Yaşamak

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamak, ya da yaşamamak.

Doğduğumuz, bilinçli karar verme yeteneğine sahip olduğumuz andan itibaren, son nefesimizi verene kadar en çok yaptığımız şey, karar vermektir. “Öyle mi yapsam, böyle mi?” Ya da “hangi hayatı seçsem?” Bazı olaylar kendi tercihimiz dışında gelişir, ancak en az seçeneğe sahip olduğumuz anlarda bile, önümüzde en az iki seçenek vardır: bir şeyleri yaşamak, ya da o şeyi yaşamamak.

Sorsana bir kendine, yaşadığın, yaptığın, üşenmeyip, korkmayıp da hayata geçirdiğin kaç şeyden pişmansın? “Keşke yapmasaydım” dediğin bir şeyler var mı? Yoksa pişmanlıkların hep ertelemek, vazgeçmek, korkmak üzerine mi? Gerçek bir şeyler yaşamaktan korkmak. Sonuna kadar savaşmak varken umutsuzluktan dolayı vazgeçmek. Yaşamayı ertelemek. Yaptığın mı, yoksa yapmadığın mı şeylerden pişmansın daha çok? Sanırım bu sorunun cevabını benim kadar sen de biliyorsun.

Hayatını, her şeyi dibine kadar yaşayarak, korkmayarak, her şeye atlayıp, gerçek duyguları hissetmekten korkmadan mı yaşamak istiyorsun? Bunu kime sorsan evet der. Peki ya kaç kişi uyguluyor? Kaç kişi bir şeylerden kaçmayıp ne pahasına olursa olsun, hayatı yaşıyor? Onlardan biriysen şanslısın sevgili okuyucu. Ama istatistiksel olarak incelersek, muhtemelen yaşamaktan kaçan korkaklardan birisin. Sevmeyi, tutkuyu, hissetmeyi… Bunların hepsini derinlere bastırmış, toprağın altına gömmüş, varlığını bile unutmuşsun. Para kaybederim diye kazanmaktan korkuyorsun, düşerim diye yükselmekten, ölürüm diye hayattan korkuyorsun! Akreple yelkovanın dönmesini sonsuza kadar izleyebilirsin. Sen yavaş çekimde nefes alıp verirken, kabuğunun içinden dünyanın solmasını antidepresanlarınla uyuşmuş, kapitalizmle yıkanmış beyninle izlerken birileri kendi için, hatta belki senin için bir şeyler yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

İnsanlar dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Herkes az biraz başarılı da oluyor. Hiçbir şey olmasa, biraz olsun kendi dünyasını değiştirmiyor mu aksiyon alan biri? En azından deniyor. Bir şeyler öğreniyor, deneyimliyor, kendini geliştiriyor. Sen ise kabuğunun içinde inci tanesi gibi bekliyorsun. Belki de kimsenin fark etmeyeceği, kabuğunun içinde yok olacak bir inci tanesi. Birileri seni kabuğundan çıkarmaya çalışıyor, sen ise savunma mekanizmanla sımsıkı kapanıyorsun. Çekiliyorsun içeri, karanlığa. Seni sevenler önüne ışık tutuyor, önünü görüp doğru yolu seç diye. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

Sonra biri giriyor, hayatını değiştiriyor. Fark etmiyorsun. Bağırıyor, ama kulaklarını tıkamışsın hayatın koşuşturmasının gürültüsüyle. Sana en sevdiğin şarkıyı söylüyor ama duymuyorsun. Bir kez kulak versen, duyacaksın. Senin gibi o da aslında. Duygularını ameliyatla aldırmışsın adeta. Hissetmiyorsun. Ama bilmiyorsun ki seni sen yapan, en derindeki, kendin bile farkına varmadığın bir şeyler orada. Onları aldıramazsın. En güçlü ilaçlarla, en sahte hayatlarla bile onu silemezsin. Çünkü o sen’sin. Gömebilirsin, kaçabilirsin, varlığını inkar edebilirsin, ama öldüremezsin. Ve dönüp dolaşıp seni bulur. O bunu görebiliyor, sana da göstermeye çalışıyor. Tüm nefesini, tüm gücünü, hayatının en güzel zamanlarını bunun için harcıyor. Sadece sana bir şeyi göstermek için belki de. Çünkü buna değer. Değeceğini biliyor. Her şeyi değiştirmek senin elinde. Biri sana bu şansı veriyor. Senin içinde, senin bile göremediğin gerçek sen’i görebiliyor. Ama sen korkaksın, yaşamamayı seçiyorsun. Kaçıyorsun. O üzerine geldikçe daha da kaçıyorsun. Hiçbir şans vermiyorsun. O elinden gelen her şeyi yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

En sonunda zaman geçtikçe, daha fazla kaçamayacağını fark ediyorsun. Dönmek istiyorsun, ama yönünü kaybetmişsin. Sana ışık tutanlardan kaçmışsın, dengeni ve oryantasyonunu toparlayamıyorsun. Neredesin bilmiyorsun. Kaybolmuşsun. Bir yerlerde bir şeyler var. Duyguların tekrar ortaya çıkıyor. Temel içgüdülerini dinledikçe kim olduğunu hatırlıyorsun. Sadece tek bir şey istiyorsun: yaşamak. Bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyorsun. Korkuyorsun. Nereye gitti beni o seven diyorsun? Nereye gitti benim için her şeyi yapmaya hazır olan o kişi. Öldü mü? Yaşıyor mu? Neden değerini bilemedin sen onun? Beyninin uyuşması geçtikçe, gözlerini açabildikçe, yaptığın aptallığın derecesini idrak etmeye başlıyorsun. Ettikçe, farkında olmadan, kaçarak yaptıklarını gördükçe ağlamak istiyorsun. Her şeyin suçlusu sensin. Yaşadıklarının ve yaşattıklarının sorumlusu sensin. Sadece bütün gücünle gökyüzüne bakıp ağlamak istiyorsun. İnanmak istiyorsun. Çünkü seni hayata hala bağlayabilen tek şey bu.

Çaresizsin, dersini almışsın. Bundan sonra ne pahasına olursa olsun, yaşayacaksın. Bekliyorsun. Bir mucize olsun diye. En parlak yıldızlara bakıyorsun, diğer tüm yıldızlar sönüyor onun yanında. O’nu istiyorsun. Ama bilmiyorsun ki o aradığın yıldızı yanlış bedenlerde, yanlış isimlerde aramışsın hep. O hep oradaydı, seninleydi, ama sen kabuğunun içindeydin. Gözyaşlarını tutamıyorsun. Gözlerinden yanaklarına, oradan boynundan yavaşça göğsüne damlayıp yere, toprağa doğru kendini yerçekimine bırakmasına izin veriyorsun. Bir yıldız kayıyor. Dilek tutuyorsun. Saçma, evet, ama yine de kendini iyi hissettiriyor. “Belki de bütün bunların bir nedeni vardır” diyorsun. Belki de vardır. Belki asla bilemeyeceksin. Ama en azından bir şeyleri bilmek istiyorsun. Ama yapayalnızsın işte. Gökyüzü ve sen. Bu defa yanlış seçimi yapmayacaksın. “Keşke” diyorsun. “Keşke o şansı bir kere daha yakalayabilsem.” Çaresizlik içinde gökyüzünü izliyorsun. Olmayacağını biliyorsun, ama bir yandan da içinde anlatamadığın bir umut var. Bir yaşama sevinci. Sanki yıldızlar sana bir mesaj vermeye çalışıyor. Kafayı yediğini sanıyorsun, ama yine de dinlemeye çalışıyorsun. Sanki çok uzaklardan bir ses geliyor. Sanki biri sana bir şeyler söylüyor. Kulaklarını açtıkça duyuyorsun. Baktıkça görüyorsun. Gizemli bir şifreyi çözüyorsun. “Hayır, kafayı yemedin.” Bunu gerçek olmayı başarabilen herkes yaşıyor. Belki de hayatın sırrı bu mesajda gizli.

Sonra hiç beklemediğin bir anda, adını koyamadığın bir mucize oluyor. Bu sefer dersini almışsın. Hayat sana ikinci bir şans veriyor. Ve bu defa yaşamayı seçiyorsun. Yapmayı, dibine kadar hissetmeyi, sonuna kadar oynamayı seçiyorsun. Var olmayı seçiyorsun. Kendin gibi biriyle kurtulmayı seçiyorsun bu bataklıktan. Ve her şey yoluna giriyor. Yaptığın hatalara, aldığın derslere bakıyorsun. Çok şey öğrenmişsin aslında. Yepyeni biri olmuşsun. Zarar verdiklerin de çok şey öğrenmiş. Ama çok zarar görmüşsünüz. Ama sonunda yine buradasınız, birliktesiniz. Yaşamayı seçiyorsunuz, ve kimse size zarar veremiyor. Var olmayı seçiyorsunuz, hiçbir şey sizi ayıramıyor. Çünkü sevmenin gücünün, tutkunun gizeminin, hayatın ve zamanın ötesinde olduğunu görebiliyorsunuz. Ve tüm gecenin karanlığından, çok uzaklardan, güneş yeniden doğuyor. Tekrar yüzünüze veriyor sıcaklığı. Ve bu defa, her şeyin daha farklı olacağını biliyorsunuz. Çünkü savaştınız. Birbirine karşı. Hayata karşı. Başkalarına karşı. Kendinize karşı. Ve hala hayattasınız ikiniz de. Dibine kadar yaşamayı seçmişsiniz işte bu defa. Her şey, olması gerektiği gibi olacak artık.

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamayı seçin.

Bin Metre

Bu bir hikayedir.

Yüksek bir yer, bir dağın tepesi, uçurum kenarı. Nasıl geldin, neden buradasın bilmiyorsun. Ama buradasın işte. Yalnızca sen, gece, ve ay ışığı. Kimsecikler gelmemiş seninle buraya. Hava biraz soğuk ama sorun değil. Sadece kafanın içindeki güzel şeyleri düşünerek ısınabiliyorsun. Belki de son kez. Bin metre yüksektesin. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Upuzun, bitmek bilmeyen deniz, sonsuzlukta gökyüzüyle ve yıldızlarla birleşiyor. Tek bir adımınla, bir dakikadan kısa bir sürede, ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yere gidebilirsin. Korkuyorsun.

Sonra arkana bakıyorsun. Kimse yok. Yalnızsın. Hayatta en çok olmasını istediğin insanlar senden uzaklaşmış. Diğer kimse de eksikliği kapatamıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar kapatamayacaklar. En son bunu dediğinde büyük konuşmaman gerektiğini hayat sana kibarca göstermişti, ancak kendisinin aynı merhameti ikinci kez göstereceğini sanmıyorum. Kimse sanmıyor. Şanssızsın çünkü. Varlık içinde yokluğu, ve seni gerçekten anlayamayan, sayamayacağın kadar insanı, hayatım adını verdiğin, boka sarmış çöplüğünde barındırdığın için şanssızsın. Anlamıyorlar. Anlayanlar da bir şey yapamıyor. Ama sen tüm kartları oynamışsın. “Elimde daha neler var, nasıl olsa bir yerde rahatça her şeyi toparlarım” derken bir bakmışsın son kozunu da açmışsın masaya. Ve hayat masanın diğer ucunda. Son hamlesini bekliyorsun. Ona bakıyorsun. Ama o sana bakmıyor bile. Hani, matematiksel olarak milyonda bir ihtimal, ama bir umut, belki kaybetmezsin, belki bir mucize olur ve kazanırsın. Bakmaya devam ediyorsun. Nabzının yükseldiğini hissedebiliyorsun. Ve kartlarını açıyor. O bin anlık ufacık umudun, hayallerin, gelecek planların. Hepsi çöpe gidiyor. Kaybettin. Ağlayamıyorsun bile, çünkü uğruna ağlayacak bir şey kalmamış. Kaçamıyorsun, çünkü zaten boşluktasın. Kendinden kaçamazsın.

Arkanı dönüyorsun. Bin metre. Yarım dakikadan az. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Ama arkana baktığında daha da korkutucu bir hayat. Yere çarptığın anda kemiklerin nasıl acıyacak? Ama bir defa, ve geçecek. Sonsuza kadar. Diğer tarafta ise, bir gün bir mucize olmazsa belki de asla bitmeyecek, daha da çekilmez hale gelecek bir acı. Hak etmedin. Sen hep iyi oldun. Ama hep kötülük aldın. Sana en yakınındakiler, en büyük kötülüğü yaptılar. En güvendiğin insanlar hep kazık attılar. Kaybedecek neyin kaldı ki? İnsan, sevdiğiyle olamadıktan, kendini, kendi gibi biriyle tamamlayamadıktan sonra ne anlamı kalmış bütün o yaptıklarının, yüzeysel tatminliklerin, ailenin, arkadaşlarının, kısaca, seni insanların gözündekağıt üzerinde sen yapan her şeyin. Gözlerine baktığında kendini görebileceğin biri bile kalmamışken, sabah uyanmanın, en sevdiğin kahveni içip, en sevdiğin yemeği yiyip, en sevdiğin sporu yapıp, en sevdiğin filmi izlemenin bile ne anlamı var? Bundan gerçekten zevk alabiliyor musunuz? Yoksa kendinizi mi kandırıyorsunuz? Sizi bilmem ama ben hiçbir şeyden zevk alamıyor, hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Sonra aklına bir an geliyor. Güzel, mutlu olduğun, belki farkında bile olmadan kendin olduğun bir an. O ana dönmek istiyorsun. Hayali bile içini ısıtıyor. Belki de son kez. Derin bir nefes alıyorsun. Ama içinde, kalbinde, gözlerini dolduran bıçağı hissettikçe, yeter diyorsun. Hoşçakal.

Aşağı bırakıyorsun kendini. Geri dönüşü yok. Bin metre. Korkuyorsun, ama daha az korkutucu olanı seçtiğinin gururuyla rüzgarı hissediyorsun. Dokuz yüz metre. Güzel bir an geliyor aklına. O ana dönmek için her şeyi yaparsın. Ancak o anın yokluğunu yaşamamak, hatırlamamak için, herşeyden fazlasını yaparsın. Sekiz yüz metre. Acaba seni mutlu eden insanlar şu anda nerede, kiminle, ne yapıyor, nasıl mutlular diyorsun. Acaba kim, senin olman gereken koltukta? Acaba kim şu an sevdiğinle, senin hak ettiğin hayatın tadını çıkarıyor? Yedi yüz metre. Bağırıyorsun. Kimse seni duymaz. Hiç bu kadar bütün gücünle bağırmamıştın belki de daha önce. Kimse sana hiçbir şey yapamaz. Altı yüz metre. Özgürlüğü, hayatın hafifliğini hissediyorsun. Umursamazlık, tüm vücudunu kaplıyor. Beş yüz metre. Dünyevi sorunlar, para, sosyal statü, sağlık, aile… Artık hiçbir şey ifade etmiyor. Dört yüz metre. Bütün bunları hak edecek ne yaptın? Neden böyle oldu? Neden sevdiğin, mutlu, hak ettiğin gerçek hayatını yaşayamadın? Varlığını sorguluyorsun…

Üç yüz metre. Çok korkuyorsun. Ama bir kaç saniye sonra hepsi bitecek. Tüm anılar. Acılar. Onlarca yıl boyunca var olmuş her şey. Bir kaç saniye sonra, sonsuza kadar yok olacak. Tüm dünyanı yakmanın verdiği sadist/mazoşist hazzı yaşıyorsun. Hayatın sana yaptıklarına karşı olan nefret ve öfke, korkuyu bastırıyor.

İki yüz metre. Keşke bir not bıraksaydım diyorsun. Okunduğunu, ve karşındakinin neler hissettiğini asla göremeyecek olsan da, bir not. Neler yaşadığını, neyin seni bu hale getirdiğini açıklamaya çalışan bir kaç sayfa. Okuduğunda, o insanın tüylerini ürpertecek, seni bu hale getirenin, her şeye son vermenin, en büyük nedeninin, kabullenmek istemese de kendisi olduğunu hissettiğinde gözyaşlarını tutamayacağı bir not. Tüm hayatının anlamını, sözcükler ve cümleler gibi insan yapımı olgularla bir kağıdın üzerine sığdırmaya çalıştırdığın bir not. Aslında, hayattan neler istediğini tek bir paragrafta bile özetleyebilirsin. Çok bir şey istemiyorsun sonuçta. Tek bir cümlede bile özetleyebilirsin isteyip de kavuşamadığın tek şeyi. Hatta iki kelime bile yeter, bütün bunların nedeni olan insana bırakacağın nota yazmak için. Bazen en anlamlısı, en kısa sözcükler değil mi zaten? Upuzun bir yolculuğa, noktayı koyarken yalnızca iki kelime, bütün her şeyi nasıl oluyor da özetleyebiliyor? Belki de o insan yapımı sözcüklerin gücünü küçümsememek gerekliymiş…

Yüz metre. Soğuğu ve rüzgarı yüzünden hissettiğin son saniyeler. Seni buraya getiren bütün olay örgüsünü, insanları, yaşadıklarını, haksızlıkları, kısacası hayat çizgini düşünüyorsun. Bütün olaylar, bir zincir oluşturuyor. Senin en derininden seni her şeye bağlayan, atladığın tepeye, oradan seni o tepeye getiren olaylara bağlı, zamanda ve uzayda geriye, ilk güne kadar giden, upuzun bir zincir. “Keşke tutunabilseydim ona” diyorsun. “Keşke kendimi buradan yukarı çekip, zamanda geri gidip, değerini bilemediğim, o dönmek istediğim tek ana gidip, bırakmak istediğim nottaki iki kelimeyi söyleyebilseydim.” Son elli metre. Korkudan titriyorsun, ancak bu vücudunun yalnızca doğal bir tepkisi. Yine yaşadıkların gözünün önünden geçiyor, ve korkunu bastırıyor. Tıpkı, bir yerin acıdığında, başka bir yerini daha çok acıtarak diğerinin acısını bastırdığın gibi. Otuz metre. Son saniyeye girerken yıldızlarla sonsuzluğun birleştiği yere bakıyorsun. “Ben geliyorum!” diyorsun, adeta bir şeyi ilk kez yapmanın heyecanını yaşayan bir çocuk, ilk kez öpüşmenin yakınlığını yaşayan bir genç, üniversite sınavında istediği yeri kazandığını öğrenen bir delikanlı, yıllardır kendini ölümle yaşam arasında sürükleyen hastalığın tamamen geçtiğini öğrenen, hayata yeniden doğan biri gibi. Sonsuzluğun çekimini hissediyorsun. On metre. Artık geri dönüşün yok. Çarpışma anına yalnızca bir tık kaldı. Yok olmanın ne demek olduğunu hissediyorsun. Bütün güzellikler sonsuza dek kaybolacak. Ancak bütün acılar da. Kısaca, hiçbir şey olmayacak artık seninle. Sen diye bir şey olmayacak. Yalnızca ailenin, arkadaşlarının, çevrendeki bir kaç insanın hatırladığı bir anı olarak kalacaksın. Bir gün onlar da ölecek. Onların, senin hakkında bahsettikleri de. Bir gün, seni var eden her şey, tarihten tamamen silinecek. Garip bir duygu. Belki de hissettiğin son duygu. İki metre. Denizin yansımasından kendini ve ay ışığını dalgalanırken son kez görüyorsun. Zaman yavaşlıyor. Sanki her şey bir oyunmuş gibi. Çarpacaksın. Şimdi, tam şimdi, her şey bitecek işte. Her şeyin mutlak sonundasın. Adını soyadını düşünüyorsun. Bu ada soyada sahip, doğduğun şehirde doğmuş, okuduğun yerde okumuş, yaptıklarını yapmış insan. Kimliğin. Benliğin. Sevdiğin herkes. Seni sinirlendiren herkes. Öptüğün, seviştiğin, kavga ettiğin, ağzına sıçtığın, ve senin ağzına sıçan tek tek herkes. Son nefesinle hepsini vermeye hazırsın. Gözlerini kapıyorsun refleks olarak. Kapıyorsun, ancak bir daha açmayacağını bilerek kapıyorsun. Çok canın yanacak, ama sadece bir defalık. Ondan sonra sonsuz sessizlik seninle olacak. Sen var olmasan da, o seninle olacak. İstesen de bırakmayacak seni. Hep istediğin de bu değil miydi zaten? Hep istediğin, tutunmak bir şeyleri paylaşmak değil miydi?

Bağırıyorsun. Bütün gücünle. Vücudun kontrolden çıkıyor. Yüzlerce kilometre hızla suya çakılmaya hazırsın. Üç. İki. Bir. Ve bir anda her şey duruyor. Sessizlik. Uyanıyorsun. Rüyaymış. Terler içinde, yatağındasın. Yanına bakıyorsun. Yatağında yapayalnızsın. Ve keşke bitmeseydi diyorsun. “Keşke bu rüyadan uyanmasaydım” diyorsun, ve bunu derken rüya yerine kabus demiyor olman, en derinde neler istediğini gösteriyor. Yarın yine güneş doğacak biliyorsun. Çok yaklaşmıştın halbuki sonsuza kadar ay ışığıyla kalmaya. Çok yaklaşmıştın bir daha asla canının yanmayacağı o tuhaf yere gitmeye. Elini uzatsan dokunacaktın ölüme halbuki. Gözünü açsan görecektin onu bir kaç santimetre karşında. Nefes alsan koklayabilecektin sonsuz hiçliği. Ama korktun yine. Mantığın, rüyanda bile devrene girdi, ve senin gerçek duygularını hissetmene engel oldu. Bir kez daha mantığından nefret ediyorsun. Keşke tamamen devre dışı bırakabilseydin onu. Belki daha kısa, ama daha gerçek bir hayat yaşayabilirdin o zaman. Seni sen yapanın peşinden, tabiri yerindeyse deliler gibi koşabilirdin. Sosyallik, normlar, ve insanların hakkında ne düşüneceği umrunda bile olmadan hem de. Kendin olmaya, ve seni sen yapanla olmaya. Tıpkı gözünü açabildiğinde görmek istediğin, nefes aldığında kokusunu almak istediğin tek şey gibi.

Son

Bir şeyin bitmesi. Bir ilişki, ya da bir tatil. Ya da hayatımızda adı konulabilir bir dönem. Bir insanın hayatı, belki de bir şirketin ya da organizasyonun hayatı. Herhangi bir olgunun sonunun gelmesi, ve çok önemi olmayan bir olgu bile olsa, bir daha onun var olmayacağını bilmek. Tuhaf bir duygu.

“Bu tatil bitmesin”. “Bu konser bitmesin.” “Bu ilişki bitmesin.”  “Bu ortamı kaybetmeyeyim.” “Arkadaşlarım gitmesin.”

Son’lar neden bizi rahatsız ediyor? Neden her şeyin kalıcı olmasını, hep devam etmesini istiyoruz? Neden, bizim için aslında hiçbir önemi olmayan şeyler bile, eğer bitiyorsa ve bir daha olmayacaksa, bir anda önem kazanıyor? Kimi insan bunu hiç düşünmez, ancak son zamanlarda sürekli bu soruyu kendime sorup dururken buluyorum. Olaylar, şeyler, anılar ve insanlar içimizde kontrolümüz dışında, kendi hayatımızdaki yerlerini buluyorlar. Yerlerini bulmaktan da öteye gidiyorlar, hayatımızdaki diğer her şeyle ilişki kuruyorlar. İnsan ilişkisi gibi değil. Daha çok, düşüncelerimizin, birbirini hatırlattığı türden bir ilişki. Bir görüntünün bir yeri, bir sesin bir duyguyu, bir kokunun bir insanı hatırlatması gibi. Yeni bir yerlerdeyken, yeni insanları tanırken, yeni bir şey denerken, aslında kafamızda farklı bir yere giriyoruz. Mental olarak daha önce var olmadığımız bir yerdeyiz. Değişik geliyor. Etraftaki her etkenden çok fazla etkileniyoruz, sürekli bir şeyleri kaydediyoruz.

Zekiyiz, daha sonra hayatımızdaki diğer olayların ve kişilerin, geçmişimizi bize hatırlatacağını biliyoruz. Bu yüzden bir şeylerin sonunun gelmesi, bir daha olmayacağı, aslında farklı bir düşünceye girmemize neden oluyor: insanın her şeye alıştığını (kabullendiğini, hep öyle devam edebileceğini demiyorum), beyninde o olguya (bir olay, kişi, yer ya da herhangi bir şey) bir yer ayırdığını biliyoruz, hatta eğer bu güzel bir şeyse çok kolay alışıyoruz, ve daha sonra hayatımızdaki diğer olayların da bunları hatırlatacağını biliyoruz. Buna engel olmaya çalışıyoruz. Ulaşılmaz olanın çekiciliği de bu yüzden. Şöyle düşünün: eğer o ulaşılmaz olan şeyin varlığını bile bilmeseydiniz, yokluğu ya da kaybetme korkusu gerçekten sizi rahatsız eder miydi? Tabii ki de hayır. Ancak bir şey var ise, ona kolayca alışıyoruz. Hayatımızdaki diğer konularla ilişkilendiriyoruz. Ve canlılar, hep sahip olmaya, kaybetmemeye programlanmış. Evrimsel olarak bunun nedenini görmek zor değil: tarih boyunca ulaşılabilirlik açısından kısıtlı kaynaklar, kaynaklara en çok sahip çıkabilenin hayatta kalıp diğerlerinin hayatını sürdüremeyeceği biçimde rol oynamış. Bu yüzden de kaynaklara sahip çıkabilenlerin genetik kodu nesilden nesile gelişerek aktarılmış.

Kaybetmemek istiyoruz. Bir şeyi kaybetmek, bizi en derinden karşı koymamız için tetikliyor. Bu tamamen doğal bir geribesleme. Değiştiremeyiz. Yapabileceğimiz en doğru şey, kaybetmemenin, ya da en azından o şeyi istersek geri kazanabileceğimizi bilmenin yollarına bakmak. Bu durumda rahatlıyoruz. “Tamam şimdi buradan gidiyorum ama tekrar geleceğim” diyebilmek bizi rahatlatıyor. Çünkü o zaman kaybetmediğimizi biliyoruz. O olguya bir noktada tekrar sahip olabileceğimizi biliyoruz. Acıkıyoruz, ancak şu an olmasa bile açlıktan ölmeden önce tekrar yiyebileceğimizi biliyoruz, ve bu bize huzur seviyor. Savaşma, sürekli tehlikelere karşı uyanık olup gerek fiziksel gerek mental anlamda yorulma güdümüzü durduruyor. Daha sağlıklı düşünebiliyoruz. 

Bizi asıl rahatsız eden şey, aslında bir şeyin bitmesi değil, bir daha var olmayacağı düşüncesi. Eğer sonu olan olayların, bir gün tekrar devam edeceğini bilirsek, hayatımıza daha sağlıklı devam edebiliriz. Bazen ise bir sonun geldiğini sanarız, korkarız, üzülürüz, umutsuzluğa kapılırız. Ancak aslında o bir son değildir, ve en güzeli ise, onun son olduğunu sanmamızdır. Çünkü ancak her şeyden vazgeçtikten sonra, bir şeyin değerini anlarız. Ve ancak gerçekten değerini anladıktan sonra, kaybedilen bir şeyleri yeniden kazanmak, bizi yeniden hayata bağlar.

Son sandığımız tüm Son’lara gelsin.

Paylaşmak

Hobilerin. Yaptıkların. Ya da belki de yapmak isteyip yapamadıkların. Kısacası, seni sen yapan şeyler. Bütün bunlara anlam katan şey ne, hiç düşündün mü?

Fotoğraf mı çekmeyi seviyorsun? Yemek yapmayı mı? Hayatının iki saatine değecek güzel bir film izlemeyi mi, eğlenceli bir kitabı bitirebilmeyi mi? Sevdiğin sporlar? Peki tek başına fotoğraf çekmekten sıkılmaz mısın bir yerde? Yaptığın yemekleri tek başına yemekten? O filmi tek başına izlemekten, ya da en azından tartışacak biri olmamasından? Her ne kadar sevsen de, en sevdiğin sporu tek başına yapmaktan sıkılmayacak mısın?

Ben sıkıldım. Hem de çok. Belki her şeyden çok kolay sıkılan maymun iştahlı yapımdandır, belki de hayatta deneyecek bir sürü yeni şey olduğunu bilip her şeyi denemeden buralardan gitmemek istememdendir. Ama belki de, kendimi insanın kendine yetebilmesi gibi sanal bir düşünceye kaptırmadığımdandır. Bu düşünceye kaptırınca gerçekleri göremiyoruz. İnsanın olabildiğince dış faktörlere, özellikle başka insanlara, bağımlı olmaktan kurtulabilmesi, kendisine verebileceği en değerli hediyelerden biri, ancak dışa bağımlılığı en aza indirmek ile kendini insanlardan ve duygulardan soyutlamak arasındaki çizgiye dikkat etmek gerekiyor. Kendimize yeteceğiz diye, sosyallikten uzak, yalnızca kendimiz için var olan, başkalarıyla etkileşemeyeceğimiz, ya da etkileşimlerimizin hayatımıza etkilerini en aza indirecek biçimde robotlaşıyoruz. Bununla iyi bir şeymiş gibi gurur duyuyoruz. Niteliksiz konulardaki başarılarımızı böbürlenerek anlatmakta üzerimize yok zaten.

Belki de paylaşmamız gerekiyor. Hayır, sevgili insancık, kendini kandırma. Eğer mutant DNA’sına falan sahip değilsen, başka insanlara ihtiyacın var. Yalnızlığını, kendine yetebilmek maskesinin arkasına saklama artık. Yalnızlığı kendin mi seçtin? Yoksa kendi bilinçdışı savunma mekanizman, kendi sefaletini görmemen için arada bir perde mi çekiyor? Simsiyah, hiç ışık geçirmeyen bir perde. Kara çarşaftan farksız.

Bu yüzden yalnızız işte. İnsan ilişkilerinden uzaklaşıp, bireyselleşiyoruz. Şehir hayatı bizi kendimize bile başkalaştırıyor. İnsanlarla birlikte bir şeyler yapmak yerine yalnızlığı seçiyoruz. Konuşmak, bir şeyler paylaşmak yerine, işten çıkıp evde yalnız takılmayı, tek başımıza film izlemeyi, tek başımıza oturmayı, dinlenmeyi, ya da işimize devam etmeyi seçiyoruz. Sistemin manipülasyonu sonucunda kendimizi tek başımıza olmaya zorluyoruz. Mutsuzuz. En büyük nedeni de bu, ancak farkında değiliz. İnsanın doğasında birlikte olmak var, sosyal olmak var, yalnız olmak yok. Yalnız kalan delirir. Geçici, hepimizin ihtiyacı olan bir iki günlük kafa dinlemekten bahsetmiyorum. Bir yaşam tarzı olarak yalnız olmaktan bahsediyorum. İlişki diyebileceğimiz her şeyin (ki illa özel bir ilişki olmak zorunda değil, iş ilişkisi de olabilir) tamamen yüzeysel ve geçici olmasından bahsediyorum. Gerçek olamamaktan bahsediyorum. Kabul et. Yalnızsın.

Kabul et ki değiştirmek için bir şeyler yap. Sosyal medyadan uzaklaş, ya da en azından beklentilerinin farkına var. Hatta git direk hayattan tüm beklentilerini sıfırla. Yalnızken tutunacak, zaman geçirecek bir şeyler illa ki vardır. Onların farkına var. Farkına var, ancak onların seni kalıcı olarak iyi yapamayacağının da bilincinde ol. Eninde sonunda dönüp dolaşıp ihtiyacın olan şeyin, kendin gibi biri olduğunu asla aklından çıkarma. O güne kadar kendini geliştir. O güne hazır ol. Ve en önemlisi, o gün için yaşa, ve ne olursa olsun asla vazgeçme. Çünkü oyun, sen kazanana kadar asla bitmez. Şimdi, geçici yalnızlığın tadını çıkar. Çünkü yakında bitecek…

Y

Hoşçakal, X.

Aylar geçmişti. Y’nin, bir kaç ay önce hayal ettiğinden çok daha farklı bir hayatı vardı. Mutlu muydu? Hayır. Ancak kendini, bunlar olmasaydı asla geliştiremeyeceği kadar geliştirmişti. Hiçbir şey, planladığı gibi gitmedi. Bambaşka bir yerdeydi. Ancak çok yorulmuştu. Hiç bu kadar yorulmamıştı. Bir şeyleri değiştirmek zorundaydı artık. Ne pahasına olursa olsun, bu oyunun sonu gelmeliydi ve kendi hayatına dönmeliydi artık.

Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.

X, yoktu artık. Zaten Y’nin umrunda bile değildi. Ancak, gitmeden önce Y’nin hayatında, her şeyi temelden etkileyecek bir zincirleme reaksiyon başlatmıştı. Her şeyin değiştiği dönem bir türlü bitmiyordu. Ne olursa olsun, Y, hiçbir şey hissedemiyordu. Ne istediğini biliyordu. En çok da bu korkutuyordu. Ne istediğini, tam olarak biliyordu Y.

Peki neler olmuştu bu sürede? Y, tüm hayatı boyunca yaşamadığı kadar çok farklı kişiyle farklı ilişkileri bir kaç ayda yaşamıştı. Hayatında yaşamadığı kadar çok duygusal yoğunluğu, bitmek bilmeyen krizleri, ve sonu olmayan bu karanlık döngüyü en derinden yaşıyordu. Sadece birkaç kişi umrunda olabilmişti, çok az insana karşı bir şeyler hissedebilmişti. Diğer herkes, sadece zaman kaybıydı. Günü geçirmekti. Oyalanmaktı. O insanları diğerlerinden farklı kılan şey neydi? Hep bu sorunun cevabını aradı. Çünkü görünürde hiçbir belirli ortak nokta yoktu aralarında. Bazıları, sadece, farklıydı işte. Farklıydı ve özeldi.

Tutunacak biri yoktu. Yalnız kalmayı sevmiyordu. Hayatının en güzel olması gereken yılları, yalnızca koca bir eksiklikle geçiyordu. Yaptığı en güzel şeyler bile, hep içindeki eksikliği iliklerine kadar hissettiriyordu. “Keşke bütün bunları paylaşacak biri olsa” diyordu hep. Tabii, herhangi biri değil. Elini sallasa ellisiydi, ama ellisinin de önemi yoktu. O bağlılık hissi, o mental anlamda birinin varlığını hissedebilme hissi var ya hani, onu istiyordu. Ne zaman “daha kötüsü olamaz” dese, daha kötüsü oluyordu. Hayal edemeyeceği yerlerdeydi hep. Hayal edemeyeceği şekillerde. Ve en kötüsü, çaresizdi Y. Herkesin istediği kişiydi, dışarıdan bakınca bir sürü kişinin istediği hayatı yaşıyordu. Ve hiç olmadığı kadar mutsuzdu. Bundan çıkmak için her şeyi yapardı. Tek çıkış yolunun, kendi gibi biriyle birlikte bu döngüden birlikte çıkmak olduğunu biliyordu. Bir yolu olmak zorundaydı. Ne pahasına olursa olsun. All in. Yoğun bir hayatı vardı, dert etse de, yoğun olmasaydı daha da içinden çıkılmaz bir hal alırdı, biliyordu. Günlük hayatta zamanını alan günlük işler, en güzel uyuşturucuydu belki de. Kendiyle baş başa kalıp, geleceği ve o eksiklik hakkında düşünmesi gerekmiyordu.

Y, kişilik açısından başka kimseye benzemiyordu. Belki de sorun buradaydı. Kendi gibi birini bulması belki de bu yüzden bu kadar zordu. Herkesin sahte olduğu bir şehirde, doğal, saf, kendi gibi sevebilen birini arıyordu. Sevmek, en iyi yaptığı şeydi. Ne en yakışıklıydı, ne en zekiydi, ne öyle maddi açıdan zengindi, ne ağzı en laf yapan insandı, ne de başka herhangi bir aşırı çekici özelliği vardı. Ama sevdi mi, aşık oldu mu, işte o zaman herkesten çok severdi. Aslında herkesin en derinde istediği şeyi sonuna kadar vermeye hazırdı, ancak kimse ne istediğini bilmiyordu. Herkes saçmalıklara kapılmış giderken, ne istediğinden emin adımları olan Y, yine yalnızdı. Uçak biletlerine bakıyordu. Gidiş-dönüş yerine Tek yön‘ü seçiyordu. Geri dönüşü olmayan bir yola girmek istiyordu. Bu hayatı geride bırakmak, bir daha hatırlamamak istiyordu. Ama boşluk içindeyken, nereye gitse kaçabilirdi ki?

Her şeyi geride bıraktığını sandığında bile, bir melodi, yavaşça çalınan bir piyano, onu alıp, bütün gücüyle duvara vurabiliyordu. Tam her şeyin bittiğini sandığı anda, aslında hiçbir şeyin bitmediğini hissediyordu. Şimdiki zamanda yaşayamıyordu. Hep geçmişteydi. Kurtuluş yolunu biliyordu. Tek yolu vardı, ve o yolun gerçekleşmesi için her şeyi yapıyordu. Korkutan da buydu. Çünkü yapabileceği en iyi şey, hiçbir şey yapmamaktı. Zaman, her şeyin ilacıydı. Ama geçtikçe, her şeyi daha da mahvediyordu. Bitmeliydi. Hak etmediği bir hayatı yaşamak istemiyordu. Bitmeliydi artık. Ama nasıl? Hiçbir fikri yoktu.

Her gece uyumadan önce sinir krizleri geçirerek mi? Kendini oyalayarak mı? Yoksa kendisini kendinden uzaklaştırıp ruhsuz bir şeye çeviren ilaçlara dönerek mi?  Her şey zaman kaybıydı. Tamamen zaman öldürdüğünü biliyordu. Elinden bir şey gelmiyordu. Hani iyiler kazanıyordu? Hani her şey yoluna giriyordu sonunda? Hani iyilik yaparsan iyilik buluyordun? Geçmiş notlarını karıştırırken eski bir kısa hikaye buldu. Y’nin totemiydi bu. Hayatına uğur getiriyordu. Tutunduğu rüyaydı. Çok özel, birazcık gizli bir anlamı vardı. Yalnızca kendi biliyordu. Yıllar önceden kalma, hayali bir sevgiliye yazılmıştı:

Neden böyle olmak zorunda? Hayır bir dakika, gerçekten.
Neden herkes hak etmediği hayatı yaşamak zorunda? Duymuyor musun? Sesi açsan? Beni dinle bu defa. Pişman olmazsın ya sonuçta! Belki de bu yazdığım hayatımdaki en önemli yazıdır. Belki de tek ihtiyacımız olan birazcık aşktır? Oku, sevceksin bunu bak. Söz!
Sadece hayal ediyordum, Sen ve ben. Evet ikimiz, ve tahmin et ne: başka da hiç bir şeye ihtiyacımız yok, ufacık ama sıcak bir ev dışında. Paramız, elektriğimiz bile olmasın. Gerekirse donalım, Ama o evde geceleri birlikte uyuyalım. Evet, o günü unutamıyorum, o ilk günü unutamıyorum seninle geçirdiğim. İster çaresiz de, ister rezillik de, istersen kaç benden, nereye kadar gideceksin? Vazgeç artık işte, bak olmuyor böyle. Ne sen mutlusun, ne de ben. Hey, bir saniye, dinliyor musun? Çıkar o kulağındakini, çünkü hayatını kurtarmaya çalışıyorum. Hayatımı kurtarmaya çalışıyorum. Evet, aslında çok bencilim, çünkü seni kurtarmadan kendimi de kurtaramam. Tam bir pisliğim ben, değil mi? Seni hayat boyu sevmeye hazır olan, bugün evlenelim desen yarın nikâh masasında hazır bekleyecek, en kötü anlarında ayakta senin için duracak, kanının son damlasını da seninle paylaşacak romantik bir pislik. Öyle pislik ki sana hayatının en kritik dönemini adamış duygusal, peşini bırakmayan bir serseri. Sağı solu belli olmayan geçmişin sayfalarında boğulmamak için çırpınırken yüzmeyi öğrenmiş bir çocuk işte. Yine daldın gittin okyanuslara..? Sana diyorum, hah şöyle. Niye konuşurken gözlerime bakmıyorsun, seni anlamıyorum neyi düşünüyorsun. Belki bu son fırsatımızdır? Bu hayat ikimizi de insanların arasındaki sonsuz boşluğa fırlatmadan, sen kollarımın arasındayken sana anlatabileceğim son sözcüklerdir. Sadece sen de hayal etsen… Tüm kötülüklerin geride kaldığını, güzel mutlu bir yarın. Hatta sonraki gün de. İnanmayacaksın ama, ondan sonraki gün de! Ömür boyu bir mutluluk. İstersin değil mi, soru işareti bile koymadan yazıyorum ki istediğini biliyorum. Bazen önünde bir paket vardır ancak o pakedi almak için adım atman gerekir ya. Sen o adımı atamayacak kadar yorulmuşsun işte. Yerde yatıyorsun, ama ben seni kollarımda taşımak istiyorum. Bak, kaldır kafanı, geldik. Bak karşısı, bu köprünün hemen karşısı ait olduğumuz yer. Senin tekrar benim olacağın yer. Bu köprüden seni taşıyarak geçebilirim, ne dersin? Hadi bir değişiklik yap ve güven bana. Sen benim için arkadaştan fazlasısın. Arkadaşım deme bana, kırıcı olabiliyor.
Gerçekten.

Sonuçta biz niye arkadaş olalım ki? Mutluluğu paylaşabilmiş iki insan arkadaş mıdır? Bilmem, evet arkadaşlığı da genelde içinde bulundurur, ama daha fazlasıdır. Yalansa yalan de. Bazı şeyler geride mi kaldı? Bunu mu dedin haha güleyim bari. Sen öyle sanıyorsun, çünkü hiç bir şey bitmedi, her şey yeni başlıyor. Seni çok seviyorum. Geleceğimizi görebiliyorum. Evet o bahsettiğim ufacık evde, dışarıda kar yağarken, yıldırımlar düşerken, bütün o mavi kırmızı siren seslerinin arasında, camı indirip perdeyi çekip sana sarılıp uyumak. Tekrar o huzuru bulmak. Huzur demişken, biliyorsun değil mi, olmadı ya senden sonra kimse. Yok gerçekten diyorum, sen benim eksik yarımsın. Ben kocaman bir resimim, sen de bu resmin kalbindeki yap bozun kayıp parçasısın. Seni buldum, gözlerimin önündesin, ama sana ulaşamıyorum. Bu adımı sen atabilirsin. Tek yapman gereken inanıp güvenmek. Çok mu zor? Bir dene, denemedin. Geçmişte denedin olmadı? Kendinde misin, doğru düzgün deneyemedin bile aslında. Hayatına başkaları mı girdi, hayatında başkaları mı var, başkasından mı hoşlanıyorsun, ondan mı gözlerini kaçırıyorsun, onu mu düşünüyorsun? Haha, süper! Yok cidden, korkmuyorum, sen benimsin, benden kaçamazsın. Git onunla ol bakalım. Ama sadece şunun cevabını ver kendine: benden başkasıyla olamayacağına biraz daha ikna olmak için aylar kaybetmeye değer mi? Hani, duygusalım demiştim ya, evet, geceleri seni düşünüyorum ve ağlıyorum, çünkü o gece de sensiz geçen kayıp bir gece. Sonra gözyaşlarının arasından tekrar doğuyor umutlarım, ve geleceği düşünüyorum. Off, ne hayallere daldım. Dur ya, düşündüm de olmaması için bir neden yok aslında. Hadi kurtul artık şu diğer yüzeysel ilişkilerinden. Onlar seni benim gibi sevemez, onlar zaman geçirebilir, eğlenceli olabilir, para kaynağı olabilir, biraz duygusal olabilir (benle karşılaştırma valla kırarım kafanı unutma serseriyim ben), duygusal rolü de yapabilir, safsın, inanırsın hemen. Kanma bunlara, vazgeç onlardan, onlar sana aile olamaz, onlar gece sarıldığında seninle huzur bulamaz, onlar senin çocuklarını sevgiyle büyütecek babaları olamaz, onlar senin ruh eşin olamaz. Bırak gitsinler hayatından, ve hayatımdan. Hayatımızdan. Şimdi tam zamanı sevgilim, gel, ellerini ver, rahatla, kendini serbest bırak. Çok savaş verdik ve çok şeyi hak ettik. Şimdi intikam zamanı. Ne, intikam kötü mü? Bak bu konuda seninle zıt görüşteyiz. Çok sevindim, zıt düşünüp tartışabileceğimiz bir şey var artık. Hayır çünkü cidden seninle bakışıp 802.11n gibi (Çok mu ‘nerd’ oldu? Boşver =)) bütün düşünceleri konuşmadan paylaşmak, sıktı demeyeyim de, heyecansız kalmıştı. Şimdi tartışıp bütün gün birbirimizi paralayabiliriz. Oley! Bunu özlemiştim. Tartışmak? Sen gelemiyordun hani zorlamaya? Sorun değil, çünkü kötü günler bittiğinde, dertlerimiz kalmayacak, tartışmak da o zaman yormayacak seni. Hani kendisi en büyük sorunumuz olacak çünkü. Bana inanıyor musun? Hadi daha önce denedik olmadı. Öyle bir defada vaz mı geçtin seni sevenden ya?

Yaa sana diyorum hadi uzatma sevgilim ol benim. Tekrar ellerini tutayım koşalım gezelim zıplayalım. Tatile gidelim sıcak havada buz gibi denize atlayalım. Yetmedi mi biraz güneşlenir dondurma yeriz. Sıkıldık mı, boşver döner klimayı açar otururuz. Belki bir kaç film izleriz. Hem tartışcak bir şeylerimiz olur yeni. Güzel bir yaz akşamı, ne yapalım. Kalabalığa, insanların arasına karışmak? Bir dursana onu hep yapıyoruz zaten, hep de yaparız. “Pardon beyefendi bakar mısınız en yakın tekel bayii nerede acaba? <buraya adamın cevabı gelse işte..> Teşekkürler.” Ne mi yapıyorum? Sence? Aşkım, bu gece şu içkileri dökelim birbirimizin kafasından aşağıya. Deliler gibi sarhoş olalım. Yarın mı? Boşver, birlikteyiz işte artık! Hep de birlikte olacağız, yarını düşünmek yok. Hatta oyun oynayalım, yarını düşünen bir shot daha yapsın. Ama dürüst olcaksın, söz mü? “Taksi! <buraya evin adresini anlatma kısmı gelir..>” Bak eve de geldik hemen. Bak sevdiğin şarkılardan playlist’te yaptım, artık bilgisayara dokunmak yok. İkimiziz işte, sen ve ben. Başka bir şeye gerek yok. İyi ki seninle tanışmışım işte! Şimdi ben bardakları getirirken sen şu şişeyi açar mısın, aşkım?

<Bir saat sonra> İyi ki benimlesin. Çok eğleniyorum. Bu şişeyi ikimiz yarıladık bile, hadi devam.
<İki saat sonra> Eehehe. Hiç bu kadar eğlenmemiştim. Hadi dışarı çıkıp bağıra bağıra koşalım insanlar bize baksın. Yok özentilik değil, sadece dikkat çekmemizin umrumda olmaması. Hadi, hem serinleriz sonra içeri gireriz. <Otuz saniye sonra dışardadırlar, aynen bunları yaparlar.> iyi ki birlikteyiz.
<Üç saat sonra> İlk günlerimizi hatırlıyor musun? Yok daha da öncesini. Hani benden ayrılmıştın. İşte bir daha hiç dönmeyeceğini sanmıştım. İntihar edecektim neredeyse. İyi ki varsın.
<Dört saat sonra> Bu şişe de gerçekten de bitti, başka şişe kalmadı. Ama bence ihtiyaç ta kalmadı. Senin ağzındaki alkol tadı bana bütün gece yeter.
<Beş saat sonra> İyi ki tekrar hayatıma girdin, yeniden doğdum resmen. Bu defa öldürmezsen sevinirim bak. Bu dünyadaki en güzel gözlere sahipsin. Alkollü değilken şımarma diye kendimi nasıl tutuyorum bilemezsin. Ne? Değil misin? Saçmalama, en azından benim için öylesin. Başkaları umrunda değil mi? Bunu duymak güzel işte. Uyusak mı ne? Ne uyumayalım mı, tamam. Ne yapalım peki? …
<Sekiz saat sonra> Hayatımın en güzel gecesi falan herhalde. Sadece sana bir şey söylemek istiyorum uykuya dalmadan önce. Ne mi? Aslında sen de ilk günden beri biliyorsun ama sanırım artık eminsindir: “Seni seviyorum”.
<Sonraki sabah> Düşünüyorum da. Yataktayım, resmen bok gibiyim, leş gibi kokuyorum, kalkacak halim yok, dün gece aldığım alkol miktarının hiç bir doktor tarafından onaylanabilecek en ufak bir yanı yok, bir sürü sorumsuzluk yaptım, insanlara belki de bağırdım, hakaretler ettim. Hatırlamadığım suçlar işlemiş olabilirim. Hiçbiri umrumda değil. Burada, bu sabah sevdiğim insanlayım, onunla iki insanın yaşayabileceği en özel anları yaşadım, hayatımı paylaşıyorum, ve uzun lafım kısası, benim bu halimi özetleyebilecek artık tek bir sözcük var: Mutluyum.

Devamını da düşün, böyle mi gider? Düzenli bir hayatımız var bütün bunlarla birlikte. Bak artık itiraz etmiyorsun, bütün bunlar bizim geleceğimiz, bir hayalden çok öte aslında, biliyorsun. Bunlar gerçekler, daha da ilerisini düşün. Büyümüşüz falan. Ya da dünya küçülmüş de, fark etmez. Yaşıyoruz, yaşayacak şeyler bitecek değil ya dünya küçülse bile. Daha büyük bir eve taşınalım, farklı bir yerde? Buranın anısı mı var? Evet haklısın, ama ben sana burayı terk edelim demedim ki. Para da kazanıyorum, ama biliyor musun, elimde tutmayı hiç sevmiyorum şu aptal şeyi. Harcamak istiyorum, hadi bi ev alalım. Bahçeli olsun. Köpeklerimiz olsun, ne dersin? Sen de en az benim kadar istiyorsun değil mi? Güzel =) Bir fikrim daha var. Çocuklarımız olsun, ikimizin yaşadıkları iki hayata sığmaz, bence gen haritalarımızın en mükemmel kombinasyonunu ölümsüzleştirmeliyiz sevgilim. Evlilik mi diyorsun yani? Nasıl istersen. Biraz zaman mı var? Bana uyar, daha önümüzde kocaman bir ömür var hâla. Şunun şurasında iki üç yıldır birlikteyiz. Seni seviyorum. Çok tatlısın ya! Hadi ilk günlerimizde gittiğimiz yerlere gidelim. Evet şimdi. Hadi hadi! İki saat sonraki uçakta boş yer var. E pahalı olsun ne var hayatım, para, harcamak için değil mi?

<Bir kaç saat sonra> Burayı hatırlıyor musun, el ele tutuşmuştuk. Yok yok sarmaşdolaştık. Başka hiç bir çift bizim gibi değildi. Ne günlerdi, olacaklardan habersiz geziyorduk öylesine. Tahmin eder miydin tekrar burada bugün birlikte olacağımızı, hem de eskisinden çok daha özel bir şekilde. O zamanlar da ne kötüydü be, ama hepsi geride kaldı. Geleceği hayal et. Evet, bence de çoğu şeyi yapmış olsak ta heyecanla gelecek hayalleri kurabilmemiz güzel bir şey. Düşünüyorum da, sen benim ruh eşimsin. Bunu senle ilk buluştuğumda, öpüştüğümde, ilk duygusal bir bağ kurduğumuzda hissetmiştim. Sen, evet sen, hayatın bana verdiği en büyük hediyesin. On sekiz yıl bekledim seni, hatta üzerine bir süre daha bekledim, ama değdi. Aaa mezuniyetimiz var, hadi onun hazırlıklarını yapalım. Aslında dur ya daha kaç gün var, boşver burada bir kaç gün daha kalalım. Hadi.

<Yıllar sonra> Bu kadar kişi geleceğini beklemiyordum açıkçası. Neyse, ailelerimiz artık sabırsızlanıyor, nikah masasına geçelim hadi. Heyecanlı mısın? Aslında değilim, biz çoğu evli çiftten daha evliyiz, sadece kağıt üzerine geçiriyoruz artık. Bir kaç imza, ve sonra da sonsuz bir birliktelik. Artık rahatça o tatlı çocuklara da sahip olabiliriz, tamamen ikimizin üretimi =). <nikah memuru: sayın Y, X adlı bayanı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?> Hmm burada evet demem gerekiyor değil mi? Tamam derim ben de. Evet. <Aynısı o tatlı bayan için de tekrarlanır.> Oley sen de beni kabul ediyormuşsun. Bi dakka biz şimdi karı koca mıyız? Evlendik? İçimde ilginç bir duygu var. Nasıl bir şey biliyor musun, hani evlenince aşk biter ya, dünyaya bitmediğini göstereceğiz, farklı olduğumuzu göstereceğiz! Herkes kendini özel sanar evet. Ama bir özel vardır. Seni en baştan beri benim için “o” kişi olduğunu biliyordum. Sana kanıtlamak çok zor oldu, ama artık birlikteyiz sevgilim. Ne mi yapalım? Bilmiyorum, ne istersen, inan şu anda düşünesim yok, sadece bu gece yatağımıza atlayıp keyfimize bakalım. Yorulduk bugün, ama değdi. İnsanlar da artık mutlu bizi hep göreceklerini biliyorlar. Cidden ya baksana hiç bir çift bizim kadar uyumlu değil. Birbirimiz için yaratılmışız sanırım. Sevgilim, upuzun bir ömrümüz var, ve sonunda birlikte öleceğiz, sen ve ben. Bunu biliyorum ve artık ölüm bile bana huzur veriyor. Ama önce, onlarca yıl yaşayıp hayattaki her şeyi yapmak, yaşlanmak, bir ömrü dolu dolu yaşamak lazım değil mi? Ne duruyoruz? O zaman, hadi birlikte yaşlanalım!</nikah>

Ufak tefek bir kaç değişiklik varsa da, yazı aynıydı. Aslında istediği buydu. Yıllar önce yazmıştı, ama isteği hala aynıydı. Belki de artık bir şeylerin gerçekten zamanı gelmişti. Belki de artık yaşanması gereken her şey yaşanmıştı, ve zamanı gelmişti. Sahne, şov, bütün organizasyon hazırdı. Herkes oyunun başlamasını, ve mutlu son’u bekliyordu. İzleyiciler sabırsızlanıyordu. Y, yeni X’ini bekliyordu. Ya da her zamanki, yalnızca isim ve beden değiştiren X’ini. X hep aynıydı, gerçek X hep vardı, ve asla ölmezdi. Sadece yanlış insanlar X olmuştu. Çok mu zor bir şey istiyordu? Hayır. Sadece sevgi istiyordu. Bu hikaye, X, ve Y. Aşk. 2015. Bu hikayedeki tüm karakterler kurgusal olsa da, duygular gerçekti. Daha gerçek olamazdı. belki de gerçek olan tek şeydi hatta.

Y, ne istediğini çok iyi biliyordu. X’i istiyordu. Gerçek X’i. Çünkü insan, doğası gereği, kendi gibi biriyle hayatı paylaşabildiği kadar yaşayabilirdi.

Ve Y sadece yaşamak istiyordu. Ne pahasına olursa, olsun.