terk edelim demedim ki. Para da kazanıyorum, ama biliyor musun, elimde tutmayı hiç sevmiyorum şu aptal şeyi. Harcamak istiyorum, hadi bi ev alalım. Bahçeli olsun. Köpeklerimiz olsun, ne dersin? Sen de en az benim kadar istiyorsun değil mi? Güzel =) Bir fikrim daha var. Çocuklarımız olsun, ikimizin yaşadıkları iki hayata sığmaz, bence gen haritalarımızın en mükemmel kombinasyonunu ölümsüzleştirmeliyiz sevgilim. Evlilik mi diyorsun yani? Nasıl istersen. Biraz zaman mı var? Bana uyar, daha önümüzde kocaman bir ömür var hâla. Şunun şurasında iki üç yıldır birlikteyiz. Seni seviyorum. Çok tatlısın ya! Hadi ilk günlerimizde gittiğimiz yerlere gidelim. Evet şimdi. Hadi hadi! İki saat sonraki uçakta boş yer var. E pahalı olsun ne var hayatım, para, harcamak için değil mi?

<Bir kaç saat sonra> Burayı hatırlıyor musun, el ele tutuşmuştuk. Yok yok sarmaşdolaştık. Başka hiç bir çift bizim gibi değildi. Ne günlerdi, olacaklardan habersiz geziyorduk öylesine. Tahmin eder miydin tekrar burada bugün birlikte olacağımızı, hem de eskisinden çok daha özel bir şekilde. O zamanlar da ne kötüydü be, ama hepsi geride kaldı. Geleceği hayal et. Evet, bence de çoğu şeyi yapmış olsak ta heyecanla gelecek hayalleri kurabilmemiz güzel bir şey. Düşünüyorum da, sen benim ruh eşimsin. Bunu senle ilk buluştuğumda, öpüştüğümde, ilk duygusal bir bağ kurduğumuzda hissetmiştim. Sen, evet sen, hayatın bana verdiği en büyük hediyesin. On sekiz yıl bekledim seni, hatta üzerine bir süre daha bekledim, ama değdi. Aaa mezuniyetimiz var, hadi onun hazırlıklarını yapalım. Aslında dur ya daha kaç gün var, boşver burada bir kaç gün daha kalalım. Hadi.

<Yıllar sonra> Bu kadar kişi geleceğini beklemiyordum açıkçası. Neyse, ailelerimiz artık sabırsızlanıyor, nikah masasına geçelim hadi. Heyecanlı mısın? Aslında değilim, biz çoğu evli çiftten daha evliyiz, sadece kağıt üzerine geçiriyoruz artık. Bir kaç imza, ve sonra da sonsuz bir birliktelik. Artık rahatça o tatlı çocuklara da sahip olabiliriz, tamamen ikimizin üretimi =). <nikah memuru: sayın Y, X adlı bayanı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?> Hmm burada evet demem gerekiyor değil mi? Tamam derim ben de. Evet. <Aynısı o tatlı bayan için de tekrarlanır.> Oley sen de beni kabul ediyormuşsun. Bi dakka biz şimdi karı koca mıyız? Evlendik? İçimde ilginç bir duygu var. Nasıl bir şey biliyor musun, hani evlenince aşk biter ya, dünyaya bitmediğini göstereceğiz, farklı olduğumuzu göstereceğiz! Herkes kendini özel sanar evet. Ama bir özel vardır. Seni en baştan beri benim için “o” kişi olduğunu biliyordum. Sana kanıtlamak çok zor oldu, ama artık birlikteyiz sevgilim. Ne mi yapalım? Bilmiyorum, ne istersen, inan şu anda düşünesim yok, sadece bu gece yatağımıza atlayıp keyfimize bakalım. Yorulduk bugün, ama değdi. İnsanlar da artık mutlu bizi hep göreceklerini biliyorlar. Cidden ya baksana hiç bir çift bizim kadar uyumlu değil. Birbirimiz için yaratılmışız sanırım. Sevgilim, upuzun bir ömrümüz var, ve sonunda birlikte öleceğiz, sen ve ben. Bunu biliyorum ve artık ölüm bile bana huzur veriyor. Ama önce, onlarca yıl yaşayıp hayattaki her şeyi yapmak, yaşlanmak, bir ömrü dolu dolu yaşamak lazım değil mi? Ne duruyoruz? O zaman, hadi birlikte yaşlanalım!</nikah>

Ufak tefek bir kaç değişiklik varsa da, yazı aynıydı. Aslında istediği buydu. Yıllar önce yazmıştı, ama isteği hala aynıydı. Belki de artık bir şeylerin gerçekten zamanı gelmişti. Belki de artık yaşanması gereken her şey yaşanmıştı, ve zamanı gelmişti. Sahne, şov, bütün organizasyon hazırdı. Herkes oyunun başlamasını, ve mutlu son’u bekliyordu. İzleyiciler sabırsızlanıyordu. Y, yeni X’ini bekliyordu. Ya da her zamanki, yalnızca isim ve beden değiştiren X’ini. X hep aynıydı, gerçek X hep vardı, ve asla ölmezdi. Sadece yanlış insanlar X olmuştu. Çok mu zor bir şey istiyordu? Hayır. Sadece sevgi istiyordu. Bu hikaye, X, ve Y. Aşk. 2015. Bu hikayedeki tüm karakterler kurgusal olsa da, duygular gerçekti. Daha gerçek olamazdı. belki de gerçek olan tek şeydi hatta.

Y, ne istediğini çok iyi biliyordu. X’i istiyordu. Gerçek X’i. Çünkü insan, doğası gereği, kendi gibi biriyle hayatı paylaşabildiği kadar yaşayabilirdi.

Ve Y sadece yaşamak istiyordu. Ne pahasına olursa, olsun.