Bastırılmış Duygular II: Ölüm Korkusu

Bu yazıyı 21 Ocak 2016 sabahından daha önce yazmaya başladım, güncel olaylarla ilgisi yoktur.

“Be a better and more positive person than yesterday.” Ya da Türkçesi: “Düne göre daha iyi ve daha olumlu bir insan ol.” Bir kaç yıl önce telefonuma, her sabah uyandığımda çıkması için ayarladığım bir kendime mesaj‘dı bu. Peki neden?

Yaşıyoruz, bu yaşamak demekse tabi. Daha tanımını bile bilmediğimiz bu sözcüğü hayatımızın ilk gününden son gününe kadar uyguluyoruz. Yaşamak ne demek? Biyolojik anlamda, beyin ölümümüz gerçekleşene kadar yaşarız. Çok ayrıntısına girmeden, bunun gerçekten yaşam olduğunu kabul edelim. En azından şimdilik. Yeni insanlar doğarken, ölürken, bu, aslında en doğal döngünün ve evrimin vazgeçilmez bir parçasıyken, neden asla kendi ölümümüzü düşünmüyoruz. Yaşıyoruz, geleceğe yatırım yapıyoruz, ölümsüz olduğumuzu sanıyoruz. Birazdan trafik kazasında bir anda ölsek, dünyaya, yakınlarımız dışında ne etkisi olur? Tüm dünyanın tanıdığı biri bile olsak, şu evrende ne önemi var ki bunun?

Hayatımızın on beş yılından fazlasını eğitime, ya da düzelteyim, sistemin istediği şekilde yetiştirilmeye ve sistemin kabul ettiği doğru‘ları doğru olarak kabul etmek için şartlandırılmaya harcıyoruz. Gerçekten istediğimiz ve bizi motive eden, hem kendi hayatımıza hem başkalarının hayatlarına bir şeyler katabilecek kavramları öğrenmek yerine, hiç ilgimiz olmayan, yıllar boyunca, asla işe yaramayacak dersler alıp, multidisipliner insan olarak yetişmek adı altında, onları geçmeye zorlanıyoruz.

Ulan dangalak! Multidisipliner insan böyle mi yetiştirilir? İnsanları sevmedikleri konularda zorla eğitemezsin. Bir insanın farklı alanlarda gelişmesini istiyorsan o insana zorla kendi beğendiğini empoze etmek yerine, farklı alanlarda gelişmenin önemini aşılayacak bir tohum ekersin. Sonra bırakırsın, o insan bu tohumun önderliğinde, gerçekten neyi seviyorsa onu yapar. Edebiyat okuyana zorla matematik, mühendise zorla Osmanlı tarihi vererek olmaz güzelim, sorry.

Hiç sevmedikleri şeylerle uğraşmaya yıllarca maruz kalan insanlar, en sonunda mezun olduklarında, herhalde bu kadar uğraştıklarına göre mükemmel bir şeyin onları beklediğini sanıyorlar. Güzel bir eğitim aldıktan sonra rahatsın be, değil mi? Bu yalanla uyuşturulmuş milyonlarca beyin kendini sorgulamaya başlıyor. Bakıyorlar, kendilerine vaat edilen şey gerçek değil, gelecekleri konusunda kaygılanıyorlar. Ne yapacaklarını bilemiyorlar, korkuyorlar, “bu nereye kadar böyle gidecek?” diyorlar. Geleceğe bakıyorlar, bulutlu, sisli, karanlık bir yol. Sonunda ise ölüm var. O yolda güzel hiçbir şey yok. Gerçekle yüzleşiyorlar. Upuzun, sonsuz gibi görünen o yolun yalnızca bir hayal olduğunu anlıyorlar. Güzel bir eğitim, rahat bir hayat. Bolluk, eğlence, tatiller, güzel, şık bir iş. Hepsi yalan. Bazıları var belki, ama o kafalarında kurdukları ütopya gerçek değil. “Ben ne olacağım?” korkusu tüm vücutlarını kaplıyor. İliklerinin titrediklerini hissederlerken bir çıkış yolu arıyorlar. Tıpkı yalnızlık gibi. Ama çare bulunamıyor. Tek çare belki de isyan. Tek çare dibine kadar inip, en büyük ölüm korkusuyla yüzleşip, “senden korkmuyorum” diyebilmek. Tek çare, belki de çaresizlik. Köşeye sıkışıp, savaşmak onunla. Kaçamazsın, çünkü eninde sonunda bir noktada yüzleşmek zorunda olduğunu biliyorsun.

Peki korkup kaçtığın şey, tam olarak ne acaba? O kadar korkmuşsun, bilinçaltını o kadar doldurmuşsun ki, korkunun yüzüne bakamıyorsun. Hissedememekten, kendin olamamaktan, bir zombiye dönüşmekten, ve hayatta gerçekten istediğine ulaşamadan ölmekten korkuyorsun. Sonsuz bir korku bu. Bundan kurtulmak için her şeyi yaparsın. Belki ölümün kendisi bile bu kadar acı vermiyor. En azından, yüzleşiyorsun, çok acıyor belki, ama bitiyor. Bu korku ise mahvediyor. En güzel günlerini, mükemmel olabilecek her şeyi mahvediyor. Ve bunun suçlusu sen değilsin, başkaları. Onlar için en kötüsünü istiyorsun. Sen kötü biri olduğundan değil, sadece, azıcık olsun  şu evrende adalet olduğuna inanmak istiyorsun. Geceleri uyuyamıyorsun. Bir şeyleri parçalamak istiyorsun. Saldırganlaşıyorsun. İçinde sevgi ve mutluluğa dair her şey yerini nefrete ve kabullenemeyişe bırakıyor. Sadece adalet istiyorsun. Çünkü iyi birisin, ve en iyiyi hak ediyorsun. Ama güvenecek hiçbir şey yok. İçindeki sana hayat veren şey sönüyor.

Yüzleş işte. Korkuyorsun ölmekten. Ölmeyeceğini sansan da, bitiyor bir gün. İşçi de olsan, müdür de olsan, işsiz de olsan, yönetici de olsan. Hiçbir şey seni kurtaramıyor. Tadacaksın. Yüzleş, ve ona göre yaşa. Diğer tarafta hayat olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yok. Belki bir şekilde devam ediyordur, ama olasılıklar üzerine yaşamayız, değil mi?

Yüzleşmeden yaşayamayız, sonsuza kadar kaçamayız, değil mi?

Bastırılmış Duygular I: Yalnızlık

Bir sürü arkadaşın var. Ailen var, seni sevenler çok fazla. Eğlenceli birisin, insanların yüzünü güldürebiliyorsun. Bu kolay bir şey. Etrafında bir sürü insan var. Belki kalabalık bir konserdesin, belki de herkesin yürüdüğü bir caddede, ya da belki de bir sinema salonundasın. İnsanlarla konuşabiliyorsun, gözlerinin içine bakabiliyorsun, ama bakarken derinlere, uzaklara dalıyorsun. Onlara dokunabiliyorsun, ellerini tutabiliyorsun, öpüşüp sevişebiliyorsun, ama hissedemiyorsun. Ne kadar konuşsan da, gerçek sen’i duymadıklarını biliyorsun. Tıpkı yan yana duran, ancak farklı kanallardaki iki radyo gibi. Ne kadar yakın olsan da, iletişim kuramıyorsun. Farklı frekanslardasınız.

Seçilmiş yalnızlıktan, seçilmemiş, zorlanmış yalnızlığa geçiş seni karanlığa sürüklüyor. Elinde değil. Yalnızsın işte. Kaçamıyorsun. O yalnızlığı senden alabilen çok az insan var. Ve onlar da, farklı sebeplerden dolayı yoklar. Kendini bir yere, bir gruba, bir olaya, aktiviteye ya da organizasyona ait hissedemiyorsun. Kendini dış bir etkenin kollarına bırakamıyorsun. Bir elin parmağını geçmeyecek kadar insana bırakabiliyorsun, sadece onlara bağlanabiliyorsun, onlarla kendin olabiliyorsun. Onlar ise, anla işte, neden bilmiyorum ama yoklar. Neden böyle oluyor?

Bozulmamış çok az insan var. Senin içindeki gerçek sen’i görebilen, o’na dokunabilen o kadar az insan var ki. Hayatına girip, çıkıp, tekrar giriyorlar. Kime, neye, nasıl, ne zaman güvenebileceğini bilemiyorsun. Seni en yukarı çıkaran insan, bir anda bırakıveriyor. Dibe vurmuşken elini uzatan, halini gören ve güveniyorum diyebildiğin insan, seni yukarı çekerken ona güvenebildiğini hissettiğin anda seni bırakıveriyor. Haftalar sonra karşına, bu insanların sana attığı kazıkları düşündürtmeyecek kadar hayat dolu biri çıkıyor, seni bırakmıyor. Sonunda dürüst ve zeki biriylesin, bu defa da hayat sizi başka nedenlerden dolayı ayırıyor. Bak, yine sıfırdasın işte.

Kalmıyor kimse. Herkes mi gelip geçici? Herkes mi yüzeysel yaşamak istiyor? İnsanların ilişkilerden ilişkilere atladığı bu uzun yolda yalnızca bir dinlenme tesisi gibi, gelip geçeni izliyorsun. Herkes uğruyor, biraz duruyor, sonra gidiyor. Nereye yetişmeye çalışıyorlar acaba? Elinden bir şey gelmiyor. Sorunu kendinde arıyorsun, ama sorunun onlarda olduğunu biliyorsun. Keşke kendinde olsa, düzeltirdin, ve her şey yoluna girerdi. İzliyorsun zamanın kum saati gibi geçmişten geleceğe akıp bitmesini tek başına. Keşke bir el, o kum saatinin zamanı dolduğunda tekrar ters çevirse. En azından bütün o kum tanelerinin, bir kez daha şimdiki zaman‘dan geçeceğini bilirdin. En azından, birileriyle yolunun tekrar kesişeceğini bilirdin. Hiç tatmadıkları yeni, gerçek sen’i tadarlardı. Gelecek kaygın olmazdı belki? Keşke.

Yalnızsın. Bir gün daha yalnız geçiyor. Bir sürü insan görüp konuştuğun, ancak yalnız bir gün. Neyse ki uykun geliyor. Neyse ki yalnız olmadığın tek yer rüyaların. Rüyalarında yalnızlıktan biraz uzak kalabilecek olma düşüncesi bile sakinleştiriyor, huzur veriyor. “Belki gerçek hayat odur” diyorsun, “hepsi bir kötü rüya, yakında bitecek” diyorsun. Çünkü tek çıkış yolu bu. Başka yol yok. Dışarıda sosyalsin, çevrende insanlar var. Ama içinde ölümüne yalnızsın işte. Yapabileceğin tek şey var.

Bastırıyorsun. İçindeki sonsuz yalnızlığı, dışında sürekli insanlarla görüşerek bastırmaya çalışıyorsun. İşe yaramayacağını bilsen bile, daha iyi bir alternatifin yok. Gözlerin kapanıyor, döngü devam ediyor. Aynaya baktığını hayal ediyorsun. Geldiğin hale bak. Sen bu değilsin, bu olmadığını, gerçekte kim olduğunu biliyorsun. Ama kendin olamıyorsun. Başkalarına bağımlısın. İnsanın kendi kendine yetebileceği yalanına inanamayacak kadar zekisin. Kendini kandıramıyorsun. Gözlerin tamamen kapalı, yatağında uyumaya çalışıyorsun. Her gece. Keşke sabah gelmese diyorsun, ama uyku da çözüm değil. Ölüm bile kaçış yolu değil, belki de bu bilgi hayatını kurtarıyor. Deliriyor muyum diye düşünüyorsun? Hayır, delirmiyorsun. Sadece cehalet mutluluktur ve cahil olamıyorsun, hepsi bu. “Keşke cahil olsaydım” diyorsun, ama aslında o da çözüm değil. Tek çözüm var ve bunun senin elinde olmaması canını yakıyor. O çözüm her şeyin ilacı, bütün bu karanlık günlerin sonu. O son eksik parça. Bütün resmin kalbindeki, ona hayat veren tek şey. Bulamıyorsun, bu yüzen sahte hayatına devam ediyorsun. Yüzleşmek istemiyorsun, çünkü kendin ne kadar güçlü olsan da, insanların aptallıklarını değiştirecek gücün kalmamış. Sen busun işte.

Milyonlarca insanın yaşadığı bir şehirde yapayalnızsın işte.

Çocuk Kal

Genç görünüyorum. Şu anda 26 yaşımdayım. Sakallarımla 22-23 yaşında gibi, sakallarımı kesince 20-21 yaşında gibi görünen biriyim. Bunun bana uzun vadedeki getireceği şansı ve büyük görünme kompleksine sahip olmadığım gerçeğini bir kenara koyarsak, asıl gençliğin dış görünüşten bağımsız olduğunu belirtmem gerekir. Çocuk kalmak.

Çocukken, hiç bir sorumluluk yokken, daha biz hiçbir şeyi bilmezken her şey ne kadar güzeldi, basitti, ve, yoktu. Biz vardık, kendimiz. Bizi besleyen ailemiz, bizi eğlendiren oyuncaklarımız, bizi uyuşturan çizgi filmlerimiz, biraz daha büyüdüğümüzde ise, bizim gibi olan arkadaşlarımız. Hep biz, hem kendimiz. Dünyanın merkezinde biz vardık ve her şey bizim etrafımızda dönüyordu. Ağladığımızda, sızladığımızda, şımarıklıkla istediğimizi elde ediyorduk. En doğal, hiç bozulmamış halimizde bu vardı.

Sonra toplum normlarını öğrendik. Neyin ayıp, neyin kabul edilebilir (ya da edilemez), neyin doğru olduğunu öğrendik. Bize söylenen toplum normlarına uymaya, diğerlerinin bizi görmek istediği gibi görünmeye başladık. Sosyal bir varlık olarak toplum içinde bir statü kazanma yarışına girmeye başladık. Baktık bir yerlere gelmek için hile yapmak gerekiyor, hile yaptık: iki yüzlü olduk, yalan söyledik, ihanet ettik, insanları manipüle ettik. Kendimizi, başkalarını ezerek yükselttik, çünkü böylesi hep daha kolaydı, sinsiceydi. Göreceliliği çok yanlış anladık sanırım.

Bozulduk.

Kendimiz için başkaları için yaşamaya başladık. Bir kere bu düzen döngüsüne girince çıkamadık. Arkamıza bile bakmayıp sistemin bir parçası olduk. İçimizdeki çocuğu, kendi benliğimizi öldürdük. Katiliz biz.

Ya da öldürdüğümüzü sandık. Bizi biz yapan, bize hayat veren en temeldeki şeyi, bizi besleyeni öldüremeyiz ki. Derinlere gömeriz, göz yumarız, yok sayarız. Ama o oradadır, aylar ve yıllar da geçse orada bizi bekler öylece. İstesek de öldüremeyiz. Belki de ona dönmeliyiz. Onu anlamalıyız artık. Belki de tekrar dünya bizim etrafımızda dönmeli. Yine şımarık olmalıyız. Ama şımarıklık kötü bir şey, değil mi? En azından bize böyle söylendi, değil mi? Neden yanlış olsun ki bize söylenenler, sonuçta?

Kime göre neye göre? Bana göre değil. Şımarıklık kötü bir şey değil ki! Yanlış anlaşılmasın, başkalarını ezip küçük gören insanların şımarlıklığından bahsetmiyorum. Kendine sınır koymamaktan, her şeyi istemekten bahsediyorum. Bunda kötü bir şey yok ki, hayatın temeli zaten yaşamak, neden kendini engelleyesin ki! İşte, toplumsal en büyük sorunlardan biri, insanların kendilerine söyleneni sorgulamadan kabul etmeleri. Örneğin:

Şımarıklık kötüdür (kime göre neye göre), ıslak saçla soğukta çıkma hasta olursun (26 yıldır bir kez bile bu nedenden hasta olmadım), sevmeden seks ahlaksızlıktır (ahlaksızlık falan değil, sadece sıkıcı, snowboard’u tercih ederim), bir şeyi kazanmak istiyorsan çok çalışmalısın (büyük ikramiye kazanan piyango biletini alırken de mi?), yukarıda Allah var (güney yarımküre için de geçerli mi? her nerdeyse Afrika’ya da bir el atabilir mi bir ara?), aman sokaktaki hayvana dokunma pistir/ısırır (sokakta önüme gelen kedi/köpeği seven biri olarak çoktan ölmüş olmam gerekiyor), her Türk asker doğar (bkz. bedelli), alkol kötüdür (içmeyi öğrenemediysen, olabilir evet), uyuşturucu kötüdür ve yasadışıdır (ama sigarada, her gün yediğimiz bir sürü gıda maddesindeki kimyasallarda, denetimi doğru düzgün yapılmayan trafikteki milyonlarca aracın egzozunda, sağlıklı olmak için fahiş fiyatlar ödememizde sıkıntı yok), istediğin birden fazla şeye sahip olamazsın seç birini (neden?).

Çocukken, beynimiz bütün bu saçmalıklarla kirlenmeden önce her şey çok daha güzeldi. Kendi dünyamızı yönetiyorduk resmen. Kimse bize karşı koyamıyordu. Arada bir ağlardık evet, ama ağlamak güzeldir, deşarj olursun, hem bak onu da unuttuk büyüyünce.

We don’t stop playing because we grow old; we grow old because we stop playing.

George Bernard Shaw

Bunlardan kurtulmak elimizde. Belki bir anda, bir günde değil, ama çok da uzun sayılmayacak bir zaman içinde her şeyi yeniden değiştirebiliriz. Olgunlaş, sorumluluk sahibi ol. Bunlar çocuk kalmanın karşıtı değil ki. Çoğu kişi bunu anlamakta zorlanıyor. Takım elbiseni yine giy, toplantılarını yine yap, yine anne/baba olup çocuk büyüt. Sadece o takım elbiseyi çıkarmasını da bil. İstediğin sorumlulukların hepsini al, istemediklerini alma. Gömdüğün hayallerini çıkar. Koş, eğlen, zıpla, saçmalıklar yap, sarhoş ol, tehlikeli şeyler yap, kendini ve çevreni şımart, içinden geleni yap, bir yerlerden atla, bir yerlerini kır. Ne fark eder? Şimdi değilse ne zaman?

Çocuk kal. Seni sen yapan hayallerinden asla, ne pahasına olursa olsun,

Vazgeçme.

Bir Mektuba Cevap

Kışın soğuğunun insanların yüzüne yansıdığı şu günlerde, okuduğum bir yazı gerçekten içimi ısıttı. Bana yalnızca bir kaç ay önce yeniden blog yazmam konusundaki en büyük ilham kaynağı olan kişinin, gerçekten içten ve dokunaklı blog entry’sinden söz ediyorum, bu yüzden bu yazıyı okumadan önce onu okumalısınız. Etkilendim, sanki benim söylemek istediklerimi söylemiş gibi. Ben de kendisine olan mektubuna cevap yazayım dedim.

Dinle dedi, yaklaşık iki ay önce tesadüf eseri tanıştığım Buket blog’unda, içinden gelen sesi dinle.

Dinledim ben de. Aslında hep yapardım, ama daha da çok dinledim. Özellikle son zamanlarda, ne kadar sessiz kalırsam, o kadar çok duyabileceğimi gördüm. Gerçek gücün ve bilgeliğin, bağırmak, konuşmak değil, bazen yalnızca sessizce dinlemek olduğunu anladım. Şehir hayatının hem fiziksel hem mental anlamda yarattığı arkaplan gürültüsünden kaçıp, sessiz ve sakin bir yerlerde kendimi, doğayı, ve bazı tuhaf işaretlerini görebilmeyi öğrendim.

Sev dedi sonra.

Aslında en iyi yaptığım şeydi bu. Sadece bir süredir, bir kaç yıldır çeşitli nedenlerden dolayı uzak kalmıştım sevmekten. Daha önce hep karşılık beklerdim, karşılıksız sevmeyi öğrendim. Kendimi bile korkutacak kadar ileri gitmeyi, korkmamayı ve tutkuyu dibine kadar yaşamayı öğrendim. Her zaman doğru insanlar çıkmadı belki, ama ben her zaman doğru olanı yaptım. Saf haliyle, kaygısızca sevmeyi ve hissetmeyi öğrendim. Sen doğru sevince, insanların yanlışları çok da koymuyormuş aslında.

Kabullen dedi.

Peki, dedim ben de. Kabullenelim bakalım. Nasıl olacağını ben de bilmiyordum. Neyse ki hayat, biraz acımasızca, biraz esprili biçimde, biraz da karşıma nasıl olduğunu kendim bile açıklayamadığım olaylar ve insanlar çıkararak bana, kendimi o’na teslim etmeyi öğretti. Her şeyi, biraz başta zorunluluktan da olsa, akışına bıraktım. Rüzgar nereye götürürse oraya gittim. Bunu yapmamla birlikte tüm parçalar yerine oturmaya başladı. Hepsi henüz oturmadı, ama çok az kaldı. O son parça yerine oturacak arkadaş. Tüm bu olaylara da değecek. Sadece… biliyorum diyelim.

Gözlemlememi de istedi.

Aslında en iyi yaptığım şeydi belki de. Çocukluğumdan beri, herşeyi gözlemler, sorgular, arkasındaki gerçek nedeni araştırırdım. Herhangi bir nesneye ya da insana baktığımda, onun dış görünüşünden çok, onu o yapan arkadaki herşey‘i görebilmeye başladım. Herkes bir son ürün‘dü, ve insanlara baktığımda onları oraya getiren, kendilerinin bile farkına varmadığı bilinçaltlarını görebiliyordum. Bir nesneye ya da sisteme (ki bu bir sosyal yapı bile olabilir) baktığımda, arkaplanındaki her şey arasındaki neden sonuç ilişkisini hayal edemeyeceğim bir hızda kurabiliyordum. Sakince gözlemleyince ve sessizce dinleyince herşeyi anlayabiliyormuşuz meğerse. Beni şu an bu noktaya getiren herşeyi ve herkesi düşünmeye çalıştım, ama o kadar çok şey vardı ki, vazgeçtim. Sadece, bir tanesi bile olmasa, bütün bunların olamayacağını biliyordum.

Kurtul.

Listede bu sözcüğü ilk gördüğümde biraz korkmuştum, çünkü benim için en zoru buydu. Kafamdan her şeyi atmak, unutmak, vazgeçmek bana göre değildi. Ama kurtulmak da bu değilmiş zaten. Her şeyi olduğu gibi kabullenip, akışına bırakıp, bu akışı engelleyen düşüncelerden kurtulmakmış aslında olay. Benim ben olmamı engelleyen her şeyi teker teker hayatımdan çıkardım. Yalan söylemeyeceğim, beni sevmeyen çok insan vardı. Bir kaç ay gibi kısa bir sürede çok daha fazla sevilen, etrafında bir sürü yaratıcı, zeki, güvenilir ve eğlenceli insanlar olan biri halina geldim. Kötüye odaklanmak yerine her zaman iyiye odaklanmayı öğrendim. Yalnızca bununla ilgili bile tek başına uzun bir yazı yazabilirim.

Kucaklamamı istedi sonra herşeyi…

“Kötü özelliklerimi ve olayları da mı?” diye sormaya hazırlanıyordum kendisine ki, düşündüm biraz. Evet, aynı iyi olay ve kavramlar gibi, kötülerini de, en iğrençlerini de kucakladım. Eğer onları bir kenara atsaydım haksızlık olurdu. Onlardan da çok şey öğrendim, ve onlar sayesinde de buraya gelebildim. Tüm anılarımı ve tüm insanları kafamda kucakladım. Çünkü herkesin ve herşeyin bıraktığı izler‘dim ben aslında.

Hatırla dedi.

Hatırlayacak çok şey vardı. Geçmişte, ruhumuzun derinliklerinde tozlanan, bir daha hiç açılmayacak tarih kitapları gibi gittikçe sönükleşen çok anı vardı. Ancak sönükleşse de, o anılar hep oradaydı, ve onlar sayesinde ben de buradaydım. Uzayda çok uzaktaki o sönük, belki de milyonlarca yıl önce patlamış yıldız. O sönük ışığı hala bana geliyor, ve belki de o yıldızda oluşmuş bazı maddeler şu an benim vücudumu oluşturuyor. Başka bir deyişle, onun sayesinde burdayım.

The nitrogen in our DNA, the calcium in our teeth, the iron in our blood, the carbon in our apple pies were made in the interiors of collapsing stars. We are made of starstuff.

Carl Sagan

Bazı olayları değiştiremeyeceğimi hatırladım, akışına bırakmam gerektiğini hatırladım ben de. Tanrı’ya bıraktım. Çoğu insanın Tanrı dediği şeyin varlığına inanmıyorum. Tanrı biraz daha farklı benim. Bilinçli, ataerkil, süper bir güce değil, evrenin ve doğanın, sevginin kozmik gücüne inanıyorum. Ya da başka bir deyişle: God is love.

“Ve ol” dedi son olarak. Mutluluk oldum, yeri geldi mi onu tüm vücudumda yaşadım. Aşk oldum. Tekrar deliler gibi, liseli gençler gibi aşık olabildiğimi hissettim. Bazen yanlış insana doğru zamanda, bazen doğru insana yanlış zamanda aşık oldum, ama ne fark eder? Doğru duyguyu, kendim doğru insan olarak yaşadım. Sevdiğim için ve sevebildiğim için asla pişman olmadım, ve önemli olan da buydu. Hayat oldum. Hissettim. Var oldum. Çok kısa sürede çok fazla şeyi yaşadım. Hayal bile edemeyeceğim kadar çok duyguyu yaşadım. İyi de olsa kötü de olsa, gerçek bir şeyleri hissettikçe yaşadığımı hissettim. Bazen ağladım, çok ağladım, hayatımda ağlamadığım kadar bir gecede ağladım hem de. Ve o, belki de tüm hayatımın en boktan gecesinde bile, yaşadığımı, var olduğumu hissettim ve çok şey öğrendim. Hissedebilmek, korkmadan en gerçek duyguları yaşayabilmek, ne olursa olsun hissedememekten güzeldi.

Hepsinden önemlisi ise, ne olursa olsun her zaman kendim oldum.

İyi ki kendine o tatlı, şirin ve bir o kadar da insana en temelini hatırlatan yazıyı yazmışsın Buket!

Korku

“Bazı şeyleri sorgulamamak lazım”, “Başarılı olmak için çok çalışman lazım”, “Sen mi kurtaracaksın dünyayı?” ve benzeri sayısız örneği olan cümleleri günde kaç kere duyuyorsun? Sana verileni kabullenmekten sıkılmadın mı? Elinde olanla yetinmek adlı saçmalığın çocukluğundan beri sana bir zehir gibi enjekte edildiğinin farkında mısın? Daha fazlası için adım atmaktan korkuyor musun? Belki de artık bu döngüden çıkma zamanın gelmiştir.

İnsansın, ve evrimsel süreçte korku, hayatta kalmak için en temel içgüdülerden biri olarak gelişmiştir. Hayati tehlike durumunda yaşamını sürdürebilmek için doğadaki olmazsa olmaz hislerden korku, şu anda hepimizin hayatta olmasını sağlamıştır. Ancak günümüz dünyasında şehir hayatı ve yaşam tarzı, insanın evriminin adapte olacağından yüzlerce kat hızlı gelişmektedir, ve doğal olarak bazı duygular günlük hayatımızla çelişmektedir. İnsanın içindeki duygular kontrolden çıkabilmekte, ve insanlar manipülasyona açık hale gelmektedir. Hayattaki en büyük başarısızlıkların nedeni korkmaktır. Sakince kendi geçmişini düşün, kaç tane yaptığın şeyden, kaç tane yapmadığın şeyden pişman oldun? Yapmadıklarının kaç tanesini korktuğun için yapmadın? Kaç tanesi için keşke diyorsun? Hemen hemen herkesin bu konuda az ya da çok hatırladığı olay vardır.

Belki de kendini değiştirmelisin. Ne olursa olsun yaşamayı seçmelisin. İşini sevmiyor musun? O işten çıkmaktan korkma. Evini sevmiyor musun? Taşınmaktan korkma. Sevgilini sevmiyor musun? Ayrılmaktan korkma. Sahnede başarısız olacağını mı düşünüyorsun? Çıkmaktan, gerekirse rezil bile olmaktan korkma. Ne olduğunu bilmediğin o yere giden trene binemiyor musun? Oraya gitmekten korkma. Peki ya denemek isteyip çok istediğin o spor? Denemekten, yeri geldi mi bir yerini kırmaktan korkma. Yaşamaktan, denemekten, sevmekten, hissetmekten korkma. Değişimden korkma. Korktukça kaybedersin. Cesur oldukça kazanırsın.

“Kaybetmekten korkma; bir şeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin.”

Che Guevara

Alışageldiğimiz düzenden çıkmaktan, bir şeyleri bozmaktan korkuyoruz. Rahatlık alanımızdan comfort zone‘umuzdan bir türlü çıkmıyoruz. Elimizdekiyle yetiniyoruz. Bir şeyleri gerçekten değiştirebileceğimize inanmıyoruz, çoğu konuda baştan vazgeçiyoruz. Basit, sıradan hayatımızda, aslında bilinçaltındaki korkularımız tarafından demir parmaklıklarla çevrili olduğumuzun farkına bile varmadan, rahatça yaşıyoruz. Görünmez ellerin kuklalar haline getirdiği kendimizin yaşadığı Stockholm Sendromunda, zıplamamayı şartlanarak öğrenmiş kurbağalardan farkımız yok. Yaşadığımız için, durumumuz daha kötü olmadığı için şükrediyoruz. Yerimizde sayıyoruz. İlerleyemiyoruz.

Çok daha fazlasıyız, kendi potansiyelimizin yanında, şu anki olduğumuz aslında koca bir hiç. Çok daha güzel, çok daha mutlu, sağlıklı, eğlenceli, gerçek bir hayata sahip olabilecekken, şu ankini de kaybetme korkusu hep bizi durduruyor. Ama belki de korktuğumuz şey gerçek bir şey değil. Belki sorgulamadan kabullenmekten dolayı olabileceğimiz hiçbir şey olamıyoruz. Birileri sen mi değiştireceksin diye bizle dalga geçerken, başka birileri dünyayı değiştiriyor. Hep gelecek planları yapıyoruz, öldükten sonra bile cennete gitmeyecek miyiz nasıl olsa? Çok sorgulamamak lazım, değil mi?

Belki de en büyük sorunumuz bu. Yaşamaktan korkuyoruz. Savaşmamaya programlanmışız. Hak etmediğimiz aptal, sıkıcı, boş hayatı yaşıyoruz ve konuda bir şeyler yapabilecekken yapmıyoruz.

Sen. Evet sen. Haydi şimdi bu yazıyı kapattıktan sonra, hayatında bir şeyi değiştirmekten korkma. Kendin olmaktan korkma. Yaşamaktan, kendi istediğin hayat için, elde edene kadar savaşmaktan korkma. Kaybetmekten de korkma. Dibe vurmaktan korkma. Acıyı da, mutluluğu da, eğlenceyi de, çaresizliği de, aşkı da, tutkuyu da (ki illa birine duyulan bir duygu anlamında değil, severek yapılan bir hobi de olabilir bu) dibine kadar, sonuna kadar yaşa. Sesi sonuna kadar aç. Hisset. Gerçekliği hisset. Tüm korkularını yen. Çünkü dibe vurmadıkça, asla yukarı atlayamazsın.