Her Şeyden Uzak

Koşuşturmacanın, bitmek bilmeyen gün üzerine gün üst üste kabusların, her şeyi yapıp, hiçbir şeyde anlam bulamamanın, sahteliğin şehrinden biraz olsun uzaklaşmanın rahatlığı. İçinde bulunmamın bile öyle tüm enerjimi düşürdüğü bir şehir ki, uçak pistten kalktığı anda rahatlıyorum adeta. Ve İzmir’e, evime, ait olduğum şehre geliyorum. Burası, son sekiz yılda İstanbul’da olsam da, evim diyebildiğim tek şehir. Her şey bıraktığım gibi. Tek bir şey dışında: kendim.

Burası, her şeyden kaçabildiğim, tüm ışıkları kapatıp, her şeye perde çekebildiğim tek yer. Çünkü korktuğum oluyor: normalde en kaçış sandığım yerlerde bile kaçamıyorum artık. Eskiden uzaklara, dağa, şehir dışına gitmek iyi geliyordu. Artık kesmiyor. Beni rahatsız eden her şeyi içimde götürüyorum. Ama İzmir farklı. İstanbul’un benden aldıklarını, geri vermiyor belki, ama en azından biraz olsun, daha fazla zarar vermesini engelleyebiliyor. Burası her şeyden uzak. Burada insanlar doğal. Burada her şey daha gerçek. Evinde sürekli araba sesleri duymuyorsun. Günün beş vakti, ne olduğunu bile anlamadığın bir böğürmeyle uyandırılmıyorsun. Burada koyunlar değil, hayatın ne olduğunu anlamış insanlar var. Lobi yapıp yalnızca tanıdıklarını destekleyen, güleryüzlü yavşak işadamları yok. Sana ihtiyacı varken hayatına sokup, ihtiyacı olmadığında kenara atıp yüzüne bakmayan insanlar da yok. Hiçbir şey yok. Sade ve doğal.

Belki güzel hayaller de yok. Güzel, sahte hayaller. Yüzeysel zevklerimizi tatmin eden, günün sonunda istemeyeceğimiz hayaller. Hiçbiri yok. İnsanlar, olmayan şeyler vaat etmiyorlar. Buraya herkes giremez dostum. Sessizlik var, Alaçatı’mız var, buz gibi ama tertemiz denizimiz var, Karşıyaka’mız var, araba egzozları olmadan nefes alabildiğimiz sahilimiz var, beslediğimiz sokak hayvanlarımız var, huzur var, saygı var. Paran kadar değil, insanlığın kadar konuşuyorsun. Yobazlar, dinciler, dar görüşlüler, terörist destekçileri, yandaşlar yok burada. Bir şey yapmaya çalıştığında, insanlar önünü kesmiyor, sana destek oluyor. Sokaktaki rastgele insanlarla derin muhabbetlere girebiliyorsun. Seni üzen, kendi rezillikleriyle seni aşağı çekmeye çalışanlar da yok. Evet, belki imkanlarımız da az. Olmayıversin. Sahtelik içinde, varlık içinde yokluğu, kendisi en başta muhtaç ettiği yüzeysel zenginliklerle bastırmaya çalışan kısır döngü olmayıversin hayatımızda. Ancak bir sosyal statü kazandığında yüzüne bakan, sokakta görsen selam vermeyecek insanlar olmayıversin. Koşuşturma ve stres olmayıversin. Sahte mutluluklar vaat eden insanlar olmayıversin.

Her şeyden uzak kalmak çok güzel. İnsanların yapmacıklıklarından, paradan puldan, gürültüden, devamlı büyüyen bir tatminsizlikten uzak. Eğer hayatımızdan, anlam katan her şeyi alıp parçalayacaksa,

Bırakalım da olmayıversin İstanbul. Bırakalım da olmayıversin, beni kendimden uzaklaştıran şehir.

Herkes Mutsuz

Sabah oluyor. Saat yedi, bilemedin sekiz. Alarm çalıyor. Oysa ki ben az önce uyumuştum daha. Kalkıp hızlıca duş alıyorum, hazırlanıyorum. Beni dış görünüşüme göre yargılayacak insanları en çok etkileyebileceğim, en rahatsız, en şık kıyafetimi hızlıca üzerime geçirip, günümün en az bir saatini geçireceğim yola koyuluyorum. Ofisteyim. Bana yapmam söylenen şeyleri yapıyorum, adeta bir robotum. Eğer birazcık şanslıysam, tamamen kendi çıkarları doğrultusunda, iş gücümü artırmak için yalandan beni motive eden bir patron, eğer şanssızsam, muhtemelen bir sürü emir, komuta zinciri arasında sıkışıp boğulmaca. Tıpkı geçmişte kendime verilen, çok büyük bir kısmı hayatta hiç işime yaramayacak bir sürü ödevi yaptığım eğitim/öğretim hayatım gibi. Adeta bu günlerde, köle olmaya hazırlanıyormuşum aslında. Akşamüstü, bütün gün yalnızca posası kalmış bir portakala döndükten sonra 17:00-18:00 arası özenle seçilmiş bir zamanda İstanbul trafiğinin bir parçası olmak için yola çıkıyorum. Neyse ki yalnız değilim, benim gibi halinden mutsuz, ya da halinin bile farkında olmayan bir kaç milyon robotla aynı kaderi paylaşıyorum. Akşam eve geliyorum, yorgunluktan biraz halim varsa, beynimi uyuşturmak için tasarlanmış, milletin birbirini sevip öldürmesinden başka bir plot’ı olmayan bitmek bilmeyen dizileri izliyorum. Hem izlemezsem insanlarla ne konuşacağım daha sonra? Evin içinde bir yerlerde, bir şekillerde, uyuyakalıyorum. Döngü devam ediyor…

Haftasonu? Bana haftasonu demeyin. Ulan sen beş gün bu işkenceyi çekip adına hayat diyorsan, iki günün güzel geçse ne olur? Peki bütün bu işkence neden? Üç kuruş para kazanmak için. ‘Ama hayır ben 5000TL net alıyorum’ demeden önce sen, altında çalıştığın insanlar senden çok daha fazla alıyor, hak ettiğinden çok daha azını alıyorsun ki sen hala orada çalışabiliyorsun be güzelim. Sanıyor musun ki hakkını aldığını? ‘E ama millet asgari ücretle sürünürken 5000TL iyi para’ diyen arkadaş, sana cevabım daha basit: kötünün kötüsünü örnek göstermek, kötünün iyisini yüceltmez. Eğer üçkağıtla bir yere gelmiş bir patron, ya da arada bir topun peşinde çimde koşup bunu marifet sanan on bir kişiden biri, ya da bir adet göt kılı değilsen almıyorsun hak ettiğini falan. Öyle isen zaten burada ne işin var, git ‘hak ettiğin’ paranla aldığın overpriced arabanda, kendin gibi sahte insanları etkileyecek yemeklere git. Onu da geçtim, az ya da çok olsun, parayı neden kazanıyorsun? Biriktirip turşu yapmak içinse kolay gelsin, para amacın olmuş senin. Yaşamak için kazanıyorsun. Peki bu şehirde o kadarcık parayla yaşanır mı? Eve 1 kilogram et almayı, kırk yılın başı dışarı çıkıp içebilmeyi, bozulan psikolojini toparlayacaksın diye psikiyatriste ya da uyuşturucuya harcadığın paradan azıcık biriktirip cebine atabilmeyi yaşamak sanıyorsan bravo sana, çok güzel yaşıyorsun.

Para peşinde koşuyorsun, mutsuzsun. Gösteriş peşindesin, insanları etkileme derdindesin, ama bu senin suçun değil, hepsi yalnızca kendilerini sahte oyunlarla etkileyenlerden etkilenmeye programlanmış, sen de oyununu oynuyorsun. Parayı buldun, o zorlu yolculuk bitti diyelim. Hayatın gerçek yüzünü görmeye hazır mısın? Sadece o paran için senin yüzüne gülen sahte insanlar mı diyelim, yoksa o parayla ne yaparsan yap içindeki boşluğu asla kapatamayacak olacağın gerçeğiyle yüzleşmen mi? Belki de hayata bakışını tamamen değiştirme zamanın gelmiştir, ne dersin? Belki de parayı, insanları etkilemeyi amacın olmaktan çıkarıp, dünyaya dönme zamanın gelmiştir. Belki de nefes alıp para kazanmayı hayat sanmaktan vazgeçip, hayatın gerçek anlamını bulman gerekiyordur artık.

Herkes yapıyor diye birşey yapmaktan vazgeç. Kendine yeni bir hobi edin, yeni insanlarla tanış. İş dünyasından tamamen uzaklaş. Para olmasın işin içinde. ‘Aa ne güzel fikir, ben de bunu yapacağım kafama koydum’ diyorsun değil mi? Acaba aynı lafı kaç yıldır kendine söyleyip duruyorsun? Ayna karşısında bunu kendine söylediğinde, birazcık samimi bile buluyor musun? ‘Ama zamanım yok şu sıra’ derken ise, ‘siktir ordan’ dememe gerek yok sanırım, aynada kendine de aynısını söyleyebileceğini biliyorsun. Bırak artık bu hayatı. Hayata dön. Planları yapmaya başla. Nasıl olsa yapamayacaksın. Ne yazsam bir şey değişmeyecek. Yine monoton, robotlaşmış hayatına devam edeceksin bu yazı olmamış gibi. Hadi monoton, robotlaşmış hayatına devam et şimdi.