Uçuş Modu, İkinci Bölüm

Uzun süredir yazmamışım. Unuttuğumdan değil ha. Sadece erteliyordum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Ne blog yazmak, ne fotoğraf çekmek, ne müzikle uğraşmak, ne bir şeyler çiziktirmek, ne yaratıcı yeni bir projeye atılmak, ne DIY projelerimle ilgilenmek, kısaca hiçbir şey. Motivasyonumu kaybetmiştim. Beni motive eden, hayata bağlayan tek şeyi kaybetmiştim tamamen. Üzerimdeki baskıyı attım, sonucundan bağımsız olarak, doğru olduğuna inandığım yöne atıldım diyelim. Daha önce uçuş modunun hafifliğinden bahsetmiştim. Bu sefer işi bir ileri seviyeye taşıdım ve tüm dünya ile iletişimimi bir anda kopardım. Telefonumu kapattım. Tamamen. İki haftadan uzun süredir, ana işi cep telefonuna app yazmak olan biri olarak ironik bir biçimde cep telefonu kullanmıyorum.

Sadece fiziksel olarak görüştüğüm insanlar ve işle ilgili bağlantılar… İnternet bir anda bundan ibaret oldu. Dışarı çıkarken yanıma telefon almamak yavaş yavaş doğal bir his haline geldi. Bilgisayarımı her açtığımda Facebook’a girmemek, sabah uyandığımda Snapchat’e/Instagram’a bakmamak doğal aktivitelerim haline dönüştü. Her şey çok hafifti. Fazla hafif. Bu kadar hafif olmamalıydı belki de. Basit şeylere anlam yükledikçe daha anlamlı geliyordu hayat. Oluyordu demiyorum, yalnızca geliyordu. Önemsiz şeyleri önemliymiş gibi göstermek hayatın bize en büyük illüzyonlarından biriydi.

Şehirden de uzaklaştım. Çeşmeye geldim. İnsanlardan sanal ortamda uzaklaşmanın üzerine, fiziksel olarak da insanların pek olmadığı yerleri tercih etmeye başladım. Biraz sıkıcı, ancak gerçek. Sahte değil. Sahte bir hayatın düzenine o kadar alışmışız ki, doğal olan, insan yapımı olmayan her şey bize tuhaf geliyor. Doğal ve gerçek olan tuhaf geliyorsa, asıl tuhaf biz değil miyiz zaten? Önce İstanbul’dan kaçtım, sonra da İzmir’den. İzmir’i sevmediğimden değil ha, Karşıyakasıyla, Alsancakıyla, Bornovasıyla canım o benim, ancak biraz şehirden uzak olmak daha doğru olabilir. Şehirde bir sürü sahte insan, bir sürü şey var. Her yerden üzerimize gelen insanlar, reklamlar ve insan beyninin kaldıramayacağı miktarda fazla bilgi akışı. Bir yerden sonra kafayı yememiz çok normal. Teknolojinin ve medeniyet sandığımız gelişimin hızı, evrimin ayak uydurabileceğinin çok ötesinde. Bir şeyler kontrolden çıktı. Ve şehir hayatı yaşayan çoğu insan bunu fark edemiyor. Herkes sıkılıyor, stresli, ama nedenini çözemiyor. Nedeni yaşadıkları hayatın kendisi zaten.

Sahte bir düzenle, sahte inançlarla, sahte amaçlarla uyuşturulmaya alışmışız. Ondan kopup gerçeğe dönmek tuhaf geliyor. Ama gerçek bu işte. Gerçek olandan yalnızca bir yere kadar kaçabiliriz. Yalnızca bir yere kadar kendimizi kandırabiliriz. Gerçek sonunda bizi bulur. Bazen yalnızca sessizce yıldızlara bakmaktır gerçek, bazen ise rüzgarın ve dalgaların sesi arasında kaybolmak. Bazen ufak bir çocuğun gözündeki masumiyet, bazen ise bir suçlunun yaşadıklarının arkasındaki haksızlıklarla dolu bir hayat. Farklı hikayeler bizi gerçek olana bağlar, ve hissettiklerimizi ölümsüzleştirir.

Bunu yazarken tam onaltı gündür cep telefonum kapalı. Bir kez dahi açmadım.Yalnızca birkaç hafta önce iPhone/App’ler/Snapchat/Instagram/Dating dünyasında yaşarken, hayatımda bunların olmamasına tamamen alıştım. Arayan, mesaj atan yok, ya da var ama ben görmüyorum. Gerçekten önemli bir şey olduğunda buradaki ev telefonumdan, ya da gerçekten görüştüğüm insanlarla iletişim halinde kalmak için açık tuttuğum Facebook ve Messenger üzerinden bana zaten ulaşabiliyorlar. Daha fazlasını da istemiyorum zaten. İstemediğimi, uzaklaşınca fark ettim. Yüksek tempolu hayat tarzında, sürekli birilerinden notification gelmesi hoşumuza gidiyor, bizi pohpohluyor, uyarıyor.

Son birkaç günde, app test etmek için kullandığım bir test cihazına Instagram’ı ve Tinder’ı kurdum. Bana yalnızca oralardan ulaşabilecek, ve ulaşması gerekebilecek insanlar var, ve yeni insanları tanımayı seviyorum. Ama kendime şu sözü verdim: sadece yapacak başka bir şey olmadığında (ve üretken de hissetmiyorsam) ya da gerçekten önemli bir mesaj bekliyorsam bakacağım, onun dışında bakmayacağım. Zaten notification’ları da kapattım. Telefondan uzak kaldığım zamanda şunları anladım:

  • Telefona kesinlikle ihtiyacınız yok. Olması faydalı olabilir, ancak kesinlikle zorunlu değil. Başta eksik geliyordu, ama yokluğuna alışınca, varlığından daha güzel.
  • Mobil teknolojinin beklentilerimizi ne kadar artırdığını telefon kullandığımız sürece anlayamıyoruz.
  • Sürekli iletişim halinde olmak, aslında manevi anlamda dünyaya olan bağlılık duygumuzu bastırıp, onu somut ve sahte bir seviyeye indirgiyor. Tıpkı yalnızlığı uyuşturucularla bastırmaya çalışan köleler gibi oluyoruz.
  • Telefon bizim yerimize bir şeyleri çözmeyince, bir şeyleri tekrar kendimiz, aklımızı kullanarak çözmeye başlıyoruz. Örneğin bir fikri hemen not alamayınca hafızamız gelişiyor, bir şeyi anında Google’lamak yerine daha fazla üzerinde düşünüyoruz.
  • İnsanlarla yine görüşebiliyorsunuz. Başta buluşmak sorun olacakmış ‘iki dakikaya oradayım’ diyip location atmaktan yoksun olunca birbirinizi kaybedecekmişsiniz gibi gelse de, şu süre boyunca bir sürü insanla buluştum, en ufak bir sıkıntı yaşamadım.
  • Sorumluluk duygusu yükseliyor. Birine onbeş dakikaya geliyorum dediğinizde, gerçekten o sürede tam olarak söylediğiniz yerde oluyorsunuz.
  • Boş kaldığınızda telefonunuzdaki notification’ları, Instagram’ı, Facebook’u kontrol etmiyorsunuz. Onun yerine daha anlamlı ve değerli şeyleri düşünüyorsunuz.
  • Günler daha uzun gelmeye başlıyor. Sürekli bağlı olma ve bir şeyler bekleme hissinin yok olmasının etkisi mi, bilmiyorum, ancak iki hafta bana resmen 6-7 ay gibi geldi.

Peki, nereye kadar böyle gidecek? Bir daha hiç açmayacak mıyım? Açıkçası bu sorunun cevabı bende değil. Bir gün illa ki açarım (gerçi hiç kullanmayan ve saygı duyduğum örnekleri de mevcut) ancak ne zaman bilmiyorum. Umrumda da değil. Eksikliğini hissetmiyorum. Bana ulaşmaya çalışan da ulaşıyor her türlü. Size önerim, bu yaptığım digital detox‘u bir deneyin. Bahaneler bulmayın, ama‘lar yok. Eskiden cep telefonu yoktu, insanlar yaşıyordu. Her şey daha anlamlıydı. Cep telefonlarını sevmiyor değilim, aksine teknoloji düşkünü biriyim. Ama teknolojiden daha çok sevdiğim bir şey varsa o da doğanın kendisi. Ana mesleği iPhone’a app yazmak olan, sosyal medyayı aktif kullanan, insanlarla görüşen sosyal biri olarak ben yapıyorsam, herkes yapabilir. Çünkü böyle her şey daha gerçek.

Şimdi, herkesten ve her şeyden uzak, offline takılmaya devam edeceğim.

Sevgiler.

Birazcık Teknoloji: 4.5G

Son zamanlarda sürekli duyduğumuz 4.5G konusuna biraz açıklık getireyim dedim. Ben bunu yazarken yarın (1 Nisan 2016) Türkiye’deki operatörlerde çalışmaya başlayacak 4.5G’yi her yerde hepimiz duyuyoruz. Reklamlar, billboard’lar her yerde. Operatörler birbirleriyle yarışıp en hızlısı olmaya çalışıyor. Peki ne bu 4.5G?

Zamanında 3G’nin geldiği günü hatırlıyorum. Sıcak bir yaz günüydü, devrim niteliğindeydi. Hemen tanıdığım birkaç kişiyle, o zamanın açık ara en iyi telefonu olan Nokia N95 ile (hey gidi günler) görüntülü arama denemiştik, ve sanırım bir daha kullanmadık. Video calling özelliğinin, MMS gibi, hiçbir zaman tutmamış olmasını bir kenara bırakırsak, o zamanlar için gayet yüksek hızda mobil İnternet erişimi sağlamıştı bize. Zamanla 3G de gelişse de, bir yerden sonra bize yetmemeye başladı. Gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamı, LTE (Long Term Evolution) adında yeni bir teknolojiye geçmişlerdi ve 3G artık onlar için yavaş, eski bir teknoloji idi.

Tüm üçüncü dünya ülkeleri gibi, biz de henüz bu yeni çağdaş teknolojiden yararlanamıyorduk. 3G’nin bize verdiği, şanslıysak birkaç megabit/saniye’lik İnternet erişimine razıydık. Telefonlarımız yeni teknolojiyi destekliyordu, GSM operatörlerimiz altyapısı son birkaç yılda kısmen de olsa bu teknolojiyi destekliyordu, ancak bu teknolojinin çalışması için gerekli radyo frekanslarının kullanımı devlet tarafından ihaleye açılmamıştı. Kısaca, var olan, hazır teknolojiyi, bürokratik nedenlerden dolayı kullanamıyorduk.

Neyse ki devlet zamanla bu işten de, diğer her şeyde olduğu gibi, fahiş vergilerle kar edebileceğini anladı ve ihaleyi operatörlere açtı. İhalenin tamamlanmasının ve uzunca bir bürokratik engelin ardından, 1 Nisan 2016 tarihi ile LTE Advanced teknolojisi ülkemize geliyor. 3G’den kat kat daha yüksek hızları destekleyen bu teknoloji ile, cep telefonumuzda, İnternet’e dair her şey daha hızlı olacak diyebiliriz. YouTube, Instagram, Vine, web siteleri… Hepsi daha hızlı yüklenecek. Cep telefonumuzu hotspot özelliği ile bilgisayarımıza bağladığımızda, saniyede birkaç megabit yerine onlarca megabit/saniye (aslında teorik olarak yüzlerce megabit/saniye, ancak pratikte bu hızları kısa vadede göreceğimizi sanmıyorum) hızlarında download ve İnternet erişimi yapabileceğiz. Kısaca, her şey daha hızlı olacak.

Cep telefonlarımızın pilini 3G’ye göre azıcık da olsa daha fazla yiyen LTE ile çağa ayak uydurabileceğimizi bilmek güzel. Ancak GSM operatörlerinin aylık 2GB, 4GB gibi, özellikle LTE hızlarında kimseye yetmeyecek kotaları kafalarda soru işaretleri uyandırıyor. Mobil İnternet tüketimini göz önünde bulundurursak, kotaların ortalama 10-15GB seviyesine çıkması yerinde olur, tabii ki burada GSM operatörlerinin gerçekten insanların ihtiyaçlarına uygun nitelikte hizmet mi vereceği, yoksa, tabiri yerindeyse afedersiniz ayakta adam mı sikeceği tartışılır, zaman gösterecek. Her ne kadar geriden de gelse, dünyadaki genel kabul görmüş en son ve en hızlı mobil İnternet erişim teknolojisinin ülkemize geldiğini görmek güzel. Umarım teknolojik gelişmeler zamanla daha da hızlı hayatımızda yerini bulur ve biz de zamanla, biraz da mentalite farkıyla, 3. Dünya Ülkesi kategorisinden çıkarız.

Tüm bunları zaman gösterecek. Ancak kesin bir şey var ki, kedi video’larımız 1 Nisan 2016 tarihiyle çok daha hızlı yüklenecek, snap’lerimiz çok daha hızlı gidecek, Facebook feed’imiz çok daha hızlı açılacak, YouTube video’larımızı telefonumuzdan rahatça 1080p çözünürlüğünde izleyebileceğiz. Umarım, tüketimin yanında, bu güzel teknoloji biraz olsun üretim için de kullanılır ve insanlarımız ellerinin altındaki bu gelişmiş teknolojiyi faydalı bir şeyler üretmek için kullanırlar.

O zaman, haydi 4.5G’nin tadını çıkaralım!