Uyuyamamak

Gece günün yorgunluğuyla kendini yatakta bulmuşun daha saat akşam on bir demeden. Belli, yorulmuşsun ruhen ya da fiziken. Gözlerini kapatıyorsun. Zar zor uykuya dalıyorsun. Bir o yana, bir bu yana dönüp dolaşıp uyudum demen için bile bin şahit gerektirecek uzun bir geceden sonra bir anda uyanıyorsun. Bir şey uyumanı engelliyor. Nasıl olsa sabah olmuştur kalkayım derken saate bir bakıyorsun:

03:42.

Noldu bütün uykuna? Uykucusun, bilirsin kendini. Ama asla uyuyamıyorsun işte. Bir şey seni ciddi anlamda rahatsız ediyor. Daha bir hafta öncesine kadar yattığı anda mışıl mışıl uyuyabilen sen, şimdi sabaha kadar yatakta tek başına bir o yana bir bu yana dönüp durmaya mahkumsun. Tabii ki, bunun üzerine yaşanacak günün kalitesinden bahsetmek bile istemiyorum.

Peki bütün bunların nedeni ne? Sen son aylarda, canını tüm sıkan olaylara rağmen, gece yattığında huzurlu uyuyabilen biriydin. Ne oldu? Ne değişti? Son bir haftada hayatında ne değişti? Dışarıdan bakınca hiçbir şeyin değişmemiş olduğu gerçeği, yine cevabı başka bir yerde araman gerektiğini hatırlatıyor. Derinlerde. En derinlerde bir şey. Bir sorun var işte. Bunu kabul et. Etmeden düzeltemezsin.

İç huzurunu kaybettin. O ya da bu şekilde. Ama şu an yok. Gelecek kaygısını maksimuma çıkardın bilinçaltında. Yaklaşık son üç yıldır, her gün, “yarın ben ne olacağım” sorusuna az çok cevap verebiliyordun. Ya (ki bu yaklaşık iki yıl boyunca) umrunda değildi, ya da bir şekilde hayata karşı, yarın’a karşı, seni motive edebilen bir şeyler vardı. Hobilerin, yaratıcılık isteğin, ve tabii ki en önemlisi, sana hayat veren insanlar. Geçtiğimiz aylarda sürekli tutunacak bir şeyler, az çok vardı. En karanlık sandığın gecelerde bile bir şeyler seni hayata bağlıyordu, ki, o gecelerin en karanlık olmadığını, daha karanlık olanlarla karşılaştığında anlıyormuşsun.

Sanki hayatında, derinlerde, bir şey koptu. En son böyle olduğu zamanları hatırlamak bile istemiyorsun. İnsanlara bağımlı olduğun zamanlardı. Sonra ne güzel kurtulmuştun her şeyden. Ya da, kendini mi kandırıyordun acaba? Hepsi sadece bir oyun muydu? Ufacık insanlara kafanda çok önemli roller yükleyip, onların bu rolü oynayamadığını görüp hayal kırıklığı mı yaşadın? Yoksa gerçekten elektrik ya da frekans uyumu denilen olay var mıydı? Uyandıktan hemen sonra, hatırlayabildiğin tüm rüyalardan bilinçaltında dönenleri yorumlayan sen, bu soru karşısında uzunca bir süredir çaresizdin. Tabii ki ikinciye inanmak istiyorsun, ama elinde neredeyse hiç kanıt yok.

Tekrar mantığın bittiği yerdesin. Çünkü mantığın bu defa seni delirmeye sürüklüyor. Mantığını dinlersen delirirsin. Hem mantığının götürdüğü yol, seni asla tatmin edecek insanlara götürmemiş yirmi altı yılda. Ama, seni doğru insanlara götürmüş ve sana en gerçek, en saf duyguları yaşatabilmiş bir sesi hatırlıyorsun. En çaresiz anlarda, ne yapacağını bilemediğinde, sana yol gösteren kalbinin sesi‘ni.

Hayatın, insanların ve şehrin tüm gürültüsünü kafandan çıkarıyorsun. Bak, gece yarısı, neredeyse herkes uyuyor. Şehir susmuş, ışıklar kapalı, dışarıdaki ses minimumda. Odanda, kulaklarında sadece sessizliği duyuyorsun. Kimse yok. En azından dış dünyada. Karanlık, sessiz, ve her şey yolunda, değil mi? Bir de vücudunu kullanarak dış dünya ve gerçek sen arasına ördüğün duvarın diğer tarafı var. Açsın, midenin kazındığını hissedebiliyorsun, işte o zaman gözlerini kapatıp her şeyi daha iyi hissedebiliyorsun. Zaten hiçbir şey yemek istemiyorsun. Bir şey, sana yemekten uzak dur diyor. Aynı şey, insanlardan da uzak dur diyor. Aynı şey, bu şehirden de uzaklara git diyor. Günlük hayatında uygulayabildiğin kadar uyguluyorsun, ama tam uygulayabildiğini söyleyemez kimse. Aynı şey, sana birkaç şey daha söylüyor. İç sesinle mantığın ters, tıpkı Dance of the Bad Angels’da dediği gibi:

“What a feeling under the stars
My body’s rotating from Venus through Mars
There’s a war going on
between my head and my heart
I wonder how they grew
So far apart…”

Bu şarkıyı bu kadar çok sevmemin nedeni, belki de, daha yıllar önce ilk duyduğum günden beri hem müzikal açıdan hem de sözleriyle, aramda, başka hiçbir şarkıya hissetmediğim kadar özel bir bağ hissediyor olmam.

Mantığımla iç sesimin tamamen çatışıp bana uykusuzluk olarak fatura kestiği karanlık başka bir gecede, tekrar kalbimi dinliyorum. Bana bir şey yapmamı söylüyor. Mantığım arada “yapma” dese de, ne zaman mantığımı dinlesem kaybettim. Tüm gerçeklikten uzak, sahte, duygusuz ve mutsuz bir insan olarak buldum kendimi. Onu dinlemiyorum. Yapacağım, yapmam lazım. Ne zaman kalbimi dinlesem, bazen zorlu bir yoldan geçtim ama o’na güvenimi kaybetmeyip sonuna kadar gittiğimde, bana hayattaki en güzel hediyeleri verdi. O derinlerdeki sese ihanet ettim son zamanlarda. Son haftalarda mantığımla yaşadım. Tamamen mantıklı, duygulardan uzak bir hayat bana göre değil. Kaldı ki, beceremedim zaten. Sevgili iç sesim. Mantığıma fazla kaptırdığım için özür dilerim. Ama bu gece sağlam bir nokta koyuyorum bu olaya. Bu gece kırılma noktam. Ve haftalar, hatta aylar sonra tekrar, gerçek ben‘i oluşturan iç sesimi dinliyorum.

Afedersiniz, ama, bir insanın duyguları varken ve onu dinleyebiliyorken, s*kerler mantığı. Özellikle de, mantığını dinlemek hep hayatını mahvetmiş, duyguları ise eninde sonunda onu hep doğru yere getirmişse.

Sevgiler.

Korku

“Bazı şeyleri sorgulamamak lazım”, “Başarılı olmak için çok çalışman lazım”, “Sen mi kurtaracaksın dünyayı?” ve benzeri sayısız örneği olan cümleleri günde kaç kere duyuyorsun? Sana verileni kabullenmekten sıkılmadın mı? Elinde olanla yetinmek adlı saçmalığın çocukluğundan beri sana bir zehir gibi enjekte edildiğinin farkında mısın? Daha fazlası için adım atmaktan korkuyor musun? Belki de artık bu döngüden çıkma zamanın gelmiştir.

İnsansın, ve evrimsel süreçte korku, hayatta kalmak için en temel içgüdülerden biri olarak gelişmiştir. Hayati tehlike durumunda yaşamını sürdürebilmek için doğadaki olmazsa olmaz hislerden korku, şu anda hepimizin hayatta olmasını sağlamıştır. Ancak günümüz dünyasında şehir hayatı ve yaşam tarzı, insanın evriminin adapte olacağından yüzlerce kat hızlı gelişmektedir, ve doğal olarak bazı duygular günlük hayatımızla çelişmektedir. İnsanın içindeki duygular kontrolden çıkabilmekte, ve insanlar manipülasyona açık hale gelmektedir. Hayattaki en büyük başarısızlıkların nedeni korkmaktır. Sakince kendi geçmişini düşün, kaç tane yaptığın şeyden, kaç tane yapmadığın şeyden pişman oldun? Yapmadıklarının kaç tanesini korktuğun için yapmadın? Kaç tanesi için keşke diyorsun? Hemen hemen herkesin bu konuda az ya da çok hatırladığı olay vardır.

Belki de kendini değiştirmelisin. Ne olursa olsun yaşamayı seçmelisin. İşini sevmiyor musun? O işten çıkmaktan korkma. Evini sevmiyor musun? Taşınmaktan korkma. Sevgilini sevmiyor musun? Ayrılmaktan korkma. Sahnede başarısız olacağını mı düşünüyorsun? Çıkmaktan, gerekirse rezil bile olmaktan korkma. Ne olduğunu bilmediğin o yere giden trene binemiyor musun? Oraya gitmekten korkma. Peki ya denemek isteyip çok istediğin o spor? Denemekten, yeri geldi mi bir yerini kırmaktan korkma. Yaşamaktan, denemekten, sevmekten, hissetmekten korkma. Değişimden korkma. Korktukça kaybedersin. Cesur oldukça kazanırsın.

“Kaybetmekten korkma; bir şeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin.”

Che Guevara

Alışageldiğimiz düzenden çıkmaktan, bir şeyleri bozmaktan korkuyoruz. Rahatlık alanımızdan comfort zone‘umuzdan bir türlü çıkmıyoruz. Elimizdekiyle yetiniyoruz. Bir şeyleri gerçekten değiştirebileceğimize inanmıyoruz, çoğu konuda baştan vazgeçiyoruz. Basit, sıradan hayatımızda, aslında bilinçaltındaki korkularımız tarafından demir parmaklıklarla çevrili olduğumuzun farkına bile varmadan, rahatça yaşıyoruz. Görünmez ellerin kuklalar haline getirdiği kendimizin yaşadığı Stockholm Sendromunda, zıplamamayı şartlanarak öğrenmiş kurbağalardan farkımız yok. Yaşadığımız için, durumumuz daha kötü olmadığı için şükrediyoruz. Yerimizde sayıyoruz. İlerleyemiyoruz.

Çok daha fazlasıyız, kendi potansiyelimizin yanında, şu anki olduğumuz aslında koca bir hiç. Çok daha güzel, çok daha mutlu, sağlıklı, eğlenceli, gerçek bir hayata sahip olabilecekken, şu ankini de kaybetme korkusu hep bizi durduruyor. Ama belki de korktuğumuz şey gerçek bir şey değil. Belki sorgulamadan kabullenmekten dolayı olabileceğimiz hiçbir şey olamıyoruz. Birileri sen mi değiştireceksin diye bizle dalga geçerken, başka birileri dünyayı değiştiriyor. Hep gelecek planları yapıyoruz, öldükten sonra bile cennete gitmeyecek miyiz nasıl olsa? Çok sorgulamamak lazım, değil mi?

Belki de en büyük sorunumuz bu. Yaşamaktan korkuyoruz. Savaşmamaya programlanmışız. Hak etmediğimiz aptal, sıkıcı, boş hayatı yaşıyoruz ve konuda bir şeyler yapabilecekken yapmıyoruz.

Sen. Evet sen. Haydi şimdi bu yazıyı kapattıktan sonra, hayatında bir şeyi değiştirmekten korkma. Kendin olmaktan korkma. Yaşamaktan, kendi istediğin hayat için, elde edene kadar savaşmaktan korkma. Kaybetmekten de korkma. Dibe vurmaktan korkma. Acıyı da, mutluluğu da, eğlenceyi de, çaresizliği de, aşkı da, tutkuyu da (ki illa birine duyulan bir duygu anlamında değil, severek yapılan bir hobi de olabilir bu) dibine kadar, sonuna kadar yaşa. Sesi sonuna kadar aç. Hisset. Gerçekliği hisset. Tüm korkularını yen. Çünkü dibe vurmadıkça, asla yukarı atlayamazsın.