Uçuş Modu, İkinci Bölüm

Uzun süredir yazmamışım. Unuttuğumdan değil ha. Sadece erteliyordum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Ne blog yazmak, ne fotoğraf çekmek, ne müzikle uğraşmak, ne bir şeyler çiziktirmek, ne yaratıcı yeni bir projeye atılmak, ne DIY projelerimle ilgilenmek, kısaca hiçbir şey. Motivasyonumu kaybetmiştim. Beni motive eden, hayata bağlayan tek şeyi kaybetmiştim tamamen. Üzerimdeki baskıyı attım, sonucundan bağımsız olarak, doğru olduğuna inandığım yöne atıldım diyelim. Daha önce uçuş modunun hafifliğinden bahsetmiştim. Bu sefer işi bir ileri seviyeye taşıdım ve tüm dünya ile iletişimimi bir anda kopardım. Telefonumu kapattım. Tamamen. İki haftadan uzun süredir, ana işi cep telefonuna app yazmak olan biri olarak ironik bir biçimde cep telefonu kullanmıyorum.

Sadece fiziksel olarak görüştüğüm insanlar ve işle ilgili bağlantılar… İnternet bir anda bundan ibaret oldu. Dışarı çıkarken yanıma telefon almamak yavaş yavaş doğal bir his haline geldi. Bilgisayarımı her açtığımda Facebook’a girmemek, sabah uyandığımda Snapchat’e/Instagram’a bakmamak doğal aktivitelerim haline dönüştü. Her şey çok hafifti. Fazla hafif. Bu kadar hafif olmamalıydı belki de. Basit şeylere anlam yükledikçe daha anlamlı geliyordu hayat. Oluyordu demiyorum, yalnızca geliyordu. Önemsiz şeyleri önemliymiş gibi göstermek hayatın bize en büyük illüzyonlarından biriydi.

Şehirden de uzaklaştım. Çeşmeye geldim. İnsanlardan sanal ortamda uzaklaşmanın üzerine, fiziksel olarak da insanların pek olmadığı yerleri tercih etmeye başladım. Biraz sıkıcı, ancak gerçek. Sahte değil. Sahte bir hayatın düzenine o kadar alışmışız ki, doğal olan, insan yapımı olmayan her şey bize tuhaf geliyor. Doğal ve gerçek olan tuhaf geliyorsa, asıl tuhaf biz değil miyiz zaten? Önce İstanbul’dan kaçtım, sonra da İzmir’den. İzmir’i sevmediğimden değil ha, Karşıyakasıyla, Alsancakıyla, Bornovasıyla canım o benim, ancak biraz şehirden uzak olmak daha doğru olabilir. Şehirde bir sürü sahte insan, bir sürü şey var. Her yerden üzerimize gelen insanlar, reklamlar ve insan beyninin kaldıramayacağı miktarda fazla bilgi akışı. Bir yerden sonra kafayı yememiz çok normal. Teknolojinin ve medeniyet sandığımız gelişimin hızı, evrimin ayak uydurabileceğinin çok ötesinde. Bir şeyler kontrolden çıktı. Ve şehir hayatı yaşayan çoğu insan bunu fark edemiyor. Herkes sıkılıyor, stresli, ama nedenini çözemiyor. Nedeni yaşadıkları hayatın kendisi zaten.

Sahte bir düzenle, sahte inançlarla, sahte amaçlarla uyuşturulmaya alışmışız. Ondan kopup gerçeğe dönmek tuhaf geliyor. Ama gerçek bu işte. Gerçek olandan yalnızca bir yere kadar kaçabiliriz. Yalnızca bir yere kadar kendimizi kandırabiliriz. Gerçek sonunda bizi bulur. Bazen yalnızca sessizce yıldızlara bakmaktır gerçek, bazen ise rüzgarın ve dalgaların sesi arasında kaybolmak. Bazen ufak bir çocuğun gözündeki masumiyet, bazen ise bir suçlunun yaşadıklarının arkasındaki haksızlıklarla dolu bir hayat. Farklı hikayeler bizi gerçek olana bağlar, ve hissettiklerimizi ölümsüzleştirir.

Bunu yazarken tam onaltı gündür cep telefonum kapalı. Bir kez dahi açmadım.Yalnızca birkaç hafta önce iPhone/App’ler/Snapchat/Instagram/Dating dünyasında yaşarken, hayatımda bunların olmamasına tamamen alıştım. Arayan, mesaj atan yok, ya da var ama ben görmüyorum. Gerçekten önemli bir şey olduğunda buradaki ev telefonumdan, ya da gerçekten görüştüğüm insanlarla iletişim halinde kalmak için açık tuttuğum Facebook ve Messenger üzerinden bana zaten ulaşabiliyorlar. Daha fazlasını da istemiyorum zaten. İstemediğimi, uzaklaşınca fark ettim. Yüksek tempolu hayat tarzında, sürekli birilerinden notification gelmesi hoşumuza gidiyor, bizi pohpohluyor, uyarıyor.

Son birkaç günde, app test etmek için kullandığım bir test cihazına Instagram’ı ve Tinder’ı kurdum. Bana yalnızca oralardan ulaşabilecek, ve ulaşması gerekebilecek insanlar var, ve yeni insanları tanımayı seviyorum. Ama kendime şu sözü verdim: sadece yapacak başka bir şey olmadığında (ve üretken de hissetmiyorsam) ya da gerçekten önemli bir mesaj bekliyorsam bakacağım, onun dışında bakmayacağım. Zaten notification’ları da kapattım. Telefondan uzak kaldığım zamanda şunları anladım:

  • Telefona kesinlikle ihtiyacınız yok. Olması faydalı olabilir, ancak kesinlikle zorunlu değil. Başta eksik geliyordu, ama yokluğuna alışınca, varlığından daha güzel.
  • Mobil teknolojinin beklentilerimizi ne kadar artırdığını telefon kullandığımız sürece anlayamıyoruz.
  • Sürekli iletişim halinde olmak, aslında manevi anlamda dünyaya olan bağlılık duygumuzu bastırıp, onu somut ve sahte bir seviyeye indirgiyor. Tıpkı yalnızlığı uyuşturucularla bastırmaya çalışan köleler gibi oluyoruz.
  • Telefon bizim yerimize bir şeyleri çözmeyince, bir şeyleri tekrar kendimiz, aklımızı kullanarak çözmeye başlıyoruz. Örneğin bir fikri hemen not alamayınca hafızamız gelişiyor, bir şeyi anında Google’lamak yerine daha fazla üzerinde düşünüyoruz.
  • İnsanlarla yine görüşebiliyorsunuz. Başta buluşmak sorun olacakmış ‘iki dakikaya oradayım’ diyip location atmaktan yoksun olunca birbirinizi kaybedecekmişsiniz gibi gelse de, şu süre boyunca bir sürü insanla buluştum, en ufak bir sıkıntı yaşamadım.
  • Sorumluluk duygusu yükseliyor. Birine onbeş dakikaya geliyorum dediğinizde, gerçekten o sürede tam olarak söylediğiniz yerde oluyorsunuz.
  • Boş kaldığınızda telefonunuzdaki notification’ları, Instagram’ı, Facebook’u kontrol etmiyorsunuz. Onun yerine daha anlamlı ve değerli şeyleri düşünüyorsunuz.
  • Günler daha uzun gelmeye başlıyor. Sürekli bağlı olma ve bir şeyler bekleme hissinin yok olmasının etkisi mi, bilmiyorum, ancak iki hafta bana resmen 6-7 ay gibi geldi.

Peki, nereye kadar böyle gidecek? Bir daha hiç açmayacak mıyım? Açıkçası bu sorunun cevabı bende değil. Bir gün illa ki açarım (gerçi hiç kullanmayan ve saygı duyduğum örnekleri de mevcut) ancak ne zaman bilmiyorum. Umrumda da değil. Eksikliğini hissetmiyorum. Bana ulaşmaya çalışan da ulaşıyor her türlü. Size önerim, bu yaptığım digital detox‘u bir deneyin. Bahaneler bulmayın, ama‘lar yok. Eskiden cep telefonu yoktu, insanlar yaşıyordu. Her şey daha anlamlıydı. Cep telefonlarını sevmiyor değilim, aksine teknoloji düşkünü biriyim. Ama teknolojiden daha çok sevdiğim bir şey varsa o da doğanın kendisi. Ana mesleği iPhone’a app yazmak olan, sosyal medyayı aktif kullanan, insanlarla görüşen sosyal biri olarak ben yapıyorsam, herkes yapabilir. Çünkü böyle her şey daha gerçek.

Şimdi, herkesten ve her şeyden uzak, offline takılmaya devam edeceğim.

Sevgiler.

Yaşamak

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamak, ya da yaşamamak.

Doğduğumuz, bilinçli karar verme yeteneğine sahip olduğumuz andan itibaren, son nefesimizi verene kadar en çok yaptığımız şey, karar vermektir. “Öyle mi yapsam, böyle mi?” Ya da “hangi hayatı seçsem?” Bazı olaylar kendi tercihimiz dışında gelişir, ancak en az seçeneğe sahip olduğumuz anlarda bile, önümüzde en az iki seçenek vardır: bir şeyleri yaşamak, ya da o şeyi yaşamamak.

Sorsana bir kendine, yaşadığın, yaptığın, üşenmeyip, korkmayıp da hayata geçirdiğin kaç şeyden pişmansın? “Keşke yapmasaydım” dediğin bir şeyler var mı? Yoksa pişmanlıkların hep ertelemek, vazgeçmek, korkmak üzerine mi? Gerçek bir şeyler yaşamaktan korkmak. Sonuna kadar savaşmak varken umutsuzluktan dolayı vazgeçmek. Yaşamayı ertelemek. Yaptığın mı, yoksa yapmadığın mı şeylerden pişmansın daha çok? Sanırım bu sorunun cevabını benim kadar sen de biliyorsun.

Hayatını, her şeyi dibine kadar yaşayarak, korkmayarak, her şeye atlayıp, gerçek duyguları hissetmekten korkmadan mı yaşamak istiyorsun? Bunu kime sorsan evet der. Peki ya kaç kişi uyguluyor? Kaç kişi bir şeylerden kaçmayıp ne pahasına olursa olsun, hayatı yaşıyor? Onlardan biriysen şanslısın sevgili okuyucu. Ama istatistiksel olarak incelersek, muhtemelen yaşamaktan kaçan korkaklardan birisin. Sevmeyi, tutkuyu, hissetmeyi… Bunların hepsini derinlere bastırmış, toprağın altına gömmüş, varlığını bile unutmuşsun. Para kaybederim diye kazanmaktan korkuyorsun, düşerim diye yükselmekten, ölürüm diye hayattan korkuyorsun! Akreple yelkovanın dönmesini sonsuza kadar izleyebilirsin. Sen yavaş çekimde nefes alıp verirken, kabuğunun içinden dünyanın solmasını antidepresanlarınla uyuşmuş, kapitalizmle yıkanmış beyninle izlerken birileri kendi için, hatta belki senin için bir şeyler yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

İnsanlar dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Herkes az biraz başarılı da oluyor. Hiçbir şey olmasa, biraz olsun kendi dünyasını değiştirmiyor mu aksiyon alan biri? En azından deniyor. Bir şeyler öğreniyor, deneyimliyor, kendini geliştiriyor. Sen ise kabuğunun içinde inci tanesi gibi bekliyorsun. Belki de kimsenin fark etmeyeceği, kabuğunun içinde yok olacak bir inci tanesi. Birileri seni kabuğundan çıkarmaya çalışıyor, sen ise savunma mekanizmanla sımsıkı kapanıyorsun. Çekiliyorsun içeri, karanlığa. Seni sevenler önüne ışık tutuyor, önünü görüp doğru yolu seç diye. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

Sonra biri giriyor, hayatını değiştiriyor. Fark etmiyorsun. Bağırıyor, ama kulaklarını tıkamışsın hayatın koşuşturmasının gürültüsüyle. Sana en sevdiğin şarkıyı söylüyor ama duymuyorsun. Bir kez kulak versen, duyacaksın. Senin gibi o da aslında. Duygularını ameliyatla aldırmışsın adeta. Hissetmiyorsun. Ama bilmiyorsun ki seni sen yapan, en derindeki, kendin bile farkına varmadığın bir şeyler orada. Onları aldıramazsın. En güçlü ilaçlarla, en sahte hayatlarla bile onu silemezsin. Çünkü o sen’sin. Gömebilirsin, kaçabilirsin, varlığını inkar edebilirsin, ama öldüremezsin. Ve dönüp dolaşıp seni bulur. O bunu görebiliyor, sana da göstermeye çalışıyor. Tüm nefesini, tüm gücünü, hayatının en güzel zamanlarını bunun için harcıyor. Sadece sana bir şeyi göstermek için belki de. Çünkü buna değer. Değeceğini biliyor. Her şeyi değiştirmek senin elinde. Biri sana bu şansı veriyor. Senin içinde, senin bile göremediğin gerçek sen’i görebiliyor. Ama sen korkaksın, yaşamamayı seçiyorsun. Kaçıyorsun. O üzerine geldikçe daha da kaçıyorsun. Hiçbir şans vermiyorsun. O elinden gelen her şeyi yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

En sonunda zaman geçtikçe, daha fazla kaçamayacağını fark ediyorsun. Dönmek istiyorsun, ama yönünü kaybetmişsin. Sana ışık tutanlardan kaçmışsın, dengeni ve oryantasyonunu toparlayamıyorsun. Neredesin bilmiyorsun. Kaybolmuşsun. Bir yerlerde bir şeyler var. Duyguların tekrar ortaya çıkıyor. Temel içgüdülerini dinledikçe kim olduğunu hatırlıyorsun. Sadece tek bir şey istiyorsun: yaşamak. Bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyorsun. Korkuyorsun. Nereye gitti beni o seven diyorsun? Nereye gitti benim için her şeyi yapmaya hazır olan o kişi. Öldü mü? Yaşıyor mu? Neden değerini bilemedin sen onun? Beyninin uyuşması geçtikçe, gözlerini açabildikçe, yaptığın aptallığın derecesini idrak etmeye başlıyorsun. Ettikçe, farkında olmadan, kaçarak yaptıklarını gördükçe ağlamak istiyorsun. Her şeyin suçlusu sensin. Yaşadıklarının ve yaşattıklarının sorumlusu sensin. Sadece bütün gücünle gökyüzüne bakıp ağlamak istiyorsun. İnanmak istiyorsun. Çünkü seni hayata hala bağlayabilen tek şey bu.

Çaresizsin, dersini almışsın. Bundan sonra ne pahasına olursa olsun, yaşayacaksın. Bekliyorsun. Bir mucize olsun diye. En parlak yıldızlara bakıyorsun, diğer tüm yıldızlar sönüyor onun yanında. O’nu istiyorsun. Ama bilmiyorsun ki o aradığın yıldızı yanlış bedenlerde, yanlış isimlerde aramışsın hep. O hep oradaydı, seninleydi, ama sen kabuğunun içindeydin. Gözyaşlarını tutamıyorsun. Gözlerinden yanaklarına, oradan boynundan yavaşça göğsüne damlayıp yere, toprağa doğru kendini yerçekimine bırakmasına izin veriyorsun. Bir yıldız kayıyor. Dilek tutuyorsun. Saçma, evet, ama yine de kendini iyi hissettiriyor. “Belki de bütün bunların bir nedeni vardır” diyorsun. Belki de vardır. Belki asla bilemeyeceksin. Ama en azından bir şeyleri bilmek istiyorsun. Ama yapayalnızsın işte. Gökyüzü ve sen. Bu defa yanlış seçimi yapmayacaksın. “Keşke” diyorsun. “Keşke o şansı bir kere daha yakalayabilsem.” Çaresizlik içinde gökyüzünü izliyorsun. Olmayacağını biliyorsun, ama bir yandan da içinde anlatamadığın bir umut var. Bir yaşama sevinci. Sanki yıldızlar sana bir mesaj vermeye çalışıyor. Kafayı yediğini sanıyorsun, ama yine de dinlemeye çalışıyorsun. Sanki çok uzaklardan bir ses geliyor. Sanki biri sana bir şeyler söylüyor. Kulaklarını açtıkça duyuyorsun. Baktıkça görüyorsun. Gizemli bir şifreyi çözüyorsun. “Hayır, kafayı yemedin.” Bunu gerçek olmayı başarabilen herkes yaşıyor. Belki de hayatın sırrı bu mesajda gizli.

Sonra hiç beklemediğin bir anda, adını koyamadığın bir mucize oluyor. Bu sefer dersini almışsın. Hayat sana ikinci bir şans veriyor. Ve bu defa yaşamayı seçiyorsun. Yapmayı, dibine kadar hissetmeyi, sonuna kadar oynamayı seçiyorsun. Var olmayı seçiyorsun. Kendin gibi biriyle kurtulmayı seçiyorsun bu bataklıktan. Ve her şey yoluna giriyor. Yaptığın hatalara, aldığın derslere bakıyorsun. Çok şey öğrenmişsin aslında. Yepyeni biri olmuşsun. Zarar verdiklerin de çok şey öğrenmiş. Ama çok zarar görmüşsünüz. Ama sonunda yine buradasınız, birliktesiniz. Yaşamayı seçiyorsunuz, ve kimse size zarar veremiyor. Var olmayı seçiyorsunuz, hiçbir şey sizi ayıramıyor. Çünkü sevmenin gücünün, tutkunun gizeminin, hayatın ve zamanın ötesinde olduğunu görebiliyorsunuz. Ve tüm gecenin karanlığından, çok uzaklardan, güneş yeniden doğuyor. Tekrar yüzünüze veriyor sıcaklığı. Ve bu defa, her şeyin daha farklı olacağını biliyorsunuz. Çünkü savaştınız. Birbirine karşı. Hayata karşı. Başkalarına karşı. Kendinize karşı. Ve hala hayattasınız ikiniz de. Dibine kadar yaşamayı seçmişsiniz işte bu defa. Her şey, olması gerektiği gibi olacak artık.

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamayı seçin.

Bin Metre

Bu bir hikayedir.

Yüksek bir yer, bir dağın tepesi, uçurum kenarı. Nasıl geldin, neden buradasın bilmiyorsun. Ama buradasın işte. Yalnızca sen, gece, ve ay ışığı. Kimsecikler gelmemiş seninle buraya. Hava biraz soğuk ama sorun değil. Sadece kafanın içindeki güzel şeyleri düşünerek ısınabiliyorsun. Belki de son kez. Bin metre yüksektesin. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Upuzun, bitmek bilmeyen deniz, sonsuzlukta gökyüzüyle ve yıldızlarla birleşiyor. Tek bir adımınla, bir dakikadan kısa bir sürede, ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yere gidebilirsin. Korkuyorsun.

Sonra arkana bakıyorsun. Kimse yok. Yalnızsın. Hayatta en çok olmasını istediğin insanlar senden uzaklaşmış. Diğer kimse de eksikliği kapatamıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar kapatamayacaklar. En son bunu dediğinde büyük konuşmaman gerektiğini hayat sana kibarca göstermişti, ancak kendisinin aynı merhameti ikinci kez göstereceğini sanmıyorum. Kimse sanmıyor. Şanssızsın çünkü. Varlık içinde yokluğu, ve seni gerçekten anlayamayan, sayamayacağın kadar insanı, hayatım adını verdiğin, boka sarmış çöplüğünde barındırdığın için şanssızsın. Anlamıyorlar. Anlayanlar da bir şey yapamıyor. Ama sen tüm kartları oynamışsın. “Elimde daha neler var, nasıl olsa bir yerde rahatça her şeyi toparlarım” derken bir bakmışsın son kozunu da açmışsın masaya. Ve hayat masanın diğer ucunda. Son hamlesini bekliyorsun. Ona bakıyorsun. Ama o sana bakmıyor bile. Hani, matematiksel olarak milyonda bir ihtimal, ama bir umut, belki kaybetmezsin, belki bir mucize olur ve kazanırsın. Bakmaya devam ediyorsun. Nabzının yükseldiğini hissedebiliyorsun. Ve kartlarını açıyor. O bin anlık ufacık umudun, hayallerin, gelecek planların. Hepsi çöpe gidiyor. Kaybettin. Ağlayamıyorsun bile, çünkü uğruna ağlayacak bir şey kalmamış. Kaçamıyorsun, çünkü zaten boşluktasın. Kendinden kaçamazsın.

Arkanı dönüyorsun. Bin metre. Yarım dakikadan az. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Ama arkana baktığında daha da korkutucu bir hayat. Yere çarptığın anda kemiklerin nasıl acıyacak? Ama bir defa, ve geçecek. Sonsuza kadar. Diğer tarafta ise, bir gün bir mucize olmazsa belki de asla bitmeyecek, daha da çekilmez hale gelecek bir acı. Hak etmedin. Sen hep iyi oldun. Ama hep kötülük aldın. Sana en yakınındakiler, en büyük kötülüğü yaptılar. En güvendiğin insanlar hep kazık attılar. Kaybedecek neyin kaldı ki? İnsan, sevdiğiyle olamadıktan, kendini, kendi gibi biriyle tamamlayamadıktan sonra ne anlamı kalmış bütün o yaptıklarının, yüzeysel tatminliklerin, ailenin, arkadaşlarının, kısaca, seni insanların gözündekağıt üzerinde sen yapan her şeyin. Gözlerine baktığında kendini görebileceğin biri bile kalmamışken, sabah uyanmanın, en sevdiğin kahveni içip, en sevdiğin yemeği yiyip, en sevdiğin sporu yapıp, en sevdiğin filmi izlemenin bile ne anlamı var? Bundan gerçekten zevk alabiliyor musunuz? Yoksa kendinizi mi kandırıyorsunuz? Sizi bilmem ama ben hiçbir şeyden zevk alamıyor, hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Sonra aklına bir an geliyor. Güzel, mutlu olduğun, belki farkında bile olmadan kendin olduğun bir an. O ana dönmek istiyorsun. Hayali bile içini ısıtıyor. Belki de son kez. Derin bir nefes alıyorsun. Ama içinde, kalbinde, gözlerini dolduran bıçağı hissettikçe, yeter diyorsun. Hoşçakal.

Aşağı bırakıyorsun kendini. Geri dönüşü yok. Bin metre. Korkuyorsun, ama daha az korkutucu olanı seçtiğinin gururuyla rüzgarı hissediyorsun. Dokuz yüz metre. Güzel bir an geliyor aklına. O ana dönmek için her şeyi yaparsın. Ancak o anın yokluğunu yaşamamak, hatırlamamak için, herşeyden fazlasını yaparsın. Sekiz yüz metre. Acaba seni mutlu eden insanlar şu anda nerede, kiminle, ne yapıyor, nasıl mutlular diyorsun. Acaba kim, senin olman gereken koltukta? Acaba kim şu an sevdiğinle, senin hak ettiğin hayatın tadını çıkarıyor? Yedi yüz metre. Bağırıyorsun. Kimse seni duymaz. Hiç bu kadar bütün gücünle bağırmamıştın belki de daha önce. Kimse sana hiçbir şey yapamaz. Altı yüz metre. Özgürlüğü, hayatın hafifliğini hissediyorsun. Umursamazlık, tüm vücudunu kaplıyor. Beş yüz metre. Dünyevi sorunlar, para, sosyal statü, sağlık, aile… Artık hiçbir şey ifade etmiyor. Dört yüz metre. Bütün bunları hak edecek ne yaptın? Neden böyle oldu? Neden sevdiğin, mutlu, hak ettiğin gerçek hayatını yaşayamadın? Varlığını sorguluyorsun…

Üç yüz metre. Çok korkuyorsun. Ama bir kaç saniye sonra hepsi bitecek. Tüm anılar. Acılar. Onlarca yıl boyunca var olmuş her şey. Bir kaç saniye sonra, sonsuza kadar yok olacak. Tüm dünyanı yakmanın verdiği sadist/mazoşist hazzı yaşıyorsun. Hayatın sana yaptıklarına karşı olan nefret ve öfke, korkuyu bastırıyor.

İki yüz metre. Keşke bir not bıraksaydım diyorsun. Okunduğunu, ve karşındakinin neler hissettiğini asla göremeyecek olsan da, bir not. Neler yaşadığını, neyin seni bu hale getirdiğini açıklamaya çalışan bir kaç sayfa. Okuduğunda, o insanın tüylerini ürpertecek, seni bu hale getirenin, her şeye son vermenin, en büyük nedeninin, kabullenmek istemese de kendisi olduğunu hissettiğinde gözyaşlarını tutamayacağı bir not. Tüm hayatının anlamını, sözcükler ve cümleler gibi insan yapımı olgularla bir kağıdın üzerine sığdırmaya çalıştırdığın bir not. Aslında, hayattan neler istediğini tek bir paragrafta bile özetleyebilirsin. Çok bir şey istemiyorsun sonuçta. Tek bir cümlede bile özetleyebilirsin isteyip de kavuşamadığın tek şeyi. Hatta iki kelime bile yeter, bütün bunların nedeni olan insana bırakacağın nota yazmak için. Bazen en anlamlısı, en kısa sözcükler değil mi zaten? Upuzun bir yolculuğa, noktayı koyarken yalnızca iki kelime, bütün her şeyi nasıl oluyor da özetleyebiliyor? Belki de o insan yapımı sözcüklerin gücünü küçümsememek gerekliymiş…

Yüz metre. Soğuğu ve rüzgarı yüzünden hissettiğin son saniyeler. Seni buraya getiren bütün olay örgüsünü, insanları, yaşadıklarını, haksızlıkları, kısacası hayat çizgini düşünüyorsun. Bütün olaylar, bir zincir oluşturuyor. Senin en derininden seni her şeye bağlayan, atladığın tepeye, oradan seni o tepeye getiren olaylara bağlı, zamanda ve uzayda geriye, ilk güne kadar giden, upuzun bir zincir. “Keşke tutunabilseydim ona” diyorsun. “Keşke kendimi buradan yukarı çekip, zamanda geri gidip, değerini bilemediğim, o dönmek istediğim tek ana gidip, bırakmak istediğim nottaki iki kelimeyi söyleyebilseydim.” Son elli metre. Korkudan titriyorsun, ancak bu vücudunun yalnızca doğal bir tepkisi. Yine yaşadıkların gözünün önünden geçiyor, ve korkunu bastırıyor. Tıpkı, bir yerin acıdığında, başka bir yerini daha çok acıtarak diğerinin acısını bastırdığın gibi. Otuz metre. Son saniyeye girerken yıldızlarla sonsuzluğun birleştiği yere bakıyorsun. “Ben geliyorum!” diyorsun, adeta bir şeyi ilk kez yapmanın heyecanını yaşayan bir çocuk, ilk kez öpüşmenin yakınlığını yaşayan bir genç, üniversite sınavında istediği yeri kazandığını öğrenen bir delikanlı, yıllardır kendini ölümle yaşam arasında sürükleyen hastalığın tamamen geçtiğini öğrenen, hayata yeniden doğan biri gibi. Sonsuzluğun çekimini hissediyorsun. On metre. Artık geri dönüşün yok. Çarpışma anına yalnızca bir tık kaldı. Yok olmanın ne demek olduğunu hissediyorsun. Bütün güzellikler sonsuza dek kaybolacak. Ancak bütün acılar da. Kısaca, hiçbir şey olmayacak artık seninle. Sen diye bir şey olmayacak. Yalnızca ailenin, arkadaşlarının, çevrendeki bir kaç insanın hatırladığı bir anı olarak kalacaksın. Bir gün onlar da ölecek. Onların, senin hakkında bahsettikleri de. Bir gün, seni var eden her şey, tarihten tamamen silinecek. Garip bir duygu. Belki de hissettiğin son duygu. İki metre. Denizin yansımasından kendini ve ay ışığını dalgalanırken son kez görüyorsun. Zaman yavaşlıyor. Sanki her şey bir oyunmuş gibi. Çarpacaksın. Şimdi, tam şimdi, her şey bitecek işte. Her şeyin mutlak sonundasın. Adını soyadını düşünüyorsun. Bu ada soyada sahip, doğduğun şehirde doğmuş, okuduğun yerde okumuş, yaptıklarını yapmış insan. Kimliğin. Benliğin. Sevdiğin herkes. Seni sinirlendiren herkes. Öptüğün, seviştiğin, kavga ettiğin, ağzına sıçtığın, ve senin ağzına sıçan tek tek herkes. Son nefesinle hepsini vermeye hazırsın. Gözlerini kapıyorsun refleks olarak. Kapıyorsun, ancak bir daha açmayacağını bilerek kapıyorsun. Çok canın yanacak, ama sadece bir defalık. Ondan sonra sonsuz sessizlik seninle olacak. Sen var olmasan da, o seninle olacak. İstesen de bırakmayacak seni. Hep istediğin de bu değil miydi zaten? Hep istediğin, tutunmak bir şeyleri paylaşmak değil miydi?

Bağırıyorsun. Bütün gücünle. Vücudun kontrolden çıkıyor. Yüzlerce kilometre hızla suya çakılmaya hazırsın. Üç. İki. Bir. Ve bir anda her şey duruyor. Sessizlik. Uyanıyorsun. Rüyaymış. Terler içinde, yatağındasın. Yanına bakıyorsun. Yatağında yapayalnızsın. Ve keşke bitmeseydi diyorsun. “Keşke bu rüyadan uyanmasaydım” diyorsun, ve bunu derken rüya yerine kabus demiyor olman, en derinde neler istediğini gösteriyor. Yarın yine güneş doğacak biliyorsun. Çok yaklaşmıştın halbuki sonsuza kadar ay ışığıyla kalmaya. Çok yaklaşmıştın bir daha asla canının yanmayacağı o tuhaf yere gitmeye. Elini uzatsan dokunacaktın ölüme halbuki. Gözünü açsan görecektin onu bir kaç santimetre karşında. Nefes alsan koklayabilecektin sonsuz hiçliği. Ama korktun yine. Mantığın, rüyanda bile devrene girdi, ve senin gerçek duygularını hissetmene engel oldu. Bir kez daha mantığından nefret ediyorsun. Keşke tamamen devre dışı bırakabilseydin onu. Belki daha kısa, ama daha gerçek bir hayat yaşayabilirdin o zaman. Seni sen yapanın peşinden, tabiri yerindeyse deliler gibi koşabilirdin. Sosyallik, normlar, ve insanların hakkında ne düşüneceği umrunda bile olmadan hem de. Kendin olmaya, ve seni sen yapanla olmaya. Tıpkı gözünü açabildiğinde görmek istediğin, nefes aldığında kokusunu almak istediğin tek şey gibi.

Son

Bir şeyin bitmesi. Bir ilişki, ya da bir tatil. Ya da hayatımızda adı konulabilir bir dönem. Bir insanın hayatı, belki de bir şirketin ya da organizasyonun hayatı. Herhangi bir olgunun sonunun gelmesi, ve çok önemi olmayan bir olgu bile olsa, bir daha onun var olmayacağını bilmek. Tuhaf bir duygu.

“Bu tatil bitmesin”. “Bu konser bitmesin.” “Bu ilişki bitmesin.”  “Bu ortamı kaybetmeyeyim.” “Arkadaşlarım gitmesin.”

Son’lar neden bizi rahatsız ediyor? Neden her şeyin kalıcı olmasını, hep devam etmesini istiyoruz? Neden, bizim için aslında hiçbir önemi olmayan şeyler bile, eğer bitiyorsa ve bir daha olmayacaksa, bir anda önem kazanıyor? Kimi insan bunu hiç düşünmez, ancak son zamanlarda sürekli bu soruyu kendime sorup dururken buluyorum. Olaylar, şeyler, anılar ve insanlar içimizde kontrolümüz dışında, kendi hayatımızdaki yerlerini buluyorlar. Yerlerini bulmaktan da öteye gidiyorlar, hayatımızdaki diğer her şeyle ilişki kuruyorlar. İnsan ilişkisi gibi değil. Daha çok, düşüncelerimizin, birbirini hatırlattığı türden bir ilişki. Bir görüntünün bir yeri, bir sesin bir duyguyu, bir kokunun bir insanı hatırlatması gibi. Yeni bir yerlerdeyken, yeni insanları tanırken, yeni bir şey denerken, aslında kafamızda farklı bir yere giriyoruz. Mental olarak daha önce var olmadığımız bir yerdeyiz. Değişik geliyor. Etraftaki her etkenden çok fazla etkileniyoruz, sürekli bir şeyleri kaydediyoruz.

Zekiyiz, daha sonra hayatımızdaki diğer olayların ve kişilerin, geçmişimizi bize hatırlatacağını biliyoruz. Bu yüzden bir şeylerin sonunun gelmesi, bir daha olmayacağı, aslında farklı bir düşünceye girmemize neden oluyor: insanın her şeye alıştığını (kabullendiğini, hep öyle devam edebileceğini demiyorum), beyninde o olguya (bir olay, kişi, yer ya da herhangi bir şey) bir yer ayırdığını biliyoruz, hatta eğer bu güzel bir şeyse çok kolay alışıyoruz, ve daha sonra hayatımızdaki diğer olayların da bunları hatırlatacağını biliyoruz. Buna engel olmaya çalışıyoruz. Ulaşılmaz olanın çekiciliği de bu yüzden. Şöyle düşünün: eğer o ulaşılmaz olan şeyin varlığını bile bilmeseydiniz, yokluğu ya da kaybetme korkusu gerçekten sizi rahatsız eder miydi? Tabii ki de hayır. Ancak bir şey var ise, ona kolayca alışıyoruz. Hayatımızdaki diğer konularla ilişkilendiriyoruz. Ve canlılar, hep sahip olmaya, kaybetmemeye programlanmış. Evrimsel olarak bunun nedenini görmek zor değil: tarih boyunca ulaşılabilirlik açısından kısıtlı kaynaklar, kaynaklara en çok sahip çıkabilenin hayatta kalıp diğerlerinin hayatını sürdüremeyeceği biçimde rol oynamış. Bu yüzden de kaynaklara sahip çıkabilenlerin genetik kodu nesilden nesile gelişerek aktarılmış.

Kaybetmemek istiyoruz. Bir şeyi kaybetmek, bizi en derinden karşı koymamız için tetikliyor. Bu tamamen doğal bir geribesleme. Değiştiremeyiz. Yapabileceğimiz en doğru şey, kaybetmemenin, ya da en azından o şeyi istersek geri kazanabileceğimizi bilmenin yollarına bakmak. Bu durumda rahatlıyoruz. “Tamam şimdi buradan gidiyorum ama tekrar geleceğim” diyebilmek bizi rahatlatıyor. Çünkü o zaman kaybetmediğimizi biliyoruz. O olguya bir noktada tekrar sahip olabileceğimizi biliyoruz. Acıkıyoruz, ancak şu an olmasa bile açlıktan ölmeden önce tekrar yiyebileceğimizi biliyoruz, ve bu bize huzur seviyor. Savaşma, sürekli tehlikelere karşı uyanık olup gerek fiziksel gerek mental anlamda yorulma güdümüzü durduruyor. Daha sağlıklı düşünebiliyoruz. 

Bizi asıl rahatsız eden şey, aslında bir şeyin bitmesi değil, bir daha var olmayacağı düşüncesi. Eğer sonu olan olayların, bir gün tekrar devam edeceğini bilirsek, hayatımıza daha sağlıklı devam edebiliriz. Bazen ise bir sonun geldiğini sanarız, korkarız, üzülürüz, umutsuzluğa kapılırız. Ancak aslında o bir son değildir, ve en güzeli ise, onun son olduğunu sanmamızdır. Çünkü ancak her şeyden vazgeçtikten sonra, bir şeyin değerini anlarız. Ve ancak gerçekten değerini anladıktan sonra, kaybedilen bir şeyleri yeniden kazanmak, bizi yeniden hayata bağlar.

Son sandığımız tüm Son’lara gelsin.

Paylaşmak

Hobilerin. Yaptıkların. Ya da belki de yapmak isteyip yapamadıkların. Kısacası, seni sen yapan şeyler. Bütün bunlara anlam katan şey ne, hiç düşündün mü?

Fotoğraf mı çekmeyi seviyorsun? Yemek yapmayı mı? Hayatının iki saatine değecek güzel bir film izlemeyi mi, eğlenceli bir kitabı bitirebilmeyi mi? Sevdiğin sporlar? Peki tek başına fotoğraf çekmekten sıkılmaz mısın bir yerde? Yaptığın yemekleri tek başına yemekten? O filmi tek başına izlemekten, ya da en azından tartışacak biri olmamasından? Her ne kadar sevsen de, en sevdiğin sporu tek başına yapmaktan sıkılmayacak mısın?

Ben sıkıldım. Hem de çok. Belki her şeyden çok kolay sıkılan maymun iştahlı yapımdandır, belki de hayatta deneyecek bir sürü yeni şey olduğunu bilip her şeyi denemeden buralardan gitmemek istememdendir. Ama belki de, kendimi insanın kendine yetebilmesi gibi sanal bir düşünceye kaptırmadığımdandır. Bu düşünceye kaptırınca gerçekleri göremiyoruz. İnsanın olabildiğince dış faktörlere, özellikle başka insanlara, bağımlı olmaktan kurtulabilmesi, kendisine verebileceği en değerli hediyelerden biri, ancak dışa bağımlılığı en aza indirmek ile kendini insanlardan ve duygulardan soyutlamak arasındaki çizgiye dikkat etmek gerekiyor. Kendimize yeteceğiz diye, sosyallikten uzak, yalnızca kendimiz için var olan, başkalarıyla etkileşemeyeceğimiz, ya da etkileşimlerimizin hayatımıza etkilerini en aza indirecek biçimde robotlaşıyoruz. Bununla iyi bir şeymiş gibi gurur duyuyoruz. Niteliksiz konulardaki başarılarımızı böbürlenerek anlatmakta üzerimize yok zaten.

Belki de paylaşmamız gerekiyor. Hayır, sevgili insancık, kendini kandırma. Eğer mutant DNA’sına falan sahip değilsen, başka insanlara ihtiyacın var. Yalnızlığını, kendine yetebilmek maskesinin arkasına saklama artık. Yalnızlığı kendin mi seçtin? Yoksa kendi bilinçdışı savunma mekanizman, kendi sefaletini görmemen için arada bir perde mi çekiyor? Simsiyah, hiç ışık geçirmeyen bir perde. Kara çarşaftan farksız.

Bu yüzden yalnızız işte. İnsan ilişkilerinden uzaklaşıp, bireyselleşiyoruz. Şehir hayatı bizi kendimize bile başkalaştırıyor. İnsanlarla birlikte bir şeyler yapmak yerine yalnızlığı seçiyoruz. Konuşmak, bir şeyler paylaşmak yerine, işten çıkıp evde yalnız takılmayı, tek başımıza film izlemeyi, tek başımıza oturmayı, dinlenmeyi, ya da işimize devam etmeyi seçiyoruz. Sistemin manipülasyonu sonucunda kendimizi tek başımıza olmaya zorluyoruz. Mutsuzuz. En büyük nedeni de bu, ancak farkında değiliz. İnsanın doğasında birlikte olmak var, sosyal olmak var, yalnız olmak yok. Yalnız kalan delirir. Geçici, hepimizin ihtiyacı olan bir iki günlük kafa dinlemekten bahsetmiyorum. Bir yaşam tarzı olarak yalnız olmaktan bahsediyorum. İlişki diyebileceğimiz her şeyin (ki illa özel bir ilişki olmak zorunda değil, iş ilişkisi de olabilir) tamamen yüzeysel ve geçici olmasından bahsediyorum. Gerçek olamamaktan bahsediyorum. Kabul et. Yalnızsın.

Kabul et ki değiştirmek için bir şeyler yap. Sosyal medyadan uzaklaş, ya da en azından beklentilerinin farkına var. Hatta git direk hayattan tüm beklentilerini sıfırla. Yalnızken tutunacak, zaman geçirecek bir şeyler illa ki vardır. Onların farkına var. Farkına var, ancak onların seni kalıcı olarak iyi yapamayacağının da bilincinde ol. Eninde sonunda dönüp dolaşıp ihtiyacın olan şeyin, kendin gibi biri olduğunu asla aklından çıkarma. O güne kadar kendini geliştir. O güne hazır ol. Ve en önemlisi, o gün için yaşa, ve ne olursa olsun asla vazgeçme. Çünkü oyun, sen kazanana kadar asla bitmez. Şimdi, geçici yalnızlığın tadını çıkar. Çünkü yakında bitecek…