Bırak

Anlamıyorsun değil mi? Anlamıyorsun. Hiçbir zaman kafana sokamadın şu gerçeği: arayarak bulunamayacak bir şeyi istiyorsun. Hayatın akışına bırakman lazım ama bırakamıyorsun. Sıkıca tutunuyorsun. Ama akıntıya karşı yüzemezsin. Bırak, git en derinlere, gerekiyorsa boğul, öl, çaresizliği tüm varlığınla hisset. Dibi gör. Ve sonra yeniden başla. Bu defa zirveye ulaşmak için o dereye atlamaman gerektiğini biliyorsun. Gerekiyorsa yeniden düş, ama hep daha yukarı tırman. Gerekiyorsa herkesi ve her şeyi sil ve yeniden başla. Gerekiyorsa bir volkan gibi patla. Ama asla vazgeçme.

“Senden başka kimseyi istemiyorum” diyebilmenin özlemiyle acele ederken ayağının kaydığı dereye düştüğün için kendini mi suçlayacaksın? Acının parmaklıklarından azıcık olsun izne çıktığın, temiz havayı soluduğun alkolü fazla kaçırıp içinden geçenleri söylediğin için biranın köpüğünü mü suçlayacaksın? Bırak, isteyen istediğini suçlasın, sen doğru olduğuna inandığını yap. Ve kimseyi dinleme.

Haksızlıklarla savaşırken kan döktüğünde, kimse sana kan vermediğinde, kimse yaralarını kapatmadığında, yaşama tutunmak için yaptığın neyden dolayı seni suçlayabilirler ki? Elinden gelenin en iyisini yapmana rağmen sana ait olan hayat başkasınınsa, en çok istediğin şeyler, sende değil de o tipini siktiklerindeyse, insanlar arkalarını dönüp gidiyorlarsa, siktirsinler gitsinler. Küfret. Rahatla. Seni fikirlerinden ve bakış açından, sen olduğundan dolayı değil de, ağzından çıkan iki argoya göre eleştirenler de siktirip gitsin. Doğru insanlar kalsın.

İnsanlar sana sorumsuz mu diyor? Bırak. Sen’i tanımadan, yaşadıklarını, verdiğin savaşı bilmeden, yalnızca dışarıdan yağlı boyayla gözlerine serpiştirdiğin resme göre karar versinler. Bırak, isteyen istediğini desin. Bırak, isteyen eleştirsin. Onlar için değil kendin için yaşıyorsun. İçindeki sesi dinle. Tüm dünyayı karşına alsan da içindeki sesi dinle. Çünkü senin oynaman gereken oyunu başkası oynayamaz.

Çünkü kimse senin savaşını senin adına kazanamaz.

Neden Mutsuzduk Biz?

İlk kez.

İlk kez her şey yolundaydı. İlk kez, hayatımın geri kalanını birlikte geçirmek istediğim, yanında sıkılmadığım biriyleydim. Her şeyi birlikte yapabileceğim, hep arayıp da hayatım boyunca bulamadığım o eksik parça tamamlanmıştı: her gördüğümde, dokunduğumda, öptüğümde, bunları ilk kez yaşıyormuş gibiydim. Ölümsüz olduğumuzu hissediyordum. İlk kez aile kurmayı ve çocuk yapmayı planlıyordum. Bir gün bir telefonla her şey bitti. Gece bana hayatımın anlamı diyen, asla bırakmayacağını söyleyen insan sabah bambaşka birine dönüşmüştü. En güvendiğim insan durup dururken, hiçbir mantıklı açıklama yapmadan telefonda bu ilişkinin bittiğini söyledi ve kapattı.

Şoktaydım.

Sonrasındaki günler alkol, sakinleştirici, ve nefret etsem de antidepresan almadan duramadım, hayat kabusa dönüşmüştü. Kendimde düzeltebileceğim bir hata aradım ama karşımdaki insan yüzde yüz hatalıydı ve kendini tamamen kapatmıştı. Üzüntüyü, hayal kırıklığını, ve hayatımın en büyük haksızlığını bir kenara koyarsak, bu yaşadığımdan çıkardığım en büyük dersi tek bir sözcükle özetleyebilirim:

İletişim.

Tüm sorunların kökü iletişimdi. Karşımdaki insan iletişim kurmuyordu. 

Kendiyle iletişim kurmuyordu, tutamayacağı sözler veriyordu. Bir gün kendi içinde biriydi, sonraki gün ise tamamen daha önce dedikleriyle çelişen, üzerine bir de bana güvenmediğini söyleyen biriydi.

Benimle iletişim kurmuyordu. Konuşarak sorunların çözülebileceğine inanmıyordu. Sorunları paylaşmak yerine sorun yokmuş gibi davranıp kaçıyordu. Kendini olduğundan farklı gösteriyordu. Benim içim dışım birdi. Bu insan ise bana başka, kendi içinde bambaşka biriydi. İletişime hiçbir şekilde izin vermiyordu.

Ortada sorunlar vardı, çoğu sorun gibi konuşarak çözülürdü, ya da en azından konuşarak bir orta yol bulunurdu. Ancak bütün bunlar için karşımdaki insanın yıkıcı bir şekilde bir ilişkiyi bitirmek yerine, ilişki gibi emek isteyen bir bağda yapıcı olmak istemesi şarttı. Karşımdaki yapıcı değil yıkıcı olmak istediği sürece, karşımdaki benimle iletişime kapalı olduğu sürece, karşımdaki rol yapıp sorunları maskeleyip paylaşmamayı seçtiği sürece, benim yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir yerlerde kopukluk vardı: İki insan arasında, insanla kendi arasında, ya da insanla dünya arasında. Karşıdaki kendimiz de olsa, bir kişi ya da kişiler de olsa, bir ideoloji de olsa, doğa ve evren de olsa fark etmezdi. İletişim en önemli bağ idi.

Kimse mükemmel değildi. Hepimiz evrimsel süreçte hatalar yapan, farklılıklara sebebiyet vermesi DNA’sında programlanmış, etten kemikten biyolojik bir bedeni yaşatıp üremeye çalışan bir nöron ağından başka bir şey değildik. Özümüzde, kendimize yakın canlılarla görsel, duysal, dokunsal ve telepatik bağlar kurarak kendi halimizi eniyilemeye çalışan bir fonksiyondan ibarettik. Sayılamayacak kadar çok nöron ve aralarındaki bağlantılarla derin ve soyut düşünebilme yetisine sahip olacak kadar karmaşık, uyarılmalar ya da açlık durumunda düşünme yetimizi kaybedecek kadar basittik.

Dokunarak, bakışarak, ya da konuşarak ortak bir frekans yakalayıp iletişim kurmaya çalışıyorduk. Bazen karşımızdaki insanla, bazen hormonların tetiklediği duygularla karmakarışık hale gelen düşüncelerimizle, bazen ise on binlerce ışık yılı uzaktaki yıldızlara bakıp evren ile iletişim kurmaya çalışıyorduk.

İnsanların bağlanma ihtiyaçlarını doğaya, kendileri bir şeyler başarmaya kanalize etmeyip onları dine ve fanatizme yönlendirip kendileri gibi olmayanları aşağılayıp nefret etmeye yönlendiriyorduk. Herkesi birbirine düşman edip, tüm iletişim yollarını, nefret geribesleme döngüsü ile hapsetiyorduk.

Çaresizdik.

İnsanları bölen en tehlikeli silah, kurşunlar ya da füzeler değildi; onları kendi içlerinde ayırmaktı. Gerek insanları birbirilerine, gerek başka kitlelere, düşüncelere ya da doğaya düşman etmenin en kolay yolu onlarla olan iletişimlerini engellemek ya da manipüle etmekti. Bağlanma duygularını çocukluktan itibaren zehirli düşünceler aşılayarak köreltip yerini milliyetçilik, fanatizm ve yobazlıkla doldurmaktı.

Bir kimlik bize zorla verilmişti. Kendimizi özgürce ifade edebildiğimiz, farklılığın doğal olduğunu yaşayabildiğimiz gerçek benliğimizden zorla uzaklaştırılıp, tekdüze köle hayatına zorlandık. Topluma dayatılan giyim, yaşam ya da ifade tarzına uymayanları dışladık.

Başkalarını anlamaya çalışmak yerine, kendimiz gibi olmayan daha da başkalaştırdık. İçimizden gelene değil, dayatılan yalanlara sorgulamadan inandık. İletişimden, paylaşmaktan, ortak payda bulmaktan kaçmak hiçbir şeyin çözümü değildi. Önce senle beni, sonra siz’le biz’i, sonra da onlar’ı kaosa sürükledi. Tıpkı değişim rüzgarının önce direnen onlar’a, sonra siz’e, en son da biz’e geldiği gibi. Kalıplaşmış düşünce yapılarına sarıldık ve bizi ileriye taşımak isteyen herkesle ve her şeyle iletişim kurmaktan kaçtık.

Oysa ki birileri yalnızca gözümüzü, başkaları da yalnızca kalbimizi tekrar açmamızı, görmemizi, hissetmemizi, yepyeni bireyler ve toplumlar olarak varolmamızı istiyordu.

Ama kaçtık.

İletişimden kaçtık. Fikirlerden kaçtık. Hayal dünyamızı bozmaya çalışan gerçeklikten kaçtık. Gerçek dünyamızı bozmaya çalışan hayalperest görünümlü manipülatörlerin bizim duygu ve düşüncelerimizi şekillendirmesine izin verdik.

Kendimizden kaçtık.

Varolmaktan, hissetmekten, yaşamaktan, değişmekten, küllerimizden doğmaktan, hayattan kaçtık. Köşeye sıkıştık. Hayat bize doğru yolu gösterdi, arkamızı dönüp yürüdük. Hayat bize kendini açtıkça, onunla konuşmaktan, ona dokunmaktan, onunla bütünleşmekten kaçtık.

İnsanlardan, doğadan, evrenden kendimizi soyutladık. Dünyaya Instagram filtrelerinden, Tinder’daki bedenlerden, en cool at gözlüklerimizden baktık. Siyah beyaz fotoğraflarda renkler aradık. Her beğenide, her takipçide, her shot’ta iletişimi tek boyuta indirdik. Her vazgeçişte, her umursamaz davranışımızda kendimizden uzaklaştık. En istemediğimiz şey sorumluluk, en kaçtığımız şey bağlılık, en karşı olduğumuz şey sevgiydi. 

En istediğimiz şey özgürlüktü, en sevdiğimiz şey ise kendimizi yüzeysel değerler üzerine kurulmuş bir sahtelik imparatorluğunun dijital duvarları arasına hapsetmekti. En güzel hobimiz kendimizi kapatmak, maskesiz asla bedenimizin duvarlarından dışarı çıkmamaktı.

En büyük korkumuz ise yaşamayı seçenlerdi. En büyük eksiğimiz ise yalnızca iletişimdi.

Sözler verdik, tutmadık. Bize değer veren insanların gözlerine bakıp yalanlar söyledik. 

Aynaya bakıp yalanlar söyledik.

Huzur istemiştik, kendi ellerimizle yok ettik. Mutluluk istemiştik, yüz seksen derece dönüp geri ittik. Güvenmek istemiştik, hiçbir suçu olmayan insanlara gidip onlara güvenmediğimizi söyledik. Aslında kendimize güvenmiyorduk. Paylaşmak istemiştik, tüm iletişim kapılarını kapattık, kitledik, kimse açamasın diye önüne tüm eşyaları yığdık. Aslında kendimizi hapsetmiştik. Bizi bu bataktan çıkarabilecek insanları hayatımızdan çıkardık.

Sonra da sorduk tekrar: neden mutsuzduk biz?

Bazılarımız

Kafanın içinde dünyayı geziyorsun. Olabilecek tüm kombinasyonları hayal ediyorsun. İnsanları tanıyorsun, zaman geçiriyorsun. Paylaşıyorsun.

Güveniyorsun.

Ve güvendiğine pişman oluyorsun. Elinde ise yalnızca birkaç günlük huzur kalıyor. 

Hepimiz sürekli yeni insanlarla karşılaşıyoruz. İlk andan itibaren onlarla ilgili izlenimlerimizi aklımızın uçsuz bucaksız nöronlardan oluşan ağına atıyoruz. Zaman geçtikçe kafamızın içindeki bu ağlar, insanlar hakkında daha net bilgilere ve varsayımlara ulaşmamıza sağlayacak kapıları açıyor. Peki ya her şey bir oyun ise? Ya her şey bir hayal ise? Eğer herkes rol yapıyorsa, her şey bir simülasyon ise, duygu ve düşünce dediğimiz her şey laboratuvar ortamındaki bir kap içinde bulunan bilincimizi uyaran elektrik sinyali ise neyin anlamı var ki? Hiçbir şeyin gerçek olamadığına inandıktan sonra en anlamlı olgulara bile nasıl anlam yükleyebiliriz? Arkadaşlarımızın, yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin, ailemizin, evimizin, hatta maddenin varlığından nasıl emin oluruz?

İnsanlar biraz daha güce sahip olmak için başkalarının hayatlarına kıyıyorsa, yalnızca kendilerinden daha güçsüz diye hayvanların haklarını hiçe sayıyorsa, başkalarını ezerek başarılı oluyorsa, ne anlamı var ki bu toplumda barınmanın?

En güvendiklerimiz gözlerimizin içine bakıp yalan söylüyorsa, sevgi gibi kutsal bir duyguya ihanet ediyorsa, emekleri bir çırpıda çöpe atıyorsa ne anlamı var ki sevmenin?

Ne anlamı var ki güvenmenin?

İnsanlar gerçeklerden kaçıyorsa, yalan bir dünya içinde yaşamak istiyorsa, sorunları olduğunda yapıcı olup çözmek yerine yıkım yolunu seçiyorsa, ne anlamı var ki iletişim kurmaya çalışmanın?

Bu dünyada herkes mutsuz, olmayan hayaller peşinde üzerilerinde şık kıyafetlerle, makyajlarla, parfümlerle, gösterişli arabalarla bir sürü insan. Yukarıdan yalnızca karınca sürüsü gibi gözüküyorlar. Bir çırpıda ezilebilecek kadar küçükler, ve dünyayı mahvedecek kadar büyükler.

Bazılarımız topluma ayak uydurup, kendilerine dayatılan düzenli robotik hayatı tercih ediyor. Geri kalanlarımız ise gittikçe daralan distopyanın duvarları arasında klostrofobinin gözlerinin içine bakıp nabzının arttığını hissederek çıkacak bir yer alıyor. Bazılarımız şehir ışıkları arasında kamaşan gözlerini kapıyor, bazılarımız ise o kadar yalnız ki karanlık bile parlak geliyor.

Bazılarımız iş, para, koşturmaca ve antidepresanlar arasında bir ölümü yaşamayı hayat sanıyor, bazılarımız ise tüm farkındalığıyla döngüden çıkmaya çalışıp dibe çekiliyor.

Bazılarımız bunu da bir kenara atıp hayatına devam ediyor,

Bazılarımız ise yalnızca yaşamak istiyor.

Sevgisizler Günü (Ve bütün o oyuncak ayılar)

Bugüne de diğer günler gibi başladık. Alarma uyanıktan sonra gün boyunca ilk yaptığımız, insanlara iyi olup selamı hak etmelerine değil de bizim işimize ne kadar yarayacağına göre politik selamlar vermekti. Tıpkı yanımızda kolumuza takıp çok seviyormuş gibi davranıp insanların gözünde yükselmek için kullandığımız sevgilimiz gibi.

Ama bugün bir fark var. Bugün 14 Şubat sevgililer günü. Sevgilimize oyuncak ayı ya da çikolata almazsak bize kızar, kavga eder, ayrılır. Biz ise onu daha fazla yanımızda gezdirip Instagram story’lerimize koyup diğer insanları kıskandıramayız. Ne de olsa sevgilimiz, değil mi?

Politik insanların 14 Şubat’ını izlemek çok eğlenceli. O kadar yapmacıklar ki, o kadar bir ilişkiye nasıl yaklaşılacağını bilmiyorlar ki, sevgililerine güzel bir şeyler yapmak için bir güne ihtiyaç duyuyorlar. Kızlar ya da erkekler diye cinsiyetçi bir ayrım yapmayacağım, gözlemime göre her iki cinsiyet de eşit derecede gerizekalı olabiliyor. Partnerinin hayat önceliklerini önemsemeden “bugün illa benimle olacaksın” diyenden tut, hediye almayınca bozulanlara, diğer günlerde yüzüne bakmadığı sevgilisine canım cicim diyenlere, ancak yüzeysel ilişkilerden anlayanların günü bugün. Madem hediye almak istiyorsun, başka bir günde almayı neden düşünmüyorsun?

Bugün dışında da sevgilisine aynı ilgiyi gösteren, sevgilisine gerçekten o olduğu için seven ufak azınlığı bir kenara koyduğumuzda günümüzde yalnızca insanların duygularını sömürerek tüketim amaçlı bir gün haline gelmiş bu günde sevgilisi olanları sokakta sevgililerine melek gibi davranırken, cafelerde orada burada yiyişip birbirlerine normalde ilgilenmeyecekleri hediyeler alırken görebilirsiniz. Yalnızca formalite icabı sevgilinize iyilikler yapacağınız yüzeysel 14 Şubatınız kutlu olsun!

Bu yazıyı beğendiyseniz şu yazı da ilginizi çekebilir:

Senin Ağzına Sıçarsam Bana Aşık Olursun

Not: Bu yazı, sevgilisinin gerçekten değerini bilen ve sevgilisine hak ettiği ilişkiyi diğer günlerde de yaşatan azınlığa yazılmamıştır. Hatta tam tersi: keşke herkes sizin gibi olsa.

Yaşamak

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamak, ya da yaşamamak.

Doğduğumuz, bilinçli karar verme yeteneğine sahip olduğumuz andan itibaren, son nefesimizi verene kadar en çok yaptığımız şey, karar vermektir. “Öyle mi yapsam, böyle mi?” Ya da “hangi hayatı seçsem?” Bazı olaylar kendi tercihimiz dışında gelişir, ancak en az seçeneğe sahip olduğumuz anlarda bile, önümüzde en az iki seçenek vardır: bir şeyleri yaşamak, ya da o şeyi yaşamamak.

Sorsana bir kendine, yaşadığın, yaptığın, üşenmeyip, korkmayıp da hayata geçirdiğin kaç şeyden pişmansın? “Keşke yapmasaydım” dediğin bir şeyler var mı? Yoksa pişmanlıkların hep ertelemek, vazgeçmek, korkmak üzerine mi? Gerçek bir şeyler yaşamaktan korkmak. Sonuna kadar savaşmak varken umutsuzluktan dolayı vazgeçmek. Yaşamayı ertelemek. Yaptığın mı, yoksa yapmadığın mı şeylerden pişmansın daha çok? Sanırım bu sorunun cevabını benim kadar sen de biliyorsun.

Hayatını, her şeyi dibine kadar yaşayarak, korkmayarak, her şeye atlayıp, gerçek duyguları hissetmekten korkmadan mı yaşamak istiyorsun? Bunu kime sorsan evet der. Peki ya kaç kişi uyguluyor? Kaç kişi bir şeylerden kaçmayıp ne pahasına olursa olsun, hayatı yaşıyor? Onlardan biriysen şanslısın sevgili okuyucu. Ama istatistiksel olarak incelersek, muhtemelen yaşamaktan kaçan korkaklardan birisin. Sevmeyi, tutkuyu, hissetmeyi… Bunların hepsini derinlere bastırmış, toprağın altına gömmüş, varlığını bile unutmuşsun. Para kaybederim diye kazanmaktan korkuyorsun, düşerim diye yükselmekten, ölürüm diye hayattan korkuyorsun! Akreple yelkovanın dönmesini sonsuza kadar izleyebilirsin. Sen yavaş çekimde nefes alıp verirken, kabuğunun içinden dünyanın solmasını antidepresanlarınla uyuşmuş, kapitalizmle yıkanmış beyninle izlerken birileri kendi için, hatta belki senin için bir şeyler yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

İnsanlar dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Herkes az biraz başarılı da oluyor. Hiçbir şey olmasa, biraz olsun kendi dünyasını değiştirmiyor mu aksiyon alan biri? En azından deniyor. Bir şeyler öğreniyor, deneyimliyor, kendini geliştiriyor. Sen ise kabuğunun içinde inci tanesi gibi bekliyorsun. Belki de kimsenin fark etmeyeceği, kabuğunun içinde yok olacak bir inci tanesi. Birileri seni kabuğundan çıkarmaya çalışıyor, sen ise savunma mekanizmanla sımsıkı kapanıyorsun. Çekiliyorsun içeri, karanlığa. Seni sevenler önüne ışık tutuyor, önünü görüp doğru yolu seç diye. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

Sonra biri giriyor, hayatını değiştiriyor. Fark etmiyorsun. Bağırıyor, ama kulaklarını tıkamışsın hayatın koşuşturmasının gürültüsüyle. Sana en sevdiğin şarkıyı söylüyor ama duymuyorsun. Bir kez kulak versen, duyacaksın. Senin gibi o da aslında. Duygularını ameliyatla aldırmışsın adeta. Hissetmiyorsun. Ama bilmiyorsun ki seni sen yapan, en derindeki, kendin bile farkına varmadığın bir şeyler orada. Onları aldıramazsın. En güçlü ilaçlarla, en sahte hayatlarla bile onu silemezsin. Çünkü o sen’sin. Gömebilirsin, kaçabilirsin, varlığını inkar edebilirsin, ama öldüremezsin. Ve dönüp dolaşıp seni bulur. O bunu görebiliyor, sana da göstermeye çalışıyor. Tüm nefesini, tüm gücünü, hayatının en güzel zamanlarını bunun için harcıyor. Sadece sana bir şeyi göstermek için belki de. Çünkü buna değer. Değeceğini biliyor. Her şeyi değiştirmek senin elinde. Biri sana bu şansı veriyor. Senin içinde, senin bile göremediğin gerçek sen’i görebiliyor. Ama sen korkaksın, yaşamamayı seçiyorsun. Kaçıyorsun. O üzerine geldikçe daha da kaçıyorsun. Hiçbir şans vermiyorsun. O elinden gelen her şeyi yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

En sonunda zaman geçtikçe, daha fazla kaçamayacağını fark ediyorsun. Dönmek istiyorsun, ama yönünü kaybetmişsin. Sana ışık tutanlardan kaçmışsın, dengeni ve oryantasyonunu toparlayamıyorsun. Neredesin bilmiyorsun. Kaybolmuşsun. Bir yerlerde bir şeyler var. Duyguların tekrar ortaya çıkıyor. Temel içgüdülerini dinledikçe kim olduğunu hatırlıyorsun. Sadece tek bir şey istiyorsun: yaşamak. Bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyorsun. Korkuyorsun. Nereye gitti beni o seven diyorsun? Nereye gitti benim için her şeyi yapmaya hazır olan o kişi. Öldü mü? Yaşıyor mu? Neden değerini bilemedin sen onun? Beyninin uyuşması geçtikçe, gözlerini açabildikçe, yaptığın aptallığın derecesini idrak etmeye başlıyorsun. Ettikçe, farkında olmadan, kaçarak yaptıklarını gördükçe ağlamak istiyorsun. Her şeyin suçlusu sensin. Yaşadıklarının ve yaşattıklarının sorumlusu sensin. Sadece bütün gücünle gökyüzüne bakıp ağlamak istiyorsun. İnanmak istiyorsun. Çünkü seni hayata hala bağlayabilen tek şey bu.

Çaresizsin, dersini almışsın. Bundan sonra ne pahasına olursa olsun, yaşayacaksın. Bekliyorsun. Bir mucize olsun diye. En parlak yıldızlara bakıyorsun, diğer tüm yıldızlar sönüyor onun yanında. O’nu istiyorsun. Ama bilmiyorsun ki o aradığın yıldızı yanlış bedenlerde, yanlış isimlerde aramışsın hep. O hep oradaydı, seninleydi, ama sen kabuğunun içindeydin. Gözyaşlarını tutamıyorsun. Gözlerinden yanaklarına, oradan boynundan yavaşça göğsüne damlayıp yere, toprağa doğru kendini yerçekimine bırakmasına izin veriyorsun. Bir yıldız kayıyor. Dilek tutuyorsun. Saçma, evet, ama yine de kendini iyi hissettiriyor. “Belki de bütün bunların bir nedeni vardır” diyorsun. Belki de vardır. Belki asla bilemeyeceksin. Ama en azından bir şeyleri bilmek istiyorsun. Ama yapayalnızsın işte. Gökyüzü ve sen. Bu defa yanlış seçimi yapmayacaksın. “Keşke” diyorsun. “Keşke o şansı bir kere daha yakalayabilsem.” Çaresizlik içinde gökyüzünü izliyorsun. Olmayacağını biliyorsun, ama bir yandan da içinde anlatamadığın bir umut var. Bir yaşama sevinci. Sanki yıldızlar sana bir mesaj vermeye çalışıyor. Kafayı yediğini sanıyorsun, ama yine de dinlemeye çalışıyorsun. Sanki çok uzaklardan bir ses geliyor. Sanki biri sana bir şeyler söylüyor. Kulaklarını açtıkça duyuyorsun. Baktıkça görüyorsun. Gizemli bir şifreyi çözüyorsun. “Hayır, kafayı yemedin.” Bunu gerçek olmayı başarabilen herkes yaşıyor. Belki de hayatın sırrı bu mesajda gizli.

Sonra hiç beklemediğin bir anda, adını koyamadığın bir mucize oluyor. Bu sefer dersini almışsın. Hayat sana ikinci bir şans veriyor. Ve bu defa yaşamayı seçiyorsun. Yapmayı, dibine kadar hissetmeyi, sonuna kadar oynamayı seçiyorsun. Var olmayı seçiyorsun. Kendin gibi biriyle kurtulmayı seçiyorsun bu bataklıktan. Ve her şey yoluna giriyor. Yaptığın hatalara, aldığın derslere bakıyorsun. Çok şey öğrenmişsin aslında. Yepyeni biri olmuşsun. Zarar verdiklerin de çok şey öğrenmiş. Ama çok zarar görmüşsünüz. Ama sonunda yine buradasınız, birliktesiniz. Yaşamayı seçiyorsunuz, ve kimse size zarar veremiyor. Var olmayı seçiyorsunuz, hiçbir şey sizi ayıramıyor. Çünkü sevmenin gücünün, tutkunun gizeminin, hayatın ve zamanın ötesinde olduğunu görebiliyorsunuz. Ve tüm gecenin karanlığından, çok uzaklardan, güneş yeniden doğuyor. Tekrar yüzünüze veriyor sıcaklığı. Ve bu defa, her şeyin daha farklı olacağını biliyorsunuz. Çünkü savaştınız. Birbirine karşı. Hayata karşı. Başkalarına karşı. Kendinize karşı. Ve hala hayattasınız ikiniz de. Dibine kadar yaşamayı seçmişsiniz işte bu defa. Her şey, olması gerektiği gibi olacak artık.

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamayı seçin.