Haydi Bu Gece Her Şeyi Mahvedelim

“Ağlıyor musun?”

Duygularımızı emojilerle ifade etmeye çalıştığımız internet çağında telefonuma gelen bu soru ile uyandım.

-“Hayır, ağlamıyorum. Ama ağlayabilmek isterdim.”

Saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum. En son ne zaman ağladığımı hatırlamaya çalıştım ancak yakın geçmişte gözyaşlarına dair hiçbir anı bulamadım. Ağlayamıyordum. Duygusuzdum. Ya da uğruna ağlayacak, kaybedecek bir şey kalmamıştı.

Hepimiz birbirimizden uzaklaşıyoruz, sosyal medya ile, dizilerimizle, sahte arkadaşlıklarımızla, para üzerine kurduğumuz hayatımızla. Hiçbirimiz geriye dönüp neden bütün bunları yapıyoruz diye bakmıyoruz. Kimse “neden bunun için savaşıyorum” demiyor. Hatta kimse “neden savaşıyorum” demiyor. Herkes kendini kanıtlamaya çalışıyor, ama ne için bütün hepsi?

Neden herkes dünyayı gezme derdinde? Neden insanlar yaşadığı yerde tatmin olamıyor ve hep eksik hissedip başka şeylerle doldurmaya çalışıyorlar? Neden herkes tek başına yetmeye çalışıyor? Kimse tek başına yetemez ki. Tek hücreli bakteriler değiliz, eşeyli üreyen, sevmesi ve sevilmesi gereken varlıklarız. Bir yıl önce de sindirdiğim gibi: Sosyaliz.

Ve mutsuzuz. Neden bize en çok değer verenleri reddediyoruz? Neden her şey güzel olabilecekken, hatta mükemmel olabilecekken her şeyi mahvediyoruz? Ne uğruna? Neden bizi sevenleri dışlayıp bizi sevmeyenleri elde etmek istiyoruz? Yanıbaşımızda belki hayatımızı değiştirebilecek insanlara şans vermek yerine popülerite peşindeyiz? Nasıl bir ilgi ihtiyacı bu? Neden bunun kölesiyiz? Neden bizi sevenlere bir şans bile vermeden reddediyoruz? Neden güzel hayatların, iyi insanların içine edip, duygularını ve özgüvenlerini mahvedip, onları ikinci plana atıp bir de üzerine onlardan saygı bekliyoruz?

Hepimiz istediği ne? İçip, sahte insanlarla dans edip egomuzu tatmin edip gerçek hayattan uzaklaşmak mı? Yoksa doğaya, bizi sevenlere, gerçek hayata yakınlaşmak mı? Hepimiz gece yattığımızda gökyüzünü seyredip sarılarak uyuyacak birini istemiyor muyuz zaten? Hepimiz yaşamaya, sabah uyanmaya, gezmeye, paylaşmaya anlam verecek birini istemiyor muyuz? Hepimiz birlikte ölüme bile gidecek kadar sevdiğimiz biriyle saçmalamak istemiyor muyuz?

Yaşamak istemiyor muyuz?

Peki neden o zaman en çok bundan kaçıyoruz? Neden yaşamaktan korkuyoruz? Neden isteklerimizi bastırıyoruz? Neden yakınlaşmaktan kaçıyoruz? Neden kimse yaşamaya cesaret edemiyor? Neden herkes gerçek bir şeyler hissetmekten kaçıyor? Hiç mi korkak olmayan, gerçekten cesur biri yok? Neden denemek varken şans bile vermeden atıyoruz her şeyi? En kötü ne olabilir ki? En kötü yürümez. Hepsi bu. Ama insanlar korkak, insanlar zavallı küçük dünyalarında, gerçek insanlara bir şans bile vermeden sahte hayatı yaşamayı seçiyorlar.

Sanırım gerçek kimse yok. Sanırım kimse bu gece güzel bitsin demiyor. Güzel bitsin’den kastım illa seks, alkol, uyuşturucu, maç kazanmak ya da belli bir şey değil. Sadece huzur ve mutluluk. Gerçek mutluluk. “Yarın ne olacak” sorusunu sormayacağımız türden bir mutluluk. Ama insanlar gerçek güzelliklerden kaçıp bu geceyi de mahvedecekler. Hadi hep birlikte bugün de insanlara eşya gibi davranalım, tüm umutlarını yok edelim, kendilerini kötü hissetmeleri için her şeyi yapalım. Hadi bugün de sistemin bize verdiği güzel hayata devam edelim. Sahte insanlara değer verelim, bize gerçek bir şeyler verebilecek insanlardan kaçalım. Hayatları, duyguları, düşünceleri, sevgiyi, huzuru parçalayalım.

Haydi bu gece her şeyi mahvedelim.

Hepsi Bu

Herkes uyuyor, sen uyanıyorsun. Güneşin saatinin pili zayıflamış, her gün daha da geç doğuyor. İnsanlar uyanıyor. Bir amaçları var. İşleri, aileleri, amaçları var. Küçük şeylerden zevk alıyorlar. Sonra kendine bakıyorsun. Hiçbir amacın kalmamış. İnsanların basit sorunlarını sorun olarak görmediğinden dolayı, sorunların yok. Sadece, her şey anlamsız. Hepsi bu.

Her şey o kadar saçma ve anlamsız ki, herhangi bir sıkıntı olduğunda sorun olarak bile nitelendiremiyorsun. Güneş, ışınlarını gözüne zorla sokuyor, kalk diyor. Gündüzü sevmiyorsun ama uykun da kalmamış. Kalkıyorsun. Dışarı bakıyorsun, temiz havayı içine çekiyorsun. Güzel, serin bir sabah. Ama bir şey eksik. Hep bir şey eksik. Belki de doğamız böyle ve yıllar boyunca belli şeylere sahip olursak mutlu olacağımıza dair kandırılmışız. Belki de hepsi bu. Mutsuzuz işte. Evrim bizi, tatmin olmayıp sürekli gelişip daha fazlasını arayacak yönde geliştirmiş, bunu fark edenler de bu duygumuzu sömürüyor. Koca bir boşluğun içinde kendi baloncuğumuzu doldurmaya çalışıyoruz. Daha kötüsü, doldurursak mutlu olacağımızı sanıyoruz. Kalıcı olmadıktan, biteceğini bildikten sonra huzurun ve mutluluğun ne anlamı var ki?

Bir gün geçmişe bakıp bir daha o ana dönemeyeceğimizi düşüneceğimizi bilmek her şeyi anlamsızlaştırıyor. O el ele tutuşup koştuğunuz gün, sevdiğin arkadaşlarınla paylaştığın anlar, sokakta gördüğünde kafasını okşadığın kedi, çok beğenip heyecanla aldığın o kıyafet. Bir gün tamamen yok olacaklar. O anları yaşayan insanlar, sen dahil, ölecek, hatırlayan kimse kalmayacak. Aldığın eşyalar yırtılacak, parçalanacak, bozulacak, çöpe atılacak. Yok olacak her şey. Fikirlerin bile unutulacak. Dünyayı değiştiren fikirlerin olsa bile sen son nefesini verdikten sonra sönmeye başlayacak. Seni ve fikirlerini tanıyan insanlar söndükçe daha da sönecek. Yazdığın yazılar kayboldukça, fotoğrafların soldukça, bir noktada geriye hiçbir şey kalmayacak.

Hepsi bu. Hiçbir şey kalıcı değil. Ne yaparsak yapalım değil. Dünya bile kalıcı değilken, yaşadığımız güneş sistemi bile kalıcı değilken, burada yaptığımız neyin kalıcı olmasını bekleyebiliriz ki? Sevdiğimiz insanlarla çektiğimiz fotoğraflar mı? Muhtemelen en fazla 70-80 yıla ölmüş olacak insanlara yaptığımız iyilikler mi? Bugün yapacağımız ufak değişikliklerin kelebek etkisiyle ileride çok büyük etkileri olabileceğini düşünüp, daha sonra bu etkiyi zaten başka birinin de bir noktada zaten yapabileceğini de bilmek mi? Neyin solmasına engel olabiliriz ki?

En sevdiğimiz anılarımız bile hafızamızla beraber sonsuz bir yolculuğa çıkarken, geri gelmeyeceğini bilmemize rağmen yaşatmaya çalıştığımız çiçeklerin yaprakları her gün biraz daha kururken, bize gerçek olduğumuzu hissettiren her şey hatırladıkça gözyaşlarımızı bile özgür bırakamazken neye engel olabiliriz? Biz en iyisi olsak da, yalnızca şanslı olduğundan dolayı bizden daha güçlü olan insanları yenemezken, en azından şu kısacık zamanımızı biraz olsun güzel yaşayabilecekken yaşamamayı seçenler varken, kendi doğasına dönmekten korkup sonsuza kadar uyuşturulmayı seçen insanların arasında neyi gerçekten yaşayabiliriz ki? En güzel anılarımız bile beynimizdeki nöronların belirli şekillerde birbirlerine bağlanmalarından ibaretken, en gerçek duygularımız serotonin, dopamin, oksitosin gibi kimyasal maddelerle yönetilirken, huzur bulduğumuz evimiz bir depremle yıkılabilecekken, yıllar boyunca emek verdiğimiz insanlar bir trafik kazası ya da aptal bir hastalık sonucu yok olabilecekken, neyin kalıcılığından söz edebiliriz, bu dünyanın en güçlü beyinleri tamamen bir simülasyonun içinde olduğumuzdan neredeyse eminken neyin gerçekliğinden söz edebiliriz ki?

Hepsi bu. Sabah uyanıyorsun. Kalkmak istemiyorsun. Bugün gerçek olan her şeyin, “yarın” bir daha var olmayacağını bilerek kalkıyorsun işte. En sevdiğin şeyleri bile yapmak istemiyorsun, çünkü “yarın” bitmiş olacak ve anlamsızlaşacak. Senin için anlamı olması yetse bile, başka bir “yarın” sen de var olmayacaksın. Seni sevenler, hatırlayanlar da var olmayacak. Günün tadını çıkarmaya çalıştığında ise “öbür tarafa” yatırım yapan, para, namus, etik, yasa gibi dünyevi kavramlardan dolayı hayatın tadını çıkarmamayı seçen insanlarla karşılaşacaksın. Bir gün daha geçecek. Soğuk bir gün daha…

Hepsi bu.

Hello, Again

Bizi biz yapan her şey, bugüne kadar yaşadıklarımız, tanıştığımız insanlar, o gün orada o yoldan değil de yan yoldan gitsedik hayamızın tamamen farklı olacağı, artık hayatımızda olmasalar bile bizi etkileyen her şey… Keşke bütün bunların olduğu bir yer olsaydı. Keşke geçmişi yaşayabilseydik, bugünkü bizden, o günkü bize seslenebilseydik. Keşke tüm hayatımızın eski sayfalarını açıp okuyabilseydik, bizi neyin biz yaptığını görebilseydik. Her şey farklı olurdu.

6 Ekim 2015.

Tam bir yıl önce bugün. O gün yaşadığım ve tamamen sıradan görünen olaylar hayatımı tamamen değiştirdi. Ne oldukları önemli değil. Sadece şu anki ben’e bakıyorum, tam bir yıl önce bugün yaşadığım tamamen günlük olaylar silsilesi olmasaydı, şu anda çok büyük ihtimalle burada olmayacaktım, bunları yazıyor olmayacaktım. Belki bir blog’um bile olmayacaktı. Belki şu an Alaçatı’da değil İstanbul’da ya da belki de Amerika’da olacaktım. Arkadaşlarımın büyük bir bölümü farklı olacaktı, günlük hayatım farklı olacaktı, yakınlık yaşadığım herkes farklı olacaktı, farklı bir işim olacaktı, farklı hobilerim olacaktı. Şu an hayatımda olan çoğu şey, bir yıl önce yoktu. Yaşıyordum, nereye gittiğimden, bir yıl sonra şu anda bunu yazıyor olacağımdan habersiz biçimde yürüyordum. Sıradan bir gündü, ya da en azından öyle sanıyordum…

Ve dönelim şu ana. 6 Ekim 2016. Hiç düşündün mü sevgili okuyucu, neden bazen ilham geliyor da yazıyorsun, çiziyorsun, boyuyorsun, beste yapıyorsun, bazen gidip tüm gücünle bağırıyorsun, okuyorsun, fotoğraf çekiyorsun, dans ediyorsun, seviyorsun her şeyi. Ve sonra zaman geliyor, tüm duyguların sessizleşiyor.

Neden?

Neden bazen her şey susuyor? İçindeki çocuk uyuyor, sessizliğe bürünüyor, ve oradan uzunca bir süre çıkmıyor. Aylardır içimdeki çocuk uyuyordu, her şey gerçeklikten uzaktı. Kumlarda yatıp samanyolunu izlerken bile, hiçbir şey gerçek değil gibiydi. Sanki hepsi bir rüyaydı. Duyguların törpülendiği bir rüya. Tüm renklerin solduğu gri bir filmi izledim. Renkleri geri getirmeye çalıştım. Olmadı. O kadar griydi ki, renkleri ne kadar artırmaya çalışsam da renkler geri gelmiyordu. Solmuştu, bitmişti. Yazmak istiyordum. Bir sürü parça vardı orada burada. Ama birleştiremiyordum. Gökyüzüyle denizin gece karanlığında birleşip, yıldızların dansı eşliğinde hayat veren en derin mavi bile solmuştu. Bir şey yapmam gerekiyordu. Böyle devam edemezdi.

Bağırmak yerine susmayı denedim. Konuşmak yerine, kendimi ifade etmek yerine dinlemeyi denedim. Sanki içimde başka bir ben vardı. Benden, bedenimden, bilincimden daha gerçek bir ben. Yeterince sessiz olursam, derinlerden, çok uzaklardan bağrışını duyabilirdim tekrar. İnsanlar olmadıkça, günlük hayatımda içimdekini maskeleyecek bir şeyler olmadıkça, sessizlik oldukça daha çok duydum. Tam bir yıl önce bugünü düşündüm. Ne yapmıştım? Kimlerle görüşmüştüm, nereye gitmiştim…

Geçmişim, bugünümün yazarı değil miydi zaten? En başından beri, eğer günlük tutsaydım, bolca fotoğraf çekseydim, geçmişe bakıp o günü tekrar yaşayamaz mıydım? Tozlu bir sandığın içine kaldırdığım öfkemi, sevgimi, nefretimi, heyecanımı, korkumu, mutluluğumu tekrar ziyaret etmez miydim? Fotoğraf çek, video çek, yazılar yaz, günlük tut. Kokuları sakla, tatları hatırla, sesleri dinle, kişileri, o gün insanlarla yaşadıklarını kafanın içinde tekrar yaşa. İşte o zaman seni neyin kontrol ettiğini, geçmişteki hangi olayların seni hayatta nereye götürmeye çalıştığını daha iyi anlayacaksın. Çünkü her gün günlük tutarsak, günlüğü açıp, o günlerde dinlediğimiz müzikleri dinleyip, fotoğraflara bakarsak o günü tekrar okuduğumuzda o günü yaşarız, bilinçaltımızdaki hapsolmuş anıları serbest bırakırız. Bilincimizle bilinç dışımız arasındaki çizgiyi inceltiriz.

Biriken tüm yazı parçalarını toplayıp hayata döndürme zamanı geldi. Uzun bir aradan sonra, tekrar hello world!

Sevgili Ayna

Sevgili ayna, söylesene bana bilmek istediğim tüm cevapları…

Hepimiz sık sık, ya da arada da olsa, aynaya bakar, kendimizle konuşuruz. Anlamlandıramadığımız bir biçimde severiz bunu yapmayı. Bir o yana, bir bu yana derken kaybederiz kendimizi, kendimizi izlerken… Neden bu kadar seviyoruz ki kendimize bakmayı? Belki de artık suyun yansımasında, her şey durulduğunda kendimizi göremediğimiz içindir. Dünyanın içine edip, sonra da düzgün bir yaşam umduğumuzdandır.

Sevgili ayna, söylesene bana, neden böyle olmak zorunda? Neden kendimize baktığımızda bile huzur bulamıyoruz? Kendimizle mi barışık değiliz, yoksa dünyaya küsüp yalnızca kendimizle mi barışık kalabiliyoruz? Dış dünyaya açılan penceremizi kapayıp kitlemişiz, tüm perdeleri kapatmışız. Ne ışık girebiliyor içeri, ne de karanlığı görebiliyoruz. Kendi dünyamızı aydınlatmak istiyoruz ama yetmiyor, tek başımıza olduğumuz sürece yetmez de. Paylaşmadığımız sürece, ne yaparsak yapalım, hep bir şeyler eksik kalır. Bazen de en kalabalık yerde bile paylaşacak biri yoktur. Yaptıklarını herkes beğense de bir anlam ifade etmez. Aynayla baş başa kalırız yine.

Sevgili ayna, neden kendim olamıyorum? Neden o eksiği kapatamıyorum? Suç bende mi insanlarda mı? Sorunun cevabını biliyoruz aslında. En iyisini, en gerçeğini istiyoruz. Ancak bizim gibi çok az insan var. İnsanlar beyinlerini uyuşturup, gerçeği yaşamamayı seçiyor. Gerçek şeyler hissetmekten korkuyorlar. Biz ise gözlerinde kendimizi görebileceğimiz birini istiyoruz. Kendimizi dinlemek istiyoruz. Yalnız olmadığımızı bilmek istiyoruz. Doğamızda, en derinimizde bu var. Ama dünya vazgeçmiş her şeyden. Sevgiden, tutkudan, aşktan, yaşamaktan, her şeyi en doğal, olması gerektiği gibi hissetmekten… Var olmaktan vazgeçmiş. Kimsenin olmadığı bir gezegende yaşamaya çalışıyoruz tekrar, ama yalnızız. Sonsuz uzay boşluğunda ölüme terk edilmiş bir astronot gibiyiz. Yaşayamamaktan korkuyoruz, ve kimse bizi bu yüzden suçlayamaz. Çünkü yaşamak, sevmek, ve birinin varlığını hissetmek, zaten en temelde bizi yaşatan şey. Barış istiyoruz, güvenmek istiyoruz. Ancak insanlar politik olmayı, bizi arkamızdan vurmayı seçiyorlar. Sevgi istiyoruz, ama en sevdiklerimize bile güvenemiyoruz artık. Bu yüzden, çevremizde herkes varken bile yalnızız aslında.

Sevgili ayna, neden iç sesimi dinlesem de doğruyu bulamıyorum? Doğru diye bir şey mi yok, ya da ben mi çok sabırsızım? Hepsi aptal bir oyun mu? Kafamda her şeyi kurgulamaktan nasıl kurtulacağım? Daha da önemlisi, bütün bu soruların cevabı nerede gizli? Daha içeri mi bakmalıyım, yoksa daha dışarı mı? Ya da içimle dışımı bir şekilde birleştirmeli miyim? İşte bütün bunlar beni çok yoruyor sevgili ayna. Eminim birilerini daha yoruyordur, ama çoğu insan düşünmemeyi, yaşamamayı seçiyor. Kendi içlerine kapanıp, dünyayla tek iletişimlerini fiziksel temas üzerinden sağlıyorlar. Mental hiçbir bağ yok. O eksikliği de gündelik olaylarla, egolarıyla, trend’ler ile maskeliyorlar. Bundan sonra hep böyle mi, yoksa bir kırılma noktasıyla insanlar tekrar kendine gelebilecek mi? Belki de en çok bunu sorguluyorum. Daha ne kadar içimize atacağız? Daha ne kadar içimizde bu eksiklik büyüyecek?

Sevgili ayna, neden iyileşemiyoruz? Neden yara bantları gittikçe daha da etkisizleşiyor? Nasıl oluyor da, yara bandımız yaramız, yaramız ise yara bandımız oluyor? Doğru ile yanlış arasındaki çizgi eskiden yalnızca rüyalarda bulanırdı, şimdi ise yaşamın kendisi bir kabus. Kendimizi doğada, gerçeklikte, kendimiz gibi birinde bulamayıp, banyonun loş ışığında aynada görebiliyoruz yalnızca. Sakın sen de kırılma ayna. Çünkü sen de gidersen, kimse kalmayacak.

Bazı İnsanlar

Bazı insanlar hayatımıza girer, her şeyi alt üst ederler, ve giderler. Hiç beklemediğimiz bir anda. Arkalarından yalnızca bakakalırız. Bize o güne kadar aslında yaşamadığımızı hissettirirler. Bize, artık yaşadığımızı hissettirler. Sadece o’nları tekrar ararız işte…

Hayatımıza anlam katan şeyleri sorguluyoruz. Ev, aile, arkadaşlar, para, gezmek, eğlenmek, iş falan. Bizi biz yapan, birlikte kendimiz olduğumuzu hissettiğimiz birileri olmadıkça hiçbirinin anlamı olmadığını zaten biliyoruz. Sonra bize yol gösteren o kutsal insanı kaybediyoruz. Üzerinden uzun zaman geçiyor. Bir sürü kişi geçiyor, ancak aradığımız şey asla değişmiyor.

Hep o’nu arıyoruz. Günlerce, haftalarca, aylarca. Bazen yıllarca. Yanlış, hak etmeyecek insanlara o rolü yüklüyoruz. Ama uymuyor. Bir yerden çatlak veriyor. Sonra bir mucize oluyor. O’nu tekrar buluyoruz. Bize yaşadığımızı hissettirebilen birini. Bir zamanlar, bir daha asla göremeyeceğimize inandığımız birini. Orada işte. Hayal gibi, ama gerçek. Ona sarılana, onu öpene dek, gözlerine bakana dek gerçek olduğuna inanamıyoruz bile. Rüya gibi. Ama hiç olmadığı kadar gerçek işte.

Ancak her şey yolunda değil. Bir şeyler parçalanmış. Sevdiğim birini böylesine parçalanmış göreceğim aklıma gelmezdi. Sevdiğim birini böyle görmenin beni bu kadar etkileyeceği hiç gelmezdi. Bazen insanlara fazla önem verdiğimden dolayı eleştiriliyorum. En azından, hayatlarını insanlar yerine şeylerle doldurmaya çalışan yüzeysel insanların ortak görüşü bu. Hak etmeyen insanlara fazla değer mi veriyorum, yoksa bazı insanlarda anlamadığım bir enerji mi hissediyorum acaba? Elle tutulur hiçbir ortak özelliği olmayan bazı insanlar. Tek bildiğim, bir şey beni çekiyor. Ve asla yanılmıyorum.

Sevdiklerimizin en derinlerindeki sorunları, yalnızlıklarını, zayıflıklarını, ve acı çektiklerinin gördükçe onlarla aramızdaki bağ güçleniyor. Çok şey öğreniyoruz. Onları sahipleniyoruz. Bizim için daha fazla şey ifade ediyorlar. Bizden kaçsalar bile aslında bizimle olduklarını biliyoruz. Aslında kaçmak istemediklerini biliyoruz. Bize zarar verseler bile kötü niyetle olmadığını biliyoruz. Aynısı bizim onlara istemeden zarar vermemiz için de geçerli. Sevgi ve bağlılık. Göründüğünden çok farklı duygular. Ne olduğunu anlamaya çalıştıkta daha da karmaşık, tarif edilemez bir hal alıyorlar. Her ne kadar bize zarar verseler de, bizimle oldukları bir hayat, olmadıkları bir hayattan çok daha anlamlı ve gerçek.

Bazı insanlar yaşamayı seçer, bazıları ise korkaklığı. Yaşamayı seven bizler, gerçek şeyler hissetmekten, bağlanmaktan korkan aptallar tarafından hep yaralanırız. Zarar görürüz, ama çok şey öğreniriz. Sonra bir gün gelir, kendimiz gibi olan bazı insanları yeniden buluruz. İkimiz de benzer acıları yaşamışızdır. Birlikte her şey, acıyı yaşamak bile çok daha anlamlı olur. Bazı insanlar o kadar gerçektir, o kadar her şeyi hissedebilir ki, sokaktaki insanlar bile, hiç tanımasalar bile onların elinden tutar. Ufacık bir kız çocuğu bile, elindeki beş kuruşa satmaya çalıştığı mendili, gözyaşlarını silmesi için karşılıksız verir. Doğru ya, çocuklar hepimizden daha masumdur aslında. Biz, ve bizi bu hale getirenler bozuyor dünyayı. Bazı insanlar sadece dünyanın güzel bir yer olmasını ister. Sadece cevaplar isterler. Sadece yaşamak ve yaşatmak isterler. Diğerleri ise her şeyi bozup dünyanın yok oluşunu izlemeyi seçerler. Dünyanın, kendi dünyalarının, kendi hayatlarının. Kendilerine gerçekten değer veren belki de sayılı insanın acı çekmesini izlemekten zevk alırlar. Sonra hepsi sönükleşir. Yalnızca bizim için gerçekten anlamı olanlar kalır geriye. Diğerleri ise tozlu sayfaların arasında bizim canımızı acıtanlar, haksızlıklar yapanlar, yaşamamayı seçenler olarak kalırlar. Onların suçunun cezasını biz çekeriz. Tıpkı olgunlaşmamış, on sekiz yaşının altındaki bir çocuğun suçu yüzünden demir parmaklıkların arkasına yığılan ebeveynler gibi. Tıpkı, elindeki ateşi oyuncak sanan bir çocuğa, herkesi kurtarmaya çalışırken su atan bir yetişkin gibi. Tıpkı, kendi duygularının bile farkında olamayacak kadar aciz, duygusuzlaşmış insanların yarattığı yalnızlık çemberine hapsolmuş bir aşık gibi…

Oysa ki sevmek, aşık olmak en güzel şeydir. Bazı insanlar bizim için çıkış yolu bırakmazlar, hayat yapmaya zorlar, ama suçlusu biz oluruz. Çünkü insanlar sahne arkasını bilmezler. Olayların gerçek yüzünü görmek istemezler, gerçekleri hissetmek istemezler. Cahillik, gerçekten de mutluluktur. Bir rüya gibi. Yalnızca hayal. Ve tüm rüyalar gibi biter, ancak bitene kadar çevrelerine zarar verirler. Ve bazı insanlar bu zararı en derinlerinde yaşamak zorunda bırakılırlar. Sonra bir gün gelir, yüzleşiriz. Beklemediğimiz kadar güzel olur. Hak etmişizdir.

Bazı insanlar hayatımıza girer, her şeyi alt üst ederler, ve giderler. Hiç beklemediğimiz bir anda. Arkalarından yalnızca bakakalırız. Bize o güne kadar aslında yaşamadığımızı hissettirirler. Bize, artık yaşadığımızı hissettirler. Sadece, beklemediğimiz bir anda, onları tekrar buluruz işte.