Distopya

Ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim… Gece yatağımıza yattığımızda “ne için yaşıyorum” sorusunu illa ki arada sırada, hatta belki her akşam, kendimize soruyoruz. Özellikle de önümüze koyduğumuz engelleri ve zorlukları aştığımızda bir anda her şey daha anlamsız oluyor. Zorluklarla uğraşmak, engellere göğüs germek aslında hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş oluyor ve fark etmiyoruz. Ama her gece, günlük hayatın uyuşturduğu beynimizin susmasıyla, tekrar kalbimizin sesini duyup, uykuya dalmadan önce, kendimize, gerçek benliğimize dönüyoruz.

Dünya adında, dev bir geoidin üzerinde istesek de istemesek de, Güneş adlı bir ateş topunun etrafında dönüyoruz. Ay da ufaklık, bizi rol model olarak benimsemiş, aynısını bize yapıyor. Milyarlarca yıldır bu böyle. Sadece, nereden geldiğini bile bilmediğimiz tek hücreli canlıların evrilip, yaşayıp, ölüp, bu süreci sayamayacağımız kadar tekrar etmesi sonucu, burdayız işte. Moleküllerden tek hücreli canlılara kadar, oradan ise şu anki bilinçli düşünebilen bize tam olarak nasıl geldiğini bilmiyoruz. Başka gezegenlerde aynı sürecin neden gerçekleşmediğini bile bilmiyoruz. Bize bilinç veren, düşünmemizi, aktif kararlar vermemizi sağlayan olayın, ben diyebilmemizi sağlayan gücün ne olduğu hala araştırma konusu. Ruh diye bir şey var mı? Her şey nöronlardaki elektriksel sinyallerden mi ibaret? Benlik kavramımız sadece bir illüzyon mu? Nasıl gerçekten hissedebiliyoruz? Peki içimizdeki inanma içgüdüsü ve altıncı his nereden geliyor? Bu soruların cevabı bende değil.

Peki bu sorulara acaba gerçekten cevap verebileceğimiz bir gün gelecek mi? Asıl merak ettiğim soru da bu. Ölüm, her şeyin başlangıcı mı? Bütün cevapları alacağımız bir dönüm noktası mı? Yoksa her şeyin sonu mu? Mutlak hiçlik. Kozmik zamanla karşılaştırdığımızda bir hiçten ibaret hayatımızı ne kadar dolu ve güzel de yaşasak, en sonunda her şeyin son bulacağı, anılarımızı ve duygularımızı içeren beynimizin doğada çözünüp sonsuza kadar yok olacağı, ve ben dediğimiz varlığın bir daha asla var olmayacağı düşüncesi, biz yaşlandıkça, tehlikeler atlattıkça, içimizdeki ölüm korkusunu daha da körüklüyor. Yaşadığımız en güzel anların bile en sonunda bir hiç olacağını bilmek bile, anın tadını çıkaramamamıza yetiyor. Kendi yok oluşumuzu da bir kenara koydum, bizi bilen, seven herkesin yok olacağı fikri, tarih çizgisinden bir gün tamamen yok olacağımızı bilmenin verdiği yetersizlik duygusu bizi iyice mahvediyor. Hayatta en sevdiğimiz insanlar, sevgilimiz, ailemiz, sayısız anımızı paylaştığımız en yakın arkadaşlarımız bile bir gün ölecek, yok olacak. Günlük hayatta bunlar üzerine düşünmüyoruz, ancak üzerine düşünmüyor olmamız gerçekliğini hiç azaltmıyor. Hepimiz yok olacağız. Sonrasını bilmiyoruz. Belki de gerçekten, hepsi bu.

Şuradaki kısacık zamanımızı da güzel geçirelim bari, değil mi? Eğlenelim, koşalım, zıplayalım, sevelim, sevişelim, yardım edelim, iyilik yapalım. Ama devletler, din, milliyetçilik, fanatizm, kapalı oluşumlar gibi faktörler yüzünden dünyamızın ağzına sıçılıyor. Aptal insanların tüm dünyaya sahip olma isteği, şurada ne kadar süreyle burada olduğumuzu, barış içinde yaşamamız gerektiğini görememeleri, öldükten sonra cennette hurilerle sevişecekleri gibi IQ’su 50 olanın bile inanmayacağı kadar aptalca bir yalana inanmaları ve cennete gitmek için yaptıkları. Etrafta allahüekber diye patlatılan bombalar, günde beş vakit başımızın etinin, insanların ne olduğunu bile anlamadığı başka bir dilde böğürüş ile yenmesi, Müslüman olduğunu iddia eden siyasetçilerin, bir avuç gerizekalıdan tek cümleyle milyonlarca oy toplaması. Ama hayır, gerçek İslam bu değil. Sahi, gerçek İslam ne peki? Hiç göremedim de henüz…

IMG_5406

(resim İnternette dolaşıyordu, yaratıcısı ben değilim, yaratıcısı bana ulaşırsa kendisine burada credit veririm)

Dinin kitleleri manipüle etmek için bir araç olmasını bir kenara bırakırsak sorun çözülmüyor. Devletlerin, yalnızca kendi güç gösterileri için hiçe sayıp ölmelerine göz yumdukları insanlar ve hayvanlar, ilaç firmalarının, insanların sağlığını para karşılığı satmaları, eğitime, bilime, ar-ge’ye harcanması gereken paranın diyanete harcanması mı dersiniz? Kapitalizme karşı değilim, ancak insanların sağlığı, yaşama hakkı gibi temel haklar söz konusu olduğunda, bütün masrafları her koşul altında devletlerin karşılaması gerekiyor. Tabii ki insanlar umrunda değil devletlerin. Daha fazla güç, daha fazla yere sahip olmak, daha fazla asker, daha fazla din!

Bütün bunların yanına, mağdur edebiyatı yapıp dünyayı elinde oynatan, yalnızca kendi kapalı toplumunu seven, geçmişteki bir diktatörü gözümde sempatik yapmaya başaran sinsi bir ırkı da ekleyelim. Yanına, insanların iyice robotlaşıp yalnızlaşmasının sonucu tatminsizliği, herkesin kendi boş hayatını yaşamasını, iyilerin mutlu olamamasını da koyalım. Herkesin hep daha fazlasını istemesini de unutmayalım, tabii ki. İnsanların din ve para adına birbirlerini öldürmeleri, fanatizm ile birlikte beyinleri uyuşan kitlelerin şu biraz olsun güzel olabilecek, tadını çıkarabileceğimiz dünyayı real-life cehennem‘e çevirmeleri. Şu ufacık dünyada, gerçekten sevebileceğimiz birilerini bulmamız, ve onların, kendilerini sevenler yerine ağızlarına sıçanların peşinden gitmeleri. Düzenin, insanların ne kadar başarılı olduğuna göre değil, ne kadar çevresi, network‘ü olduğuna göre insanları başarılı sayıp, toplumun çoğunu köle olarak kullanması. Sonra neden sokak sapıklarla, tecavüzcülerle, katillerle dolu. Kim ister öyle olmayı başta? Kime, gerçekten öyle olduğu için kızabilirsin bu adaletsiz düzende? Yaptığı davranış ne kadar mide bulandırıcı olsa da, kimin gözlerinin içine bakıp kötüsün diyebilirsin? Diyebileceğini sansan da, kimseye diyemezsin. Çünkü en büyük suçlular sokaklardaki magandalar değil. En büyük suçlular, takım elbiselerin içinde, onları bu hale getirenler.

Cehennem diyorlar, diğer tarafta mahvolmak diyorlar da, çok uzağa gitmeye gerek yok bence. Güzelim gezegenimizi cehenneme çeviriyoruz zaten. Belki bir gün aydın kesim, dar görüşlü çoğunluktan kurtulmanın bir yolunu bulur. Belki bir gün insanlar, popülerite ve zenginlik peşinde arsızca koşmayı bırakıp gerçekten doğru ve doğal olana, olması gerekene yönelirler. O günleri görür müyüz, bilmiyorum. Ama o günler gelecekse bile, şu anda kurunun yanında yaş da yanıyor. Masum insanlar zarar görüyor. İyiler kaybediyor, kötüler kazanıyor. Şu dünyaya, insanlara, düzene, doğal evrimsel sürecin bir parçası bile olsa, üzülüyorum. Ben tek bir insanım. Etrafını etkileyen, çevresine göre sağlam düşünceleri, hayatı, hobileri, çevresi, ilişkileri, işi de olsa. Tek bir insanım. Seni değiştirmek isterdim sevgili distopik dünya. Seni, gerçekten değiştirmek isterdim. Ama sanırım bir süre distopyada yaşayacağız. Yine de, belki bir gün her şey değişir. Düzenler değişir, gerçekten hak edenler kontrolü ele alır ve herkesin hak ettiği hayatı yaşayacağı biçime sokarlar. Belkiler üzerinden gidemeyiz, biliyorum. Ancak yine de, düşünmesi güzel…

Bir Oyun Olarak: Hayat

“GAME OVER.”

Bu iki kelimeyi gördüğümüzde genelde her şeyin bittiğini sanarız. Öfleriz, pöfleriz, gerçek dünya’ya döneriz. Hadi bir el daha deme şansımız yoktur bazen. Biliriz ki, oyun bitmiştir. Çünkü bize böyle söylenmiştir. Sorgulamadan kabulleniriz. Son noktayı biri, bizim yerimize koymuştur. Ya da en azından, buna inanmaya şartlanmışızdır…

Hayatı bazen fazla ciddiye alan biri olarak, özümdeki, yaşım kaç olursa olsun çocuk ruhlu kalabilme yeteneğimden uzaklara gittiğimi hissediyorum bazen. Sıradan insanların sıradan sorunları, sıradan dünyanın sıkıcı insanları. Evet, arada kendim gibi insanlar hayatımda oluyor, ki zaten hayatı anlamlı kılan şey de bu, ama onlar dışında her şey anlamsız. Bitmeyen, amaçsız bir… şey?

Ne? Neden ne kadar düşünürsem düşüneyim, o şey sözcüğünün yerine başka bir sözcük bulamıyorum? Bakış açımız, hayatı fazla kutsal yaptığından, onu başka bir kavramda bağdaştırmamızı engelliyor. İnsan hayatı çok özel, en önemli şey. Ya da en azından, bize öğretilen, evrimsel açıdan hayatta kalma içgüdüsü adı altında genlerimize programlanan bu. Bakış açımızı değiştirirsek, belki hayatı farklı bir olay olarak konumlandırabiliriz. Örneğin, eğlenceli, ana karakterini yönettiğimiz, kendimizi yukarıdan gördüğümüz bir oyun gibi.

Bir yerde, bir şekilde başlıyorsun bu oyuna sen de. Neden oradasın, nereden geldin, ne yapıyorsun bilmiyorsun. Arkasındaki hikayeyi okumamışsın belki de. Oradasın ve oynuyorsun işte, o ilk adımı atıyorsun. O andan itibaren aslında her şey oyunun parçası. En oyun olmadığını sandığın bölümler bile, aslında bu mükemmel oyunun parçası. Sevgili okuyucu, bir oyun olarak hayata hoş geldin. Bu bölümümüzün adı ise:

Yeniden doğmak.

En başından beri, yıllardır, bu hayatı bir oyun olarak oynuyordun. Hiçbir şey sorun değildi. Daha çocuk olduğun günlerden beri, umursamaz biçimde eğleniyordun. Okul mu, ödevler mi? Kimin ne zaman umrundaydı! Ailevi sorunlar? İç dünyana karışamazlar ya, kapat kapını kurtul hepsinden! İnsanların basitliği? S*kerler arkadaş, sana ne! Ye, iç, sıç, eğlen, şımar, hunharca yaşa. Geri kalan hiçbir şey de umrunda olmasın. Saçma olanı yap, her şeyin bokunu çıkar. Eğlen işte. Neyi seviyorsan onu yap. Bu oyunu dibine kadar yaşa.

Yaşıyordun da zaten,  bir şey seni alıp, hiç istemediğin bir çemberin tam ortasına koyana kadar. Etrafında alevlerden duvarlar olan, asla çıkamayacağını düşündüğün ölüm çemberi. Seni en büyük korkularınla yüzleştiren, başka kimsenin olmadığı çember. Çok tatlı, çok eğlenceli, bitmek bilmeyen bir oyun oynuyordun sen. Ne oldu bir anda? Hiç beklemediğin bir noktada, bir anda biri ışıkları kapattı, ve ekrana GAME OVER yazdı. Sıkıyorsa bu bölümü de geç.

Bu bir oyun değildi. Oyunların rasyonel, gittikçe zorlaşan, geçmesi imkansız olmayan olgular olduğunu öğrenmiştin sen. Bu bir oyun olamazdı. Oyun bitmişti. Seni yıllarca uyuşturan oyunun fişini mi çekmişti biri? Yoksa hepsi bir kabus muydu? Sadece kötü bir rüyaydı, değil mi? Uyanacaktın. Belki de geçici bir arıza olmuştu, birazdan düzelirdi. Ne yapmak istiyordun? Gidebileceğin bir yer kalmamıştı, sıkıştırılmıştın. Senden başka kimsecikler yoktu. Ya sonsuza kadar o ateş çemberinde kalacaktın, ya da beklemek dışında yapabileceğin tek şeyi yapacaktın: alevlerin içine atlamak.

Burası gittikçe ısınıyordu. Alevler iyice seni dizlerin üzerine çökertmeden, belki de artık savaşman gerekiyordu. Ayağa kalktın, derin bir nefes aldın. Belki de son nefesindi, bunu biliyordun. Ama başka çaren yoktu. Savaşacaktın. Koştun alevden duvarlara doğru, hızlandın. Game Over yazısını göre göre, ölümü göze alarak koştun o alevden duvara, yaklaştın, daha da yaklaştın. İçine atladın. Ve bir anda yok oldu o duvar. Her şey bir anda durdu. Ekranda LOADING yazdı. Yeni bölüm, yükleniyordu.

En zor bölüm, aslında en büyük korkularında yüzleşmekti. Oyunun en büyük kısmı, oyunun bitmiş olduğunu sanmandı. Yaşayabileceğin en büyük korku, sana anlam ve mutluluk veren her şeyin bittiğini hissetmekti. Ve oyunun en zor bölümünü geçtin. Oyun devam ediyordu. Bu, inanılmaz güzeldi. Tam bittiğini sandığında, tüm umudu kestiğinde, her şeyi bitirmeye göze aldığında, aslında en güzel, en eğlenceli bölüm başlamak üzereydi. En çekici olan nokta ise, herşeyden vazgeçtiğin, ölümle yüzleştiğin, oyunun bittiğini kabullendiğin o son ana kadar, oyunun, devam ettiğine dair hiçbir ipucu vermemesiydi.

Bir açıdan baktığında oyunun en anlamlı, sana en çok şey katan bölümüydü bu. Ve onu geçmeyi başardın. Asla bitmesini istemediğin bu oyunu zaten istesen de bitiremeyeceğini anladın. Eğer o bölümden geçmeseydin, neyin senin için gerçekten değerli, neyin gerçek, neyin sahte olduğunu asla anlayamayacaktın. İçindeyken lanet ettin, neden buradayım diyip durdun. O zamanlar, noktaları geriye doğru birleştirdiğinde büyük resimde, hayatındaki belki de en önemli dönüm noktası olduğunu söyleselerdi, inanmazdın, kabullenmezdin. Ama şimdi geriye baktığında her şeyin ne kadar değiştiğini, kendini ne kadar geliştirdiğini görüyorsun. Belki canın sıfıra yakındı, belki öleceğini sandın, ama merak etme sevgili okuyucu, her bölümde, canın full’leniyor 😊.

Yıldızların önünü bulutlar kapattığında, yıldızların hala olduğunu, sadece geçici olarak onları göremediğini aslında hep biliyordun. Sadece odağını yanlış yerlere kitlediğin için karanlıkta yönünü kaybetmiştin. Sonunda tekrar oyuna döndün. Tekrar kendin oldun. Yeni bir bölüm başlıyor. Belki de güzel sürprizlerle dolu, çok eğlenceli, çok güzel bir bölüm. Ama şu an için tek bildiğin, tek gördüğün, içini bir kez daha heyecanlandıran, seni tekrar şımartan, sana gelecek planları yaptıran, gelecek yönündeki belirsizliğin seksiliğini ve çekiciliğini simgeleyen tek şey:

Loading…

Uyuyamamak

Gece günün yorgunluğuyla kendini yatakta bulmuşun daha saat akşam on bir demeden. Belli, yorulmuşsun ruhen ya da fiziken. Gözlerini kapatıyorsun. Zar zor uykuya dalıyorsun. Bir o yana, bir bu yana dönüp dolaşıp uyudum demen için bile bin şahit gerektirecek uzun bir geceden sonra bir anda uyanıyorsun. Bir şey uyumanı engelliyor. Nasıl olsa sabah olmuştur kalkayım derken saate bir bakıyorsun:

03:42.

Noldu bütün uykuna? Uykucusun, bilirsin kendini. Ama asla uyuyamıyorsun işte. Bir şey seni ciddi anlamda rahatsız ediyor. Daha bir hafta öncesine kadar yattığı anda mışıl mışıl uyuyabilen sen, şimdi sabaha kadar yatakta tek başına bir o yana bir bu yana dönüp durmaya mahkumsun. Tabii ki, bunun üzerine yaşanacak günün kalitesinden bahsetmek bile istemiyorum.

Peki bütün bunların nedeni ne? Sen son aylarda, canını tüm sıkan olaylara rağmen, gece yattığında huzurlu uyuyabilen biriydin. Ne oldu? Ne değişti? Son bir haftada hayatında ne değişti? Dışarıdan bakınca hiçbir şeyin değişmemiş olduğu gerçeği, yine cevabı başka bir yerde araman gerektiğini hatırlatıyor. Derinlerde. En derinlerde bir şey. Bir sorun var işte. Bunu kabul et. Etmeden düzeltemezsin.

İç huzurunu kaybettin. O ya da bu şekilde. Ama şu an yok. Gelecek kaygısını maksimuma çıkardın bilinçaltında. Yaklaşık son üç yıldır, her gün, “yarın ben ne olacağım” sorusuna az çok cevap verebiliyordun. Ya (ki bu yaklaşık iki yıl boyunca) umrunda değildi, ya da bir şekilde hayata karşı, yarın’a karşı, seni motive edebilen bir şeyler vardı. Hobilerin, yaratıcılık isteğin, ve tabii ki en önemlisi, sana hayat veren insanlar. Geçtiğimiz aylarda sürekli tutunacak bir şeyler, az çok vardı. En karanlık sandığın gecelerde bile bir şeyler seni hayata bağlıyordu, ki, o gecelerin en karanlık olmadığını, daha karanlık olanlarla karşılaştığında anlıyormuşsun.

Sanki hayatında, derinlerde, bir şey koptu. En son böyle olduğu zamanları hatırlamak bile istemiyorsun. İnsanlara bağımlı olduğun zamanlardı. Sonra ne güzel kurtulmuştun her şeyden. Ya da, kendini mi kandırıyordun acaba? Hepsi sadece bir oyun muydu? Ufacık insanlara kafanda çok önemli roller yükleyip, onların bu rolü oynayamadığını görüp hayal kırıklığı mı yaşadın? Yoksa gerçekten elektrik ya da frekans uyumu denilen olay var mıydı? Uyandıktan hemen sonra, hatırlayabildiğin tüm rüyalardan bilinçaltında dönenleri yorumlayan sen, bu soru karşısında uzunca bir süredir çaresizdin. Tabii ki ikinciye inanmak istiyorsun, ama elinde neredeyse hiç kanıt yok.

Tekrar mantığın bittiği yerdesin. Çünkü mantığın bu defa seni delirmeye sürüklüyor. Mantığını dinlersen delirirsin. Hem mantığının götürdüğü yol, seni asla tatmin edecek insanlara götürmemiş yirmi altı yılda. Ama, seni doğru insanlara götürmüş ve sana en gerçek, en saf duyguları yaşatabilmiş bir sesi hatırlıyorsun. En çaresiz anlarda, ne yapacağını bilemediğinde, sana yol gösteren kalbinin sesi‘ni.

Hayatın, insanların ve şehrin tüm gürültüsünü kafandan çıkarıyorsun. Bak, gece yarısı, neredeyse herkes uyuyor. Şehir susmuş, ışıklar kapalı, dışarıdaki ses minimumda. Odanda, kulaklarında sadece sessizliği duyuyorsun. Kimse yok. En azından dış dünyada. Karanlık, sessiz, ve her şey yolunda, değil mi? Bir de vücudunu kullanarak dış dünya ve gerçek sen arasına ördüğün duvarın diğer tarafı var. Açsın, midenin kazındığını hissedebiliyorsun, işte o zaman gözlerini kapatıp her şeyi daha iyi hissedebiliyorsun. Zaten hiçbir şey yemek istemiyorsun. Bir şey, sana yemekten uzak dur diyor. Aynı şey, insanlardan da uzak dur diyor. Aynı şey, bu şehirden de uzaklara git diyor. Günlük hayatında uygulayabildiğin kadar uyguluyorsun, ama tam uygulayabildiğini söyleyemez kimse. Aynı şey, sana birkaç şey daha söylüyor. İç sesinle mantığın ters, tıpkı Dance of the Bad Angels’da dediği gibi:

“What a feeling under the stars
My body’s rotating from Venus through Mars
There’s a war going on
between my head and my heart
I wonder how they grew
So far apart…”

Bu şarkıyı bu kadar çok sevmemin nedeni, belki de, daha yıllar önce ilk duyduğum günden beri hem müzikal açıdan hem de sözleriyle, aramda, başka hiçbir şarkıya hissetmediğim kadar özel bir bağ hissediyor olmam.

Mantığımla iç sesimin tamamen çatışıp bana uykusuzluk olarak fatura kestiği karanlık başka bir gecede, tekrar kalbimi dinliyorum. Bana bir şey yapmamı söylüyor. Mantığım arada “yapma” dese de, ne zaman mantığımı dinlesem kaybettim. Tüm gerçeklikten uzak, sahte, duygusuz ve mutsuz bir insan olarak buldum kendimi. Onu dinlemiyorum. Yapacağım, yapmam lazım. Ne zaman kalbimi dinlesem, bazen zorlu bir yoldan geçtim ama o’na güvenimi kaybetmeyip sonuna kadar gittiğimde, bana hayattaki en güzel hediyeleri verdi. O derinlerdeki sese ihanet ettim son zamanlarda. Son haftalarda mantığımla yaşadım. Tamamen mantıklı, duygulardan uzak bir hayat bana göre değil. Kaldı ki, beceremedim zaten. Sevgili iç sesim. Mantığıma fazla kaptırdığım için özür dilerim. Ama bu gece sağlam bir nokta koyuyorum bu olaya. Bu gece kırılma noktam. Ve haftalar, hatta aylar sonra tekrar, gerçek ben‘i oluşturan iç sesimi dinliyorum.

Afedersiniz, ama, bir insanın duyguları varken ve onu dinleyebiliyorken, s*kerler mantığı. Özellikle de, mantığını dinlemek hep hayatını mahvetmiş, duyguları ise eninde sonunda onu hep doğru yere getirmişse.

Sevgiler.

Bastırılmış Duygular II: Ölüm Korkusu

Bu yazıyı 21 Ocak 2016 sabahından daha önce yazmaya başladım, güncel olaylarla ilgisi yoktur.

“Be a better and more positive person than yesterday.” Ya da Türkçesi: “Düne göre daha iyi ve daha olumlu bir insan ol.” Bir kaç yıl önce telefonuma, her sabah uyandığımda çıkması için ayarladığım bir kendime mesaj‘dı bu. Peki neden?

Yaşıyoruz, bu yaşamak demekse tabi. Daha tanımını bile bilmediğimiz bu sözcüğü hayatımızın ilk gününden son gününe kadar uyguluyoruz. Yaşamak ne demek? Biyolojik anlamda, beyin ölümümüz gerçekleşene kadar yaşarız. Çok ayrıntısına girmeden, bunun gerçekten yaşam olduğunu kabul edelim. En azından şimdilik. Yeni insanlar doğarken, ölürken, bu, aslında en doğal döngünün ve evrimin vazgeçilmez bir parçasıyken, neden asla kendi ölümümüzü düşünmüyoruz. Yaşıyoruz, geleceğe yatırım yapıyoruz, ölümsüz olduğumuzu sanıyoruz. Birazdan trafik kazasında bir anda ölsek, dünyaya, yakınlarımız dışında ne etkisi olur? Tüm dünyanın tanıdığı biri bile olsak, şu evrende ne önemi var ki bunun?

Hayatımızın on beş yılından fazlasını eğitime, ya da düzelteyim, sistemin istediği şekilde yetiştirilmeye ve sistemin kabul ettiği doğru‘ları doğru olarak kabul etmek için şartlandırılmaya harcıyoruz. Gerçekten istediğimiz ve bizi motive eden, hem kendi hayatımıza hem başkalarının hayatlarına bir şeyler katabilecek kavramları öğrenmek yerine, hiç ilgimiz olmayan, yıllar boyunca, asla işe yaramayacak dersler alıp, multidisipliner insan olarak yetişmek adı altında, onları geçmeye zorlanıyoruz.

Ulan dangalak! Multidisipliner insan böyle mi yetiştirilir? İnsanları sevmedikleri konularda zorla eğitemezsin. Bir insanın farklı alanlarda gelişmesini istiyorsan o insana zorla kendi beğendiğini empoze etmek yerine, farklı alanlarda gelişmenin önemini aşılayacak bir tohum ekersin. Sonra bırakırsın, o insan bu tohumun önderliğinde, gerçekten neyi seviyorsa onu yapar. Edebiyat okuyana zorla matematik, mühendise zorla Osmanlı tarihi vererek olmaz güzelim, sorry.

Hiç sevmedikleri şeylerle uğraşmaya yıllarca maruz kalan insanlar, en sonunda mezun olduklarında, herhalde bu kadar uğraştıklarına göre mükemmel bir şeyin onları beklediğini sanıyorlar. Güzel bir eğitim aldıktan sonra rahatsın be, değil mi? Bu yalanla uyuşturulmuş milyonlarca beyin kendini sorgulamaya başlıyor. Bakıyorlar, kendilerine vaat edilen şey gerçek değil, gelecekleri konusunda kaygılanıyorlar. Ne yapacaklarını bilemiyorlar, korkuyorlar, “bu nereye kadar böyle gidecek?” diyorlar. Geleceğe bakıyorlar, bulutlu, sisli, karanlık bir yol. Sonunda ise ölüm var. O yolda güzel hiçbir şey yok. Gerçekle yüzleşiyorlar. Upuzun, sonsuz gibi görünen o yolun yalnızca bir hayal olduğunu anlıyorlar. Güzel bir eğitim, rahat bir hayat. Bolluk, eğlence, tatiller, güzel, şık bir iş. Hepsi yalan. Bazıları var belki, ama o kafalarında kurdukları ütopya gerçek değil. “Ben ne olacağım?” korkusu tüm vücutlarını kaplıyor. İliklerinin titrediklerini hissederlerken bir çıkış yolu arıyorlar. Tıpkı yalnızlık gibi. Ama çare bulunamıyor. Tek çare belki de isyan. Tek çare dibine kadar inip, en büyük ölüm korkusuyla yüzleşip, “senden korkmuyorum” diyebilmek. Tek çare, belki de çaresizlik. Köşeye sıkışıp, savaşmak onunla. Kaçamazsın, çünkü eninde sonunda bir noktada yüzleşmek zorunda olduğunu biliyorsun.

Peki korkup kaçtığın şey, tam olarak ne acaba? O kadar korkmuşsun, bilinçaltını o kadar doldurmuşsun ki, korkunun yüzüne bakamıyorsun. Hissedememekten, kendin olamamaktan, bir zombiye dönüşmekten, ve hayatta gerçekten istediğine ulaşamadan ölmekten korkuyorsun. Sonsuz bir korku bu. Bundan kurtulmak için her şeyi yaparsın. Belki ölümün kendisi bile bu kadar acı vermiyor. En azından, yüzleşiyorsun, çok acıyor belki, ama bitiyor. Bu korku ise mahvediyor. En güzel günlerini, mükemmel olabilecek her şeyi mahvediyor. Ve bunun suçlusu sen değilsin, başkaları. Onlar için en kötüsünü istiyorsun. Sen kötü biri olduğundan değil, sadece, azıcık olsun  şu evrende adalet olduğuna inanmak istiyorsun. Geceleri uyuyamıyorsun. Bir şeyleri parçalamak istiyorsun. Saldırganlaşıyorsun. İçinde sevgi ve mutluluğa dair her şey yerini nefrete ve kabullenemeyişe bırakıyor. Sadece adalet istiyorsun. Çünkü iyi birisin, ve en iyiyi hak ediyorsun. Ama güvenecek hiçbir şey yok. İçindeki sana hayat veren şey sönüyor.

Yüzleş işte. Korkuyorsun ölmekten. Ölmeyeceğini sansan da, bitiyor bir gün. İşçi de olsan, müdür de olsan, işsiz de olsan, yönetici de olsan. Hiçbir şey seni kurtaramıyor. Tadacaksın. Yüzleş, ve ona göre yaşa. Diğer tarafta hayat olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yok. Belki bir şekilde devam ediyordur, ama olasılıklar üzerine yaşamayız, değil mi?

Yüzleşmeden yaşayamayız, sonsuza kadar kaçamayız, değil mi?

Bastırılmış Duygular I: Yalnızlık

Bir sürü arkadaşın var. Ailen var, seni sevenler çok fazla. Eğlenceli birisin, insanların yüzünü güldürebiliyorsun. Bu kolay bir şey. Etrafında bir sürü insan var. Belki kalabalık bir konserdesin, belki de herkesin yürüdüğü bir caddede, ya da belki de bir sinema salonundasın. İnsanlarla konuşabiliyorsun, gözlerinin içine bakabiliyorsun, ama bakarken derinlere, uzaklara dalıyorsun. Onlara dokunabiliyorsun, ellerini tutabiliyorsun, öpüşüp sevişebiliyorsun, ama hissedemiyorsun. Ne kadar konuşsan da, gerçek sen’i duymadıklarını biliyorsun. Tıpkı yan yana duran, ancak farklı kanallardaki iki radyo gibi. Ne kadar yakın olsan da, iletişim kuramıyorsun. Farklı frekanslardasınız.

Seçilmiş yalnızlıktan, seçilmemiş, zorlanmış yalnızlığa geçiş seni karanlığa sürüklüyor. Elinde değil. Yalnızsın işte. Kaçamıyorsun. O yalnızlığı senden alabilen çok az insan var. Ve onlar da, farklı sebeplerden dolayı yoklar. Kendini bir yere, bir gruba, bir olaya, aktiviteye ya da organizasyona ait hissedemiyorsun. Kendini dış bir etkenin kollarına bırakamıyorsun. Bir elin parmağını geçmeyecek kadar insana bırakabiliyorsun, sadece onlara bağlanabiliyorsun, onlarla kendin olabiliyorsun. Onlar ise, anla işte, neden bilmiyorum ama yoklar. Neden böyle oluyor?

Bozulmamış çok az insan var. Senin içindeki gerçek sen’i görebilen, o’na dokunabilen o kadar az insan var ki. Hayatına girip, çıkıp, tekrar giriyorlar. Kime, neye, nasıl, ne zaman güvenebileceğini bilemiyorsun. Seni en yukarı çıkaran insan, bir anda bırakıveriyor. Dibe vurmuşken elini uzatan, halini gören ve güveniyorum diyebildiğin insan, seni yukarı çekerken ona güvenebildiğini hissettiğin anda seni bırakıveriyor. Haftalar sonra karşına, bu insanların sana attığı kazıkları düşündürtmeyecek kadar hayat dolu biri çıkıyor, seni bırakmıyor. Sonunda dürüst ve zeki biriylesin, bu defa da hayat sizi başka nedenlerden dolayı ayırıyor. Bak, yine sıfırdasın işte.

Kalmıyor kimse. Herkes mi gelip geçici? Herkes mi yüzeysel yaşamak istiyor? İnsanların ilişkilerden ilişkilere atladığı bu uzun yolda yalnızca bir dinlenme tesisi gibi, gelip geçeni izliyorsun. Herkes uğruyor, biraz duruyor, sonra gidiyor. Nereye yetişmeye çalışıyorlar acaba? Elinden bir şey gelmiyor. Sorunu kendinde arıyorsun, ama sorunun onlarda olduğunu biliyorsun. Keşke kendinde olsa, düzeltirdin, ve her şey yoluna girerdi. İzliyorsun zamanın kum saati gibi geçmişten geleceğe akıp bitmesini tek başına. Keşke bir el, o kum saatinin zamanı dolduğunda tekrar ters çevirse. En azından bütün o kum tanelerinin, bir kez daha şimdiki zaman‘dan geçeceğini bilirdin. En azından, birileriyle yolunun tekrar kesişeceğini bilirdin. Hiç tatmadıkları yeni, gerçek sen’i tadarlardı. Gelecek kaygın olmazdı belki? Keşke.

Yalnızsın. Bir gün daha yalnız geçiyor. Bir sürü insan görüp konuştuğun, ancak yalnız bir gün. Neyse ki uykun geliyor. Neyse ki yalnız olmadığın tek yer rüyaların. Rüyalarında yalnızlıktan biraz uzak kalabilecek olma düşüncesi bile sakinleştiriyor, huzur veriyor. “Belki gerçek hayat odur” diyorsun, “hepsi bir kötü rüya, yakında bitecek” diyorsun. Çünkü tek çıkış yolu bu. Başka yol yok. Dışarıda sosyalsin, çevrende insanlar var. Ama içinde ölümüne yalnızsın işte. Yapabileceğin tek şey var.

Bastırıyorsun. İçindeki sonsuz yalnızlığı, dışında sürekli insanlarla görüşerek bastırmaya çalışıyorsun. İşe yaramayacağını bilsen bile, daha iyi bir alternatifin yok. Gözlerin kapanıyor, döngü devam ediyor. Aynaya baktığını hayal ediyorsun. Geldiğin hale bak. Sen bu değilsin, bu olmadığını, gerçekte kim olduğunu biliyorsun. Ama kendin olamıyorsun. Başkalarına bağımlısın. İnsanın kendi kendine yetebileceği yalanına inanamayacak kadar zekisin. Kendini kandıramıyorsun. Gözlerin tamamen kapalı, yatağında uyumaya çalışıyorsun. Her gece. Keşke sabah gelmese diyorsun, ama uyku da çözüm değil. Ölüm bile kaçış yolu değil, belki de bu bilgi hayatını kurtarıyor. Deliriyor muyum diye düşünüyorsun? Hayır, delirmiyorsun. Sadece cehalet mutluluktur ve cahil olamıyorsun, hepsi bu. “Keşke cahil olsaydım” diyorsun, ama aslında o da çözüm değil. Tek çözüm var ve bunun senin elinde olmaması canını yakıyor. O çözüm her şeyin ilacı, bütün bu karanlık günlerin sonu. O son eksik parça. Bütün resmin kalbindeki, ona hayat veren tek şey. Bulamıyorsun, bu yüzen sahte hayatına devam ediyorsun. Yüzleşmek istemiyorsun, çünkü kendin ne kadar güçlü olsan da, insanların aptallıklarını değiştirecek gücün kalmamış. Sen busun işte.

Milyonlarca insanın yaşadığı bir şehirde yapayalnızsın işte.