Geçmiş Bizi Çağırıyor

Her yıl, hayatımızın o ana kadarki kısmının oran olarak daha küçük bir kısmını kapsadığından, yıllar hep daha kısa gelir. Örneğin, bir yaşımızdan iki yaşımıza geçen bir yıl, hayatımızın yüzde ellisidir, ancak dokuz yaşımızdan on yaşımıza kadar geçen kısım hayatımızın yüzde onudur. İleri yaşlıların da zaman ne hızlı geçiyor demesinin nedenlerinden biri de budur; beynimiz yıllar boyunca anılarla doldukça, her eklenen eşit uzunluktaki dönem, toplama göre daha düşük öneme sahip olacaktır.

Tüm anılarımız, yaşadıklarımız, hayallerimiz, paylaştıklarımız hep geçmiştedir. Geleceğe dair kurduğumuz hayaller bile aslında geçmişe aittir. Yarattığımız tüm anılar, geçirdiğimiz tüm birliktelikler, her geçen saniye geçmişe doğru ilerlemektedir. Hayatımızda yaşadığımız hiçbir anımızı tekrar yaşayamayız. En fazla hatırlayıp, o anıları hatırlatan müzikler dinleyip, o güne götüren kokuları koklayıp, gözümüzde canlandırmaya çalışarak yaklaşabiliriz, ancak hiçbir hayal, gerçeğinin yerini tutamaz. Zaman geçtikçe geçmişe ait tüm hatıralar yavaşça şekil değiştirir, olduğundan daha çekici gelmeye başlar. O zamanlar içindeyken hissettiğimiz duyguları yaşatmazlar bize. Unutmuşuzdur o duyguları.

Bazen de anıları komple unuturuz. Beynimizin nöronları arasındaki karmaşık ağda gizlenmiş, derinlere gömülmüş sayısızca anı vardır. Üzerinden yıllar geçtikçe unuturuz onları, oysa ki onlar bizim benliğimizi şekillendirirler. Varlıklarından habersiz, sıradan bir günde, gazetenin kenarında bir yazı okuruz, oturduğumuz kafede bir melodi duyarız, yanımızdan geçen kişinin parfümünün kokusunu alırız. Bir anda, ne olduğunu bile anlamadan tekrar o anıya gideriz. Çünkü bizi geçmişe olaylar değil, duygular bağlar. Kişileri, isimleri, yerleri ve tarihleri zamanla unutabiliriz, ancak duyguları asla unutmayız. Aklımıza girmek için yazılmış bir şiir gibi yazılmış notaları, tüylerimiz diken diken olurken teker teker hissederiz. Bizi çağırır yanına. “Gel,” der. “Bana geri gel.”

Gözümüzün önüne bir perde iner, gerçek hayatla bağlantımızı keseriz. Sıkıcıdır ne de olsa gerçek hayat. Kokulardan kişilere, anılardan müziklere, duygulardan ise geçmişe karanlığın içinden uçsuz bucaksız bir halat gibi uzanan bir zaman çizgisi üzerinde fırtınada savrulurcasına oradan oraya atlarız. Geçmişin rüzgarı bizi içine çekmiştir, çıkmamıza izin vermiyordur. Çıkmaya çalışsak da, duygular, isimler, omuriliğimizin derinliklerine kazınmış anılar bizi hızla geri çeker. Bizi asla bırakmazlar. Geçmişin karşı konulmaz çekiciliği içinde kayboluruz. Gerçek hayattan, insanlardan, şehir hayatından, rutinden kaçsak bile kendimizden asla kaçamayız. Günler, haftalar, yıllar geçse de geçmişteki hayallerimizden kaçamayız. Çünkü hayallerimiz bizi biz yapar, ve hayallerimiz ne kadar büyükse, üzerimize yıkıldıklarındaki enkaz da o kadar derin olur. En beklemediğimiz anda vuran şiddetli bir deprem gibi her şeyi bir anda yıkarlar. Kimse yardım edemez bize. Yapamadığımız her şeyin yükünü dizlerimizde, omuzlarımızda, kalbimizde hissederiz. Başlayıp bitiremediğimiz, ya da daha başlamadan biten tüm hayallerimiz bizi korkudan titretir. Tüm yarım kalmışlıkları hatırlarız. Yarım kalmışlıklar güzeldir.

Kırılma Noktası

En güçlülerin bile bir kırılma noktası vardır. Ne kadar güçlü olursak olalım, bir gün karşımıza bizim de karşı koyamayacağımız bir fırtına çıkacaktır.


Çok uzun zaman olmuştu yazmayalı. Modern dünyanın daktilosu olan klavyenin, o beyaz ekrana baktıkça beliren harflerle dansını unutmuştum. O dans aylardır, hatta bir yıldan uzun süredir kafamın içinde devam ediyordu. Kalabalıktan, şehirden, kaostan kaçmaya çalışıyordum. Ancak kendi içimdeki kaostan kaçamıyordum. Hayat bir sahneydi ve sahnede bir spot ışığı vardı. Seyirciler, karanlıktan, o spot ışığının göz yakan parlaklığının altına geçmemi bekliyorlardı adeta. Ben ise korkuyordum. Kalbimin atığını kulaklarımda, kulaklarımdaki yankısını kalbimde hissediyordum. Bu geribildirim arttıkça sıcaklık artıyordu, karanlık, soğuk, sessiz bir köşe arıyordum. Sonra spot ışığı bir anda üzerime döndü.

“Yaz,” dedi.

Yazmak istiyordum. Nereden başlayacağımı bilemiyordum. Rastgele, yazım kurallarına veya yapısal düzene uymayan bir günlük ya da harflerin fikirlerle havada çarpıştığı bir beyin fırtınası notu değildi bu. Herkesin okuyabileceği bir şeydi. Herkesin okumasını istemesini istediğim bir şeydi. İnsanlar güzel yaptığımı söylüyordu ama korkuyordum. Yıllarca müziği bırakmış bir rock yıldızının, çok uzun aradan sonra ilk konserini vermek gibiydi. Sanki herkes beni bekliyordu. Sanki her şey bir oyundu. Bir şeyler çıkmaya çalışıyordu içimden. Zorlandıkça zorlanıyordum. Biriktikçe birikiyordu. Rüzgara karşı koyamadığımı hissediyordum. Spot ışığı söndü, seyirciler dağıldı. Karanlıktı, yerde yatıyordum.

Kırılmıştım ben.

En zayıf noktamdan kırılmıştım. Belki de kırılabileceğim tek yerden kırılmıştım. Işık söndüğünde kimse sahneye bakmıyordu, perde kapandığında kimse beni duymuyordu. Ne kadar savaşsan da yenildiğinde kimse tebrik etmiyordu. Spot ışığı hayallerimle birlikte sönmüştü. Günlerin uzaması gerekiyordu ama en karanlık gece geri gelmişti. Nasıl oluyordu? Yakıcı güneşin altında bile nasıl karanlık kendisini gösterebiliyordu? Işığa arkamı dönüp gölgemle baş başa kalmıştım. Hayat herkese kendi boyuna göre gölge veriyordu, ve ondan nereye gidersem gitsem kaçamıyordum. Güneşe arkamı döndüğüm her an benimleydi.

Güneş, hayat sahnesinde bir spot ışığıydı benim için. Baktıkça korkutuyor, gözlerimi, derimi yakıyordu. Bakmadıkça da gölgem, yüzleşmek istemediğim her şeyle birlik olmuş benimle dalga geçiyordu. Spot ile anlaşmış, bana ışık oyunları yapıyordu. Ne kadar güçlü olsam da beni kırmaya çalışıyordu, ve en güçlülerin bile bir kırılma noktası vardı. Gördüğüme inanmamam gerektiğini anlamıştım. Perspektif her şeydi, belki de aynı olaylara farklı açıdan bakmam gerektiğinin mesajını veriyordu. Tıpkı bazı yazıların yarım kalmışlığının gizemiyle sevgili okuyucuya tekrar merhaba demek gibi.

Tekrar merhaba.

Bin Metre

Bu bir hikayedir.

Yüksek bir yer, bir dağın tepesi, uçurum kenarı. Nasıl geldin, neden buradasın bilmiyorsun. Ama buradasın işte. Yalnızca sen, gece, ve ay ışığı. Kimsecikler gelmemiş seninle buraya. Hava biraz soğuk ama sorun değil. Sadece kafanın içindeki güzel şeyleri düşünerek ısınabiliyorsun. Belki de son kez. Bin metre yüksektesin. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Upuzun, bitmek bilmeyen deniz, sonsuzlukta gökyüzüyle ve yıldızlarla birleşiyor. Tek bir adımınla, bir dakikadan kısa bir sürede, ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yere gidebilirsin. Korkuyorsun.

Sonra arkana bakıyorsun. Kimse yok. Yalnızsın. Hayatta en çok olmasını istediğin insanlar senden uzaklaşmış. Diğer kimse de eksikliği kapatamıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar kapatamayacaklar. En son bunu dediğinde büyük konuşmaman gerektiğini hayat sana kibarca göstermişti, ancak kendisinin aynı merhameti ikinci kez göstereceğini sanmıyorum. Kimse sanmıyor. Şanssızsın çünkü. Varlık içinde yokluğu, ve seni gerçekten anlayamayan, sayamayacağın kadar insanı, hayatım adını verdiğin, boka sarmış çöplüğünde barındırdığın için şanssızsın. Anlamıyorlar. Anlayanlar da bir şey yapamıyor. Ama sen tüm kartları oynamışsın. “Elimde daha neler var, nasıl olsa bir yerde rahatça her şeyi toparlarım” derken bir bakmışsın son kozunu da açmışsın masaya. Ve hayat masanın diğer ucunda. Son hamlesini bekliyorsun. Ona bakıyorsun. Ama o sana bakmıyor bile. Hani, matematiksel olarak milyonda bir ihtimal, ama bir umut, belki kaybetmezsin, belki bir mucize olur ve kazanırsın. Bakmaya devam ediyorsun. Nabzının yükseldiğini hissedebiliyorsun. Ve kartlarını açıyor. O bin anlık ufacık umudun, hayallerin, gelecek planların. Hepsi çöpe gidiyor. Kaybettin. Ağlayamıyorsun bile, çünkü uğruna ağlayacak bir şey kalmamış. Kaçamıyorsun, çünkü zaten boşluktasın. Kendinden kaçamazsın.

Arkanı dönüyorsun. Bin metre. Yarım dakikadan az. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Ama arkana baktığında daha da korkutucu bir hayat. Yere çarptığın anda kemiklerin nasıl acıyacak? Ama bir defa, ve geçecek. Sonsuza kadar. Diğer tarafta ise, bir gün bir mucize olmazsa belki de asla bitmeyecek, daha da çekilmez hale gelecek bir acı. Hak etmedin. Sen hep iyi oldun. Ama hep kötülük aldın. Sana en yakınındakiler, en büyük kötülüğü yaptılar. En güvendiğin insanlar hep kazık attılar. Kaybedecek neyin kaldı ki? İnsan, sevdiğiyle olamadıktan, kendini, kendi gibi biriyle tamamlayamadıktan sonra ne anlamı kalmış bütün o yaptıklarının, yüzeysel tatminliklerin, ailenin, arkadaşlarının, kısaca, seni insanların gözündekağıt üzerinde sen yapan her şeyin. Gözlerine baktığında kendini görebileceğin biri bile kalmamışken, sabah uyanmanın, en sevdiğin kahveni içip, en sevdiğin yemeği yiyip, en sevdiğin sporu yapıp, en sevdiğin filmi izlemenin bile ne anlamı var? Bundan gerçekten zevk alabiliyor musunuz? Yoksa kendinizi mi kandırıyorsunuz? Sizi bilmem ama ben hiçbir şeyden zevk alamıyor, hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Sonra aklına bir an geliyor. Güzel, mutlu olduğun, belki farkında bile olmadan kendin olduğun bir an. O ana dönmek istiyorsun. Hayali bile içini ısıtıyor. Belki de son kez. Derin bir nefes alıyorsun. Ama içinde, kalbinde, gözlerini dolduran bıçağı hissettikçe, yeter diyorsun. Hoşçakal.

Aşağı bırakıyorsun kendini. Geri dönüşü yok. Bin metre. Korkuyorsun, ama daha az korkutucu olanı seçtiğinin gururuyla rüzgarı hissediyorsun. Dokuz yüz metre. Güzel bir an geliyor aklına. O ana dönmek için her şeyi yaparsın. Ancak o anın yokluğunu yaşamamak, hatırlamamak için, herşeyden fazlasını yaparsın. Sekiz yüz metre. Acaba seni mutlu eden insanlar şu anda nerede, kiminle, ne yapıyor, nasıl mutlular diyorsun. Acaba kim, senin olman gereken koltukta? Acaba kim şu an sevdiğinle, senin hak ettiğin hayatın tadını çıkarıyor? Yedi yüz metre. Bağırıyorsun. Kimse seni duymaz. Hiç bu kadar bütün gücünle bağırmamıştın belki de daha önce. Kimse sana hiçbir şey yapamaz. Altı yüz metre. Özgürlüğü, hayatın hafifliğini hissediyorsun. Umursamazlık, tüm vücudunu kaplıyor. Beş yüz metre. Dünyevi sorunlar, para, sosyal statü, sağlık, aile… Artık hiçbir şey ifade etmiyor. Dört yüz metre. Bütün bunları hak edecek ne yaptın? Neden böyle oldu? Neden sevdiğin, mutlu, hak ettiğin gerçek hayatını yaşayamadın? Varlığını sorguluyorsun…

Üç yüz metre. Çok korkuyorsun. Ama bir kaç saniye sonra hepsi bitecek. Tüm anılar. Acılar. Onlarca yıl boyunca var olmuş her şey. Bir kaç saniye sonra, sonsuza kadar yok olacak. Tüm dünyanı yakmanın verdiği sadist/mazoşist hazzı yaşıyorsun. Hayatın sana yaptıklarına karşı olan nefret ve öfke, korkuyu bastırıyor.

İki yüz metre. Keşke bir not bıraksaydım diyorsun. Okunduğunu, ve karşındakinin neler hissettiğini asla göremeyecek olsan da, bir not. Neler yaşadığını, neyin seni bu hale getirdiğini açıklamaya çalışan bir kaç sayfa. Okuduğunda, o insanın tüylerini ürpertecek, seni bu hale getirenin, her şeye son vermenin, en büyük nedeninin, kabullenmek istemese de kendisi olduğunu hissettiğinde gözyaşlarını tutamayacağı bir not. Tüm hayatının anlamını, sözcükler ve cümleler gibi insan yapımı olgularla bir kağıdın üzerine sığdırmaya çalıştırdığın bir not. Aslında, hayattan neler istediğini tek bir paragrafta bile özetleyebilirsin. Çok bir şey istemiyorsun sonuçta. Tek bir cümlede bile özetleyebilirsin isteyip de kavuşamadığın tek şeyi. Hatta iki kelime bile yeter, bütün bunların nedeni olan insana bırakacağın nota yazmak için. Bazen en anlamlısı, en kısa sözcükler değil mi zaten? Upuzun bir yolculuğa, noktayı koyarken yalnızca iki kelime, bütün her şeyi nasıl oluyor da özetleyebiliyor? Belki de o insan yapımı sözcüklerin gücünü küçümsememek gerekliymiş…

Yüz metre. Soğuğu ve rüzgarı yüzünden hissettiğin son saniyeler. Seni buraya getiren bütün olay örgüsünü, insanları, yaşadıklarını, haksızlıkları, kısacası hayat çizgini düşünüyorsun. Bütün olaylar, bir zincir oluşturuyor. Senin en derininden seni her şeye bağlayan, atladığın tepeye, oradan seni o tepeye getiren olaylara bağlı, zamanda ve uzayda geriye, ilk güne kadar giden, upuzun bir zincir. “Keşke tutunabilseydim ona” diyorsun. “Keşke kendimi buradan yukarı çekip, zamanda geri gidip, değerini bilemediğim, o dönmek istediğim tek ana gidip, bırakmak istediğim nottaki iki kelimeyi söyleyebilseydim.” Son elli metre. Korkudan titriyorsun, ancak bu vücudunun yalnızca doğal bir tepkisi. Yine yaşadıkların gözünün önünden geçiyor, ve korkunu bastırıyor. Tıpkı, bir yerin acıdığında, başka bir yerini daha çok acıtarak diğerinin acısını bastırdığın gibi. Otuz metre. Son saniyeye girerken yıldızlarla sonsuzluğun birleştiği yere bakıyorsun. “Ben geliyorum!” diyorsun, adeta bir şeyi ilk kez yapmanın heyecanını yaşayan bir çocuk, ilk kez öpüşmenin yakınlığını yaşayan bir genç, üniversite sınavında istediği yeri kazandığını öğrenen bir delikanlı, yıllardır kendini ölümle yaşam arasında sürükleyen hastalığın tamamen geçtiğini öğrenen, hayata yeniden doğan biri gibi. Sonsuzluğun çekimini hissediyorsun. On metre. Artık geri dönüşün yok. Çarpışma anına yalnızca bir tık kaldı. Yok olmanın ne demek olduğunu hissediyorsun. Bütün güzellikler sonsuza dek kaybolacak. Ancak bütün acılar da. Kısaca, hiçbir şey olmayacak artık seninle. Sen diye bir şey olmayacak. Yalnızca ailenin, arkadaşlarının, çevrendeki bir kaç insanın hatırladığı bir anı olarak kalacaksın. Bir gün onlar da ölecek. Onların, senin hakkında bahsettikleri de. Bir gün, seni var eden her şey, tarihten tamamen silinecek. Garip bir duygu. Belki de hissettiğin son duygu. İki metre. Denizin yansımasından kendini ve ay ışığını dalgalanırken son kez görüyorsun. Zaman yavaşlıyor. Sanki her şey bir oyunmuş gibi. Çarpacaksın. Şimdi, tam şimdi, her şey bitecek işte. Her şeyin mutlak sonundasın. Adını soyadını düşünüyorsun. Bu ada soyada sahip, doğduğun şehirde doğmuş, okuduğun yerde okumuş, yaptıklarını yapmış insan. Kimliğin. Benliğin. Sevdiğin herkes. Seni sinirlendiren herkes. Öptüğün, seviştiğin, kavga ettiğin, ağzına sıçtığın, ve senin ağzına sıçan tek tek herkes. Son nefesinle hepsini vermeye hazırsın. Gözlerini kapıyorsun refleks olarak. Kapıyorsun, ancak bir daha açmayacağını bilerek kapıyorsun. Çok canın yanacak, ama sadece bir defalık. Ondan sonra sonsuz sessizlik seninle olacak. Sen var olmasan da, o seninle olacak. İstesen de bırakmayacak seni. Hep istediğin de bu değil miydi zaten? Hep istediğin, tutunmak bir şeyleri paylaşmak değil miydi?

Bağırıyorsun. Bütün gücünle. Vücudun kontrolden çıkıyor. Yüzlerce kilometre hızla suya çakılmaya hazırsın. Üç. İki. Bir. Ve bir anda her şey duruyor. Sessizlik. Uyanıyorsun. Rüyaymış. Terler içinde, yatağındasın. Yanına bakıyorsun. Yatağında yapayalnızsın. Ve keşke bitmeseydi diyorsun. “Keşke bu rüyadan uyanmasaydım” diyorsun, ve bunu derken rüya yerine kabus demiyor olman, en derinde neler istediğini gösteriyor. Yarın yine güneş doğacak biliyorsun. Çok yaklaşmıştın halbuki sonsuza kadar ay ışığıyla kalmaya. Çok yaklaşmıştın bir daha asla canının yanmayacağı o tuhaf yere gitmeye. Elini uzatsan dokunacaktın ölüme halbuki. Gözünü açsan görecektin onu bir kaç santimetre karşında. Nefes alsan koklayabilecektin sonsuz hiçliği. Ama korktun yine. Mantığın, rüyanda bile devrene girdi, ve senin gerçek duygularını hissetmene engel oldu. Bir kez daha mantığından nefret ediyorsun. Keşke tamamen devre dışı bırakabilseydin onu. Belki daha kısa, ama daha gerçek bir hayat yaşayabilirdin o zaman. Seni sen yapanın peşinden, tabiri yerindeyse deliler gibi koşabilirdin. Sosyallik, normlar, ve insanların hakkında ne düşüneceği umrunda bile olmadan hem de. Kendin olmaya, ve seni sen yapanla olmaya. Tıpkı gözünü açabildiğinde görmek istediğin, nefes aldığında kokusunu almak istediğin tek şey gibi.

Uyuyamamak

Gece günün yorgunluğuyla kendini yatakta bulmuşun daha saat akşam on bir demeden. Belli, yorulmuşsun ruhen ya da fiziken. Gözlerini kapatıyorsun. Zar zor uykuya dalıyorsun. Bir o yana, bir bu yana dönüp dolaşıp uyudum demen için bile bin şahit gerektirecek uzun bir geceden sonra bir anda uyanıyorsun. Bir şey uyumanı engelliyor. Nasıl olsa sabah olmuştur kalkayım derken saate bir bakıyorsun:

03:42.

Noldu bütün uykuna? Uykucusun, bilirsin kendini. Ama asla uyuyamıyorsun işte. Bir şey seni ciddi anlamda rahatsız ediyor. Daha bir hafta öncesine kadar yattığı anda mışıl mışıl uyuyabilen sen, şimdi sabaha kadar yatakta tek başına bir o yana bir bu yana dönüp durmaya mahkumsun. Tabii ki, bunun üzerine yaşanacak günün kalitesinden bahsetmek bile istemiyorum.

Peki bütün bunların nedeni ne? Sen son aylarda, canını tüm sıkan olaylara rağmen, gece yattığında huzurlu uyuyabilen biriydin. Ne oldu? Ne değişti? Son bir haftada hayatında ne değişti? Dışarıdan bakınca hiçbir şeyin değişmemiş olduğu gerçeği, yine cevabı başka bir yerde araman gerektiğini hatırlatıyor. Derinlerde. En derinlerde bir şey. Bir sorun var işte. Bunu kabul et. Etmeden düzeltemezsin.

İç huzurunu kaybettin. O ya da bu şekilde. Ama şu an yok. Gelecek kaygısını maksimuma çıkardın bilinçaltında. Yaklaşık son üç yıldır, her gün, “yarın ben ne olacağım” sorusuna az çok cevap verebiliyordun. Ya (ki bu yaklaşık iki yıl boyunca) umrunda değildi, ya da bir şekilde hayata karşı, yarın’a karşı, seni motive edebilen bir şeyler vardı. Hobilerin, yaratıcılık isteğin, ve tabii ki en önemlisi, sana hayat veren insanlar. Geçtiğimiz aylarda sürekli tutunacak bir şeyler, az çok vardı. En karanlık sandığın gecelerde bile bir şeyler seni hayata bağlıyordu, ki, o gecelerin en karanlık olmadığını, daha karanlık olanlarla karşılaştığında anlıyormuşsun.

Sanki hayatında, derinlerde, bir şey koptu. En son böyle olduğu zamanları hatırlamak bile istemiyorsun. İnsanlara bağımlı olduğun zamanlardı. Sonra ne güzel kurtulmuştun her şeyden. Ya da, kendini mi kandırıyordun acaba? Hepsi sadece bir oyun muydu? Ufacık insanlara kafanda çok önemli roller yükleyip, onların bu rolü oynayamadığını görüp hayal kırıklığı mı yaşadın? Yoksa gerçekten elektrik ya da frekans uyumu denilen olay var mıydı? Uyandıktan hemen sonra, hatırlayabildiğin tüm rüyalardan bilinçaltında dönenleri yorumlayan sen, bu soru karşısında uzunca bir süredir çaresizdin. Tabii ki ikinciye inanmak istiyorsun, ama elinde neredeyse hiç kanıt yok.

Tekrar mantığın bittiği yerdesin. Çünkü mantığın bu defa seni delirmeye sürüklüyor. Mantığını dinlersen delirirsin. Hem mantığının götürdüğü yol, seni asla tatmin edecek insanlara götürmemiş yirmi altı yılda. Ama, seni doğru insanlara götürmüş ve sana en gerçek, en saf duyguları yaşatabilmiş bir sesi hatırlıyorsun. En çaresiz anlarda, ne yapacağını bilemediğinde, sana yol gösteren kalbinin sesi‘ni.

Hayatın, insanların ve şehrin tüm gürültüsünü kafandan çıkarıyorsun. Bak, gece yarısı, neredeyse herkes uyuyor. Şehir susmuş, ışıklar kapalı, dışarıdaki ses minimumda. Odanda, kulaklarında sadece sessizliği duyuyorsun. Kimse yok. En azından dış dünyada. Karanlık, sessiz, ve her şey yolunda, değil mi? Bir de vücudunu kullanarak dış dünya ve gerçek sen arasına ördüğün duvarın diğer tarafı var. Açsın, midenin kazındığını hissedebiliyorsun, işte o zaman gözlerini kapatıp her şeyi daha iyi hissedebiliyorsun. Zaten hiçbir şey yemek istemiyorsun. Bir şey, sana yemekten uzak dur diyor. Aynı şey, insanlardan da uzak dur diyor. Aynı şey, bu şehirden de uzaklara git diyor. Günlük hayatında uygulayabildiğin kadar uyguluyorsun, ama tam uygulayabildiğini söyleyemez kimse. Aynı şey, sana birkaç şey daha söylüyor. İç sesinle mantığın ters, tıpkı Dance of the Bad Angels’da dediği gibi:

“What a feeling under the stars
My body’s rotating from Venus through Mars
There’s a war going on
between my head and my heart
I wonder how they grew
So far apart…”

Bu şarkıyı bu kadar çok sevmemin nedeni, belki de, daha yıllar önce ilk duyduğum günden beri hem müzikal açıdan hem de sözleriyle, aramda, başka hiçbir şarkıya hissetmediğim kadar özel bir bağ hissediyor olmam.

Mantığımla iç sesimin tamamen çatışıp bana uykusuzluk olarak fatura kestiği karanlık başka bir gecede, tekrar kalbimi dinliyorum. Bana bir şey yapmamı söylüyor. Mantığım arada “yapma” dese de, ne zaman mantığımı dinlesem kaybettim. Tüm gerçeklikten uzak, sahte, duygusuz ve mutsuz bir insan olarak buldum kendimi. Onu dinlemiyorum. Yapacağım, yapmam lazım. Ne zaman kalbimi dinlesem, bazen zorlu bir yoldan geçtim ama o’na güvenimi kaybetmeyip sonuna kadar gittiğimde, bana hayattaki en güzel hediyeleri verdi. O derinlerdeki sese ihanet ettim son zamanlarda. Son haftalarda mantığımla yaşadım. Tamamen mantıklı, duygulardan uzak bir hayat bana göre değil. Kaldı ki, beceremedim zaten. Sevgili iç sesim. Mantığıma fazla kaptırdığım için özür dilerim. Ama bu gece sağlam bir nokta koyuyorum bu olaya. Bu gece kırılma noktam. Ve haftalar, hatta aylar sonra tekrar, gerçek ben‘i oluşturan iç sesimi dinliyorum.

Afedersiniz, ama, bir insanın duyguları varken ve onu dinleyebiliyorken, s*kerler mantığı. Özellikle de, mantığını dinlemek hep hayatını mahvetmiş, duyguları ise eninde sonunda onu hep doğru yere getirmişse.

Sevgiler.

Korku

“Bazı şeyleri sorgulamamak lazım”, “Başarılı olmak için çok çalışman lazım”, “Sen mi kurtaracaksın dünyayı?” ve benzeri sayısız örneği olan cümleleri günde kaç kere duyuyorsun? Sana verileni kabullenmekten sıkılmadın mı? Elinde olanla yetinmek adlı saçmalığın çocukluğundan beri sana bir zehir gibi enjekte edildiğinin farkında mısın? Daha fazlası için adım atmaktan korkuyor musun? Belki de artık bu döngüden çıkma zamanın gelmiştir.

İnsansın, ve evrimsel süreçte korku, hayatta kalmak için en temel içgüdülerden biri olarak gelişmiştir. Hayati tehlike durumunda yaşamını sürdürebilmek için doğadaki olmazsa olmaz hislerden korku, şu anda hepimizin hayatta olmasını sağlamıştır. Ancak günümüz dünyasında şehir hayatı ve yaşam tarzı, insanın evriminin adapte olacağından yüzlerce kat hızlı gelişmektedir, ve doğal olarak bazı duygular günlük hayatımızla çelişmektedir. İnsanın içindeki duygular kontrolden çıkabilmekte, ve insanlar manipülasyona açık hale gelmektedir. Hayattaki en büyük başarısızlıkların nedeni korkmaktır. Sakince kendi geçmişini düşün, kaç tane yaptığın şeyden, kaç tane yapmadığın şeyden pişman oldun? Yapmadıklarının kaç tanesini korktuğun için yapmadın? Kaç tanesi için keşke diyorsun? Hemen hemen herkesin bu konuda az ya da çok hatırladığı olay vardır.

Belki de kendini değiştirmelisin. Ne olursa olsun yaşamayı seçmelisin. İşini sevmiyor musun? O işten çıkmaktan korkma. Evini sevmiyor musun? Taşınmaktan korkma. Sevgilini sevmiyor musun? Ayrılmaktan korkma. Sahnede başarısız olacağını mı düşünüyorsun? Çıkmaktan, gerekirse rezil bile olmaktan korkma. Ne olduğunu bilmediğin o yere giden trene binemiyor musun? Oraya gitmekten korkma. Peki ya denemek isteyip çok istediğin o spor? Denemekten, yeri geldi mi bir yerini kırmaktan korkma. Yaşamaktan, denemekten, sevmekten, hissetmekten korkma. Değişimden korkma. Korktukça kaybedersin. Cesur oldukça kazanırsın.

“Kaybetmekten korkma; bir şeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin.”

Che Guevara

Alışageldiğimiz düzenden çıkmaktan, bir şeyleri bozmaktan korkuyoruz. Rahatlık alanımızdan comfort zone‘umuzdan bir türlü çıkmıyoruz. Elimizdekiyle yetiniyoruz. Bir şeyleri gerçekten değiştirebileceğimize inanmıyoruz, çoğu konuda baştan vazgeçiyoruz. Basit, sıradan hayatımızda, aslında bilinçaltındaki korkularımız tarafından demir parmaklıklarla çevrili olduğumuzun farkına bile varmadan, rahatça yaşıyoruz. Görünmez ellerin kuklalar haline getirdiği kendimizin yaşadığı Stockholm Sendromunda, zıplamamayı şartlanarak öğrenmiş kurbağalardan farkımız yok. Yaşadığımız için, durumumuz daha kötü olmadığı için şükrediyoruz. Yerimizde sayıyoruz. İlerleyemiyoruz.

Çok daha fazlasıyız, kendi potansiyelimizin yanında, şu anki olduğumuz aslında koca bir hiç. Çok daha güzel, çok daha mutlu, sağlıklı, eğlenceli, gerçek bir hayata sahip olabilecekken, şu ankini de kaybetme korkusu hep bizi durduruyor. Ama belki de korktuğumuz şey gerçek bir şey değil. Belki sorgulamadan kabullenmekten dolayı olabileceğimiz hiçbir şey olamıyoruz. Birileri sen mi değiştireceksin diye bizle dalga geçerken, başka birileri dünyayı değiştiriyor. Hep gelecek planları yapıyoruz, öldükten sonra bile cennete gitmeyecek miyiz nasıl olsa? Çok sorgulamamak lazım, değil mi?

Belki de en büyük sorunumuz bu. Yaşamaktan korkuyoruz. Savaşmamaya programlanmışız. Hak etmediğimiz aptal, sıkıcı, boş hayatı yaşıyoruz ve konuda bir şeyler yapabilecekken yapmıyoruz.

Sen. Evet sen. Haydi şimdi bu yazıyı kapattıktan sonra, hayatında bir şeyi değiştirmekten korkma. Kendin olmaktan korkma. Yaşamaktan, kendi istediğin hayat için, elde edene kadar savaşmaktan korkma. Kaybetmekten de korkma. Dibe vurmaktan korkma. Acıyı da, mutluluğu da, eğlenceyi de, çaresizliği de, aşkı da, tutkuyu da (ki illa birine duyulan bir duygu anlamında değil, severek yapılan bir hobi de olabilir bu) dibine kadar, sonuna kadar yaşa. Sesi sonuna kadar aç. Hisset. Gerçekliği hisset. Tüm korkularını yen. Çünkü dibe vurmadıkça, asla yukarı atlayamazsın.