365 gün altı saat

365 gün altı saat, ya da 525960 dakika. Bir yılda ne öğrenebilir, neleri değiştirebilirsin?

Bir yıl önce bugün, güneş tepedeyken bile en uzun geceyi yaşamıştım. Kahvemi yudumladığım sıradan bir akşamüzeriydi, ancak içimde kötü bir his vardı. Ve “maalesef” yine yanılmıyordu o his.

Kimseyi sevmeyen, herkesi elinin tersiyle iten ben, kırk yılın başı bir kızı sevmiştim, ve hayatımda ilk kez birini hayatımın tamamen merkezine koymuştum ve güvenmiştim. Ve o insan bir anda, hiçbir sorun olduğunu belli etmiyorken, hiçbir açıklama yapmadan çekip gitti. Şaka olmadığını anlamakta zorlandım. Olayın şoku haftalar sürdü, acısı haftalardan aylara atladı.

Bu kadar rahat ve açık yazmamın nedeni bu olayı atlatmış olmam ve hayatımızdaki en kötü olayların bile, zorla da olsa, bizi doğruya götürdüğünü görmek. O günlerde zorla çaresizlikten girdiğim yol, aslında yeni bir kapının açılmasıydı. Hayatıma zincirleme bir reaksiyon gibi bir değişim rüzgarı olarak girip her şeyi kökten değiştirmeye giden yolu açacaktı.

Meditasyon, nefes teknikleri, esneme derken kendimi geliştirmenin ortasında buldum. Hızla çevremdeki zaten çok tatlı arkadaşlarıma ek olarak mükemmel insanlar hayatıma girdi. Ve yalnızca bana bunları yaşatan insan değil, hayatıma artık katacak bir şeyi kalmayan, görevini tamamlamış herkes gitti. Daha az insan, daha basit bir hayat, daha net ve öz isteklerle devam ettim. İçime döndükçe, kendimle yüzleştikçe, zamanın değerini gördükçe boş muhabbetlerden uzak, yüzeysel ilişkileri azalttığım kaotik bir döneme girdim. Kaotik diyorum çünkü otuz yıldır (ve evet, iki hafta önce bugün de Otuzlar Kulübüne girdim, hala şaka gibi geliyor) kalıplaşmış inanç kalıpları yıkılmaya başladı. Yıkıldıkça her yer toz ve duman oldu, etrafı göremez oldum. Kelimeleri birleştiremiyordum. Her çöküşten sonra etrafı daha rahat görmeye başladım. Endişe, depresyon, ve panik atak üçgeninde oradan oraya savrulmaktan bitkin düşünce, geriye mental bir hapishaneye mahkum edilmiş yıkık bir şehir kaldı. 

Eski Ben, bu sahneye baktığımda sepia tonlarında apokaliptik bir sahne görürdüm. Şimdi ise küllerden doğacak yepyeni bir dünya görüyorum. O yepyeni dünyada herkese yetecek kadar sevgi var, ve bu sevgiyi henüz alamayacak insanlar neyi kaybettiklerini de zamanla anlayacaklar. Hepimiz o “salak insanlar” olmadık mı bir noktada? Evet belki yalnızım, ancak bu daha sağlıklı bir yalnızlık. Herkesin ve her şeyin zamanı olduğunu, hayatımıza girip çıkması gereken insanların ne olursa olsun bir şekilde girip çıktığına, herkesin, en önemsiz gibi görünen ayrıntıların bile bir rolü (ve bazen çok derin bir rolü) olduğuna, panik atak ve korku dediğimiz şeyin, aslında yalnızca evrimsel süreçte vahşi doğada her tür tehditi ölüm tehditi olarak algılayıp hayatımızı kurtaran genetik bir özelliğimizin, ortada bir süre hiçbir sorun olmayınca doğada alışık olmadığından günlük hayattaki “sorunlar”dan tetiklene, bizi korumak için var olan bir mekanizmadan ibaret olduğuna, daha bir sürü konuda çok şey yazarım. Cümleler uzadıkça uzar, kendim bile başıyla sonu arasında kaybolurum. Ancak, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 21 Aralık “kötü” bir gün, 21 günlük, ne yaparsam yapayım kaçamadığım bir bedelli askerlik sürecinin ilk günü. Bir detox kampı olarak gördüğüm bu deneyim her ne kadar hayatımdan kayıp gibi görünse de, hayatımdan tamamen kopup kendimle bambaşka bir yerde kalmak için belki de tek şansım olacak. Belki de tadını çıkarmak lazım. Belki de böyle olması gerekiyordu.

Kısa bir süre yokum. İnternet ve hiçbir iletişim aracım olmasa da hepinizle daha derindeki mental bağı koruyor olacağım. Ve döndüğümde daha fazla yazacağım.

Hayatımın en tuhaf bir yıllık dönemini geride bıraktığıma göre, kendimi bir dizi karakteri olarak görüp bir sonraki sezonda karakterimizi neyin beklediğini hep birlikte göreceğiz.

Herkesi, her şeyi, asla sevemem dediğiniz şeyleri bile sevin. 

Çünkü bazen başta en yanlış sandığımız en doğru çıkabiliyor. Tıpkı bir film gibi.

Bugün Sosyal Medyada Kaç Saat Kaybettin?

Her gün Facebook’a girip insanların fotoğraflarını görüyoruz. O yetmemiş gibi Instagram’a giriyoruz, gidebildiğimiz kadar aşağı gidiyoruz, bir sürü fotoğraf beğeniyoruz. Twitter’da olan biteni okuyoruz. Snapchat’te story’lere bakıyoruz. Beni video pek açmaz, ama bir sürü kişi YouTube ve Vine’da da zaman öldürüyor. Evet, yataktan kalkmadan önce bütün sosyal ağlara baktıysan, bütün friend request ve follow request‘leri inceleydiysen, belki de esneyip güne başlayabilirsin. Yaklaşık yarım saat geçti çünkü.

Gün içinde, öğle aranda, ders ya da iş aranda da arada beş dakika sosyal medyada takılsan. O beş dakikalardan günde on tane olsa. Akşam da yatmadan önce bir yarım saat takılsan, neredeyse iki saatini sosyal medyaya harcadın. Peki karşılığında ne kazandın? Bir kaç komik fotoğraf, kedi videosu (strese bire bir, ondan kedi videolarına lafım yok), kimin kimle nerede ne yaptığı gibi aşırı önemli bilgiler dışında hiçbir şey! Arada illa ki gerçekten insana bir şeyler katacak paylaşımlara denk geliyoruz, ancak maalesef, bu gerçekten zaman harcamaya değer içerik, toplam içeriğin yaklaşık %5’ini oluşturuyor. İyi filtrelemelerle, gereksiz insanları unfollow ederek (aman yanlışlıkla unfriend etmeyin) belki %10’a çekersiniz, ancak çoğu insan yaratıcı ve kaliteli içerikten çok, hangi ünlünün hangi arabaya bindiğini, kimin kimle beraber hangi kasıntı gereksiz mekanda görüntülendiğini, Türk dizilerindeki gereksiz karakterlerden bugün hangisinin mafya yüzünden öldüğünü daha çok merak ediyor. Bilimsel gelişmeler, o kadar az kişinin ilgisini çekiyor ki, içerik üreticileri kendi ceplerini doldurmak adına mainstream içerik üretmeyi daha kârlı buluyorlar. Toplumsal bir sorun, sosyal medya ise bunu sadece ortaya çıkarıyor. Bu sorun zaten en başından beri var, sosyal medya sadece bunun dışarı vurulmasında bir araç rolü oynuyor. Tıpkı, paranın insanları değiştirmeyip, yalnızca gerçek yüzlerini ortaya çıkardığı gibi. Belki evrimsel süreçler zincirinin yalnızca kötü bir noktasına denk geldik, belki de tüm evren gerçek bir distopya. Bunu bilmiyoruz, ancak şu an içinde bulunduğumuz durumun pek iç açıcı olmadığını söylemek için çok incelemeye gerek yok.

Peki bu durumdan kurtulmak için ne yapmak lazım? Aslında, kağıt üzerinde yapmanız gereken çok kolay. Sosyal medya uygulamalarını telefonunuzun ana ekranından uzağa atın. Ulaşılabilir bir yerde olsun, arada hızlıca açmak gerekiyor, ancak gününüzden zaman yemeyecek bir mesafede bulunsun. Elinizin altında bulunmasın. Genel olarak bildirimleri kapatın, ya da eğer telefonla önemli bir işiniz yoksa telefonunuzu uçuş moduna da alabilirsiniz. Kendi hayatımdan biliyorum ki, çok işe yarıyor. Takip ettiğiniz kişi ve kanalların sayısını ciddi derecede azaltın. Facebook’ta yalnızca arkadaşınız diye insanların koyduklarını görmek zorunda değilsiniz, az önce de dediğim gibi, unfollow edin. Twitter’ı daha az kullanın, orada çok fazla gereksiz bilgi var. Gerçekten kaliteli hesapları takip edin. Instagram’da çok başarılı bulduğunuz, sanatsal paylaşım yapan kanal ve kişiler dışındaki insanları da takipten çıkarın. Yalnızca arkadaşınız diye, insanların sıkıcı hayatlarını izlemek zorunda değilsiniz. Snapchat’e pek girmeyin. Story’lere bakmayın, sırf bu yüzden yeni Snapchat açıp kimseyi eklemedim, arkadaşlarım bir şeyler gönderebiliyor, ben story koyabiliyorum ve herkes görebiliyor, ancak kendim açtığımda:

IMG_5492

Kimse yok. Hiçbir story’yi görmüyorum. Ayarları değiştirdim, herkes story görüp bana mesaj atabiliyor. İnsanların nerede eğlendiğini görmek hobim değil. Hobim değil, ancak önümde olunca bakıyorum. Sorun da burada zaten. Farkında olmadan zamanımızı bu gereksiz işlere harcıyoruz. Futbol maçı, magazin programı ya da yerli dizi gibi: dünyanın en gereksiz şeyi, ancak televizyonda açık olunca ister istemez gözümüz, odağımız kayıyor.

Günde yaklaşık iki saat, haftada on dört saat demek. Ayda yaklaşık elli saat demek. Neredeyse bir hiçe harcanan elli saat. Peki bu elli saatte neler yapabilirsiniz? Sıfırdan, hiç bilmediğiniz şeyler öğrenebilir yeni yetenekler edilebilirsiniz. Özellikle yıllardır TED Talk’ları izleyen biri olarak, modüler öğrenme üzerine olan, aynı zamanımda favori talk’larımdan biri olan The First 20 Hours‘u izlemediyseniz şu an izlemenizi tavsiye ederim:

Peki, bunlara ek olarak bir şeyler yapabilir misiniz? Bolca zamanınız kalıyor. Yeni insanlar tanıyıp yeni deneyimler yaşayabilirsiniz. Ya da bazen, iki günlük güzel bir haftasonu tatil kaçamağınız olabilir. Kazandığınız zamanı nasıl değerlendireceğiniz size kalmış. Belki de sadece hamağa yatıp, arada havuza girip Gentlemen Jack’inizi yudumlayıp keyif yaparısız, arada o da lazım. Belki bir şeyler üretmeye başlarsınız. Belki de, kazandığınız sürede hayatınıza girecek bir hobi, hayatınızı kökten değiştirir. Sıkıcı işinizden ayrılıp sevdiğiniz hobinizle ilgili bir şeylere yönelirsiniz. Belki hayatınızı değiştiren biriyle tanışırsınız. Sıkıldığınız sevgilinizden ayrılıp gerçek aşkı tadarsınız. Belki bu süre içinde makaleler ve kitaplar okursunuz, güzel bir kaç film izlersiniz. Ve belki sadece içindeki bir cümle hayatınızı değiştirir. Belki hiçbir şey olmaz, biraz boş zaman edinmiş olursunuz. Başka insanların hayatlarını, boş işleri bırakıp, kişileri ve olayları tartışmak yerine soyut fikirleri tartışmaya başlarsınız. Çevrenizdeki insanlar da zamanla değişir. Bir bakmışsınız, kısa süre içinde hayatınız değişmiş. Bir bakmışsınız, boş, yuvarlanıp giden sıradan biri olmaktan çıkmış, önce yaptıklarınızla yakın çevrenizi, daha sonra da fikirlerinizle herkesin hayatını değiştirmeye başlamışsınız. Bir bakmışsınız, yepyeni insanların hayatlarına dokunuyorsunuz, ve eski size bakınca ne kadar da sıkıcı bir hayatmış diyorsunuz. Bir bakmışsınız, yaşıyorsunuz.

Sosyal medya bağımlılığından, yepyeni, mutluluk dolu hayatınıza geçişte başarılar, ve sevgiler.