Her Şey Sadece Hayal İse?

Hepimizin başına açıklayamadığı, tesadüf olamayacak kadar tuhaf, psikolojinin ve istatistiğin açıklayamadığı tuhaf olaylar gelmiştir. Bazen gün içindeki çok sıradan bir olay bile, olduğu an itibariyle bizim kafamızda tuhaf soru işaretleri bırakır. Bazen ise geriye dönüp noktaları birleştirip kendi hayatımıza hayret ederiz. Sanki her şey önceden yazılmış, her şey bir senaryonun bütünüymüş gibi. Sanki hayatın tüm bu kaosu ve karmaşası bile kontrol altındaki bir senaryonun parçasıymış gibi. Peki ya öyleyse?

İleri gelen bilim insanlarının son zamanlarda ciddi ciddi üzerinde düşündüğü simülasyon hipotezi bu düşünceyi desteklemektedir. Sabah uyandığımız yatağımız, evimiz, ailemiz, sevdiklerimiz, içtiğimiz su, dokunduğumuz ağaç, aldığımız nefes, düşüncelerimiz, inançlarımız, yaşam, doğum, ölüm ve akla gelebilecek diğer her şey bir simülasyonun bir parçası ise, bunu nasıl anlardık?

Hadi taşı toprağı betonu anladık, ama insanlar? O sokakta konuştuğumuz yüzüne güldüğümüz adam? Peki ya en yakın arkadaşlarımız? Geçen gün uzun uzun derin muhabbetler yaptığımız o insan? Dün gece beraber uyuduğumuz sevgilimiz? Evlendiğimiz ve hayatı beraber yaşadığımız eşimiz? Bizi büyüten annemiz, babamız? Tüm akrabalarımız? Herkes bu simülasyonun içinde yaşıyor olabilir mi? Ya da daha kötüsü, hepsi yalnızca simülasyonun bir parçası olabilir mi? Westworld/The Truman Show/Black Mirror karşımı bu distopik dünyada belki de tek gerçeklik bir karanlık tozlu bir laboratuvarda bilinç yaratma denemesinin bir testidir? Ya da kimyasal bir sıvının içinde tüm nöronlarına elektrotlar bağlanmış ileri-teknolojik bir odada bilgisayar kontrolünde, belirlenmiş bir senaryonun elektriksel sinyallerle uyarılarak bir film gibi oynandığı bir filmin tek gerçeklik olmadığından nasıl emin olabiliriz?

Ya şu an okuduğun bu cümleler bile senaryonun bir parçasıysa? Yalan ne kadar büyükse o kadar inandırıcı olur. Güce sahip olmak için devletlerin, daha küçük devletleri istila etmek için kendi kulelerine uçak çarptırdıktan sonra diğer devlet saldırmış imajı çizip o ülkeye savaş açması bile çoğu insana uçuk bir teori gibi gelirken, ya da milyarlar binlerce yıldır tekrarlanan çocuk masallarına akıl bile yürütmeden inanırken, kimin simülasyonda yaşıyor olabileceğini sorgulamasını bekleyebiliriz ki?

Peki ya bazılarımızın aklına bir şekilde bu gerçek(!)liği sorgulamaması için tanrı kavramı fiziksel seviyede kodlanmışsa ve tüm inanç sistemi yalnızca simülasyondakilerin, aslında her şeyin simülasyon olduğunu anlamalarına engel olan bir yazılımın beta sürümünün testi ise?

Ya da henüz uzaylılar ile neden iletişim kurmadığımızı ele alan Fermi Paradoksu‘nun çözümlerinden biri olan çünkü simülasyonun içinde yaşıyoruz cevabı neden keşfettiğimiz bütün uzayda başka hiçbir hayat belirtisi bulamadığımızı açıklıyorsa? Uzay bir oyun haritası gibi uçsuz bucaksız bir yerse ancak simülasyonda yalnızca dünya bölümü tasarlandıysa, ancak şu an simülasyon dünyası fazla geliştiğinden dolayı biz Mars’a koloni gönderirken biri simülasyonu duraklatıp Mars’ı da tasarlayıp, sonra kaldığı yerden oynatmaya devam edecekse, biz bu duraklamayı nasıl fark ederiz ki?

Peki her şey film kareleri ve çok ufak piksellerden oluşuyorsa, ışık hızı ve yerçekimi sabiti dediğimiz şey simülasyonu kontrol etme amaçlı koyulmuş bir sayı ise ve bilim ile şu ana geldiğimiz seviyede zar zor ulaşabildiğimiz ve bu sabitlerden türemiş, bir anlam ifade eden en kısa mesafe olan Planck length, aslında simülasyondaki bir piksele eşitse ve Planck time, tıpkı bir film karesi gibi tek bir frame‘e eşit ise? Biz bilimde geliştikçe, simülasyonu yaratanlar bizi izleyip “şimdi sıçtık, biraz daha ilerlerse simülasyonun sınırlarına vuracaklar, ne yapmalıyız” diyorlarsa ve bu yüzden simülasyonu durdurup, özgür düşünce adlı, aslında yalnızca kendilerinin gerekli durumlarda simülasyona müdahale etmek için kullandığı backdoor ile daha da fazla inanç ile insanların doğal davranışlarını override ederek bu tür bilimsel gelişmelerin önüne geçilmeye çalışıyorlarsa?

Hayat dediğimiz şey, bağırsağa yerleşen bir parazit kadar basit bir biçimde bilincimiz üzerine yerleşen ve bizi bir bedene ve üç boyutlu düzleme ve tek yönde lineer ilerleyen zamana hapseden bir parazit ise, ve bu parazit daha güçlü varlıklar tarafından bazı bilinçsel varlıkları kontrol altında tutmak açısından 10. boyutta bir laboratuvarda, olabildiğince çok sayıda bilinçsel varlığa bulaşması için tasarlanmış ise? Ya da bu parazitin en büyük silahı bizi hayata hapsetmenin de ötesinde, bizim bilincimizi o hayatı kaybetmenin en kötü şey olduğuna ikna etmesi böylece aslında bir kurtuluş olan ölümden bizi koruması ise?

Peki ya simülasyonu yönetenler arasında kavga çıktıysa ve bazı taraflar aslında simülasyonda olduğumuzu fark ettirmeye çalışma kararı alıp bazıları da bunu engellemek adına sisteme Matrix‘teki gibi ajanlar soktularsa ancak burada bazılarının rolleri gerçeği görmemizi engellemek iken bazılarının rolleri bize gerçeği göstermek ise? Bazı insanlar aslında yalnızca simülasyonun genel yönünü dünya çapında çığır açacak olaylar ile değiştirmek için varlarsa? Ya da simülasyonun olası senaryoları oynatılıp bitirildiyse, şu an ise simülasyonda çok ileri gelecekteki bazı varlıklar bir şekilde üst boyuta geçebilmeyi başarmış, simülasyonun kendi zamanı içinde, Interstellar‘daki gibi geriye mesaj göndererek aslında bize yapmamız gerekeni yaptırıyorlarsa? Ya da bütün üst boyuta geçiş planı da simülasyonun en başından beri bir parçası ise?

1940’larda transistörün icadından önce günümüz bilgisayarlarının düşüncesi bile yalnızca bazıları için uçuk bir hayal olup diğerleri için hayal bile olamayacak kadar imkansız iken, o zamanlar kimsenin düşünemeyeceği şu anki quantum bilgisayarların bile gücünü henüz kavrayamamışken, şu anda cloud üzerinde sanal bilgisayar yaratıp onun içinde de sanal bilgisayar yaratabilecek seviyedeyken, gelecekteki potansiyel, tamamen farklı bir prensip ile çalışan, muhtemelen insan değil, insanı zeka açısından sollayacak yapay zeka ürünü potansiyel yeni bir bilgisayar altyapısının, belki de bizi type 2 civilization seviyesine yükselterek güneşin tüm enerjisi ile çalışarak evrenin tüm sırlarını çözebilmek adına, bizim laboratuvarda big bang‘i simüle etmeye çalıştığımız gibi tüm evreni, bilinen sınırlara yeterince yakın koşullarda simüle etmeye çalışmayacağını nereden bilebiliriz?

Ne olursa olsun cevabını tam olarak bulamadıkça, bulsak da emin olamadıkça en çok merak edeceğimiz şey evrenin, zamanın, yaşamın başlangıcı, bitişi, ve ardında ne olduğu değil mi zaten? Belki bir gün yeterli güce ulaşıp, fizik kurallarını simüle ederek bir evren yaratırız ve merak ettiğimiz cevapların belki de hepsini alırız. Belki de bu evrenler kendi içlerinde gelişip, medeniyetler oluşturup, teknolojilerinde ilerleyip aynı şekilde bir gün daha ufak çapta kendi simülasyonlarını oluştururlar. Belki de daha sonra bu evrenleri yalnızca bir intergalaktik sıradan bir araba aküsünden enerji üretmek için kullanırız (anlayana), kim bilir?

En Zor İstek

Hayaller kuruyoruz. Belki asla olmayacak, belki de fazlasıyla gerçekleşecek hayaller, bilmiyorum, ama hepimiz kuruyoruz işte. Kimimiz şu an kulağa imkansız gelen yeni spor arabayı istiyoruz, kimimiz de aileyle güzel bir tatil. Kimimiz görkemli bir evlilik istiyor, bazılarımız ise sıcak bir ev.

Kimimiz televizyonda yıldız olmak istiyor, para ve şöhret istiyor, kimimiz ise işadamı. Hepimiz medyanın bize doğru olarak tanıttığı sistematik hayatın peşinden gidiyoruz, çünkü ancak o zaman eksiklerimizi kapatacağız, değil mi?

Ne kadar basit istekler bunlar aslında? Birazcık kıvraklıkla, azıcık şans ve doğru stratejiyle istediğimiz yüzeysel isteğe, paraya ve üne ulaşabiliriz. İnsanları kullanıp, duygularını ve saflıklarını sömürüp, doğru insanları karşı karşıya getirerek acımasızca yalanlar söyleyip onları ezerek istediğimiz noktaya ulaşırız. Göründüğünden daha kolay. Tabii ki, istediğimiz bu ise.

Peki ya istediğimiz gerçek bir şeylerse? Asıl zor olan bu belki de. Asıl zor olan iyi insan olmak. İyi insan adil davranır, kendilerinin de adil ve dürüst olmasını bekler. Ancak adil insanın en büyük yanılgısı, başkalarının da kendisi gibi dürüst ve etik olduğuna inanmaktır. Az sayıda insan bu sorunu yaşar çünkü az sayıda insan gerçekten etiktir. İyiysek, belki de en zor istek kendimiz gibi insanları bulmaktır. En zor istek dürüst, anlayışlı, farklı görüşlere karşı hoşgörülü ve saygılı insan bulmak (başka insanların temel haklarını tehdit edecek unsurdaki görüşler tabii ki bu kapsamda değil). Çevreme bakıyorum, bir sürü insan var. Ancak gerçekten özveriye sahip, ne olursa olsun dürüst, bir şeyi beğenmediğinde beğenmedim diyebilecek kadar açıksözlü, din, milliyetçilik, uzay/zaman, ölüm/yaşam, cinsellik/LGBT gibi insanların konuşmadığı konularda en derin muhabbetlere girebilecek, farklı bir görüşü savunuyorsa da bunu karşısındakiyle saygı çerçevesinde belirtebilecek nitelikte, aşağılık kompleksini bastırmak adına ego tatmini peşinde koşmayan insan yok denecek kadar az. Asıl zor olan şey iyi insanları bulmak işte. Neredeyse kimseye güvenmemem bu yüzden işte. Kolay olanı, basit insanların yüzüne basit gülümsemelerle yüzeysel, metropolitan, manipüle edilmiş, parası olanlar tarafından kontrol edilen medyanın size empoze ettiğini doğru kabul edip bir yalanı yaşamak. Asıl zor olan ise bu saçmalığın farkına varabilmiş, olaylara dışarıdan bakabilen insanları bulup onlarla gerçek bir hayata atılmak.

Seçim bizim.

Mutluyuz Biz

Her sabah daha güneş doğmadan çalan saatler hayatlarımızın arkaplan müziği olmuştu. Yalnızca iş çevresi ve kariyer odaklı, bize dayatılan ve medya tarafından doğru olarak zorla benimsetilen hayaller için girdiğimiz boş yollar gülünecek cinstendi. Böyle yaşadık, böyle büyüdük, hayallerimizi gerçekleştiremedik ve öldük. Çünkü, insan’dık biz…

Geçmişe bakıyoruz, insanların hangi koşullar altında yaşadıklarına bakıyoruz. Ne doğru düzgün ulaşım, ne bilişim teknolojileri, ne de çoğu hastalığa çare var. Bilim gelişmemiş, saçmalıklara inanıyorlar, ne kadar da sefil bir hayat, değil mi? Şimdi ise dünyanın istediğimiz yerine uçabiliyoruz, her şeye anında bağlıyız, istediğimize mesaj gönderebiliyoruz, bir sürü soruna da çare bulduk. Ne kadar da mutluyuz! Her sabah alarm ile güne başlayıp trafik ile devam etmekten mutluyuz. Her gün eğlencenin ve güzel zamanların köle gibi çalışıp hak edilmesi gereken bir lüks olduğuna inandırılıp sabahtan akşama çalışmakla mutluyuz. Takım elbiseli yapmacık insanlara güvenip sokakta saçı başı dağılmış insana güvenmeyerek mutluyuz. Her ilişkimizde sevmediğimiz insanlarla ego tatmini için zaman geçirmekten mutluyuz. Bize doğru olarak öğretileni kabullenmekte mutluyuz.

Snapchat’imizdeki sayılarla, Instagram’ımızdaki like’larla, işimizde yükselmekle, iş çevresi yapmakla, crossfit’imizle, gösteriş için spor yapmamızla, anoreksi hedefli tuhaf diyetlerimizle, futbolumuzla, dizilerimizle, fanatizmimizle, başkalarının kıskandığımız hayatlarıyla, sigaramızla, alkolümüzle, gitmezsek FOMO yaşayacağımız party’lerde ecstasy’mizle, kokainimizle, tekrar eden ritimdeki sahte bir zevk veren club müziklerimizle mutluyuz. Benliğimizi başkalaştıran, bizi kendimizden uzaklaştıran bağımlılık yapan antidepresanlarımızla, yüzümüze gülüp arkamızdan konuşan insanlarla, duyarlılık üzerinden kendi reklamını yapıp başkalarının her kelimesinden rahatsız olmaya programlı sinsi insanlarla, bize paramız kadar değer veren kişi ve kurumlarımızla, marka çantalarımızla ve modaya uygun kıyafetlerimizle, İstanbul’umuzla mutluyuz biz. Çünkü mutluluk bu değil mi? Mutluluk hiçbir şey hissetmemek değil mi?

Plaza insanlarıyla mutluyuz. Doğal hakkımız olan plajlara erişimi bize fahiş fiyatlara satan mafyöz beach club’larda paramızla rezil olduğumuzun kanıtı story’lerimizle mutluyuz. Ruhsuz müziklerle kendini göstermeye çalışan insanlarla night club’larda mutluyuz. Parası dışında bir şeyi olmadığından altındaki özel plakalı modifiyeli arabayla hava atmaya çalışan, nargile içip futbol izlemek dışında hiçbir işe yaramayan insanları toplumda kabul ederek mutluyuz. Güzel olan her şeyi normdan uzaklaştırıp bir ödüle çeviren, hayatı sıkıcı ve monoton kılan her şeyi normalleştiren toplum düzenimizle mutluyuz.

Uzaya koloni gönderip atomaltı parçacıkları çarpıştırıp laboratuvarda big bang’i modelleyen zeki insanlarla, başkalarının doğdukları yerlere sınırlar koyup onların cinsel tercihini eleştirip, binlerce yıl önceki peri masallarına inanacak kadar aptalların bir arada bulunduğu türümüzle mutluyuz.

Mutluyuz biz. Gerçekleştiremediğimiz hayallerimizle mutluyuz. Bizi istemeyenleri unutmak adına rebound ilişkilerimizle mutluyuz. Sahte hayatımızla mutluyuz. Bize sevenlere zarar vermekten aldığımız ego tatmini ile mutluyuz. İçimizdeki az gelişmiş canavarı ortaya çıkaran banka hesabımızdaki sayılarla, hayatın kendisini yaşamak yerine bizi gerçekleştiren uzaklaştıran şey‘ler ile mutluyuz. Hep geleceğe dair, hayallerimize dair bir şeyler vaat edenlere inanarak, günü yaşamak varken yaşamamayı seçerek mutluyuz.

Hem de çok mutluyuz biz.

Hepsi Bu

Herkes uyuyor, sen uyanıyorsun. Güneşin saatinin pili zayıflamış, her gün daha da geç doğuyor. İnsanlar uyanıyor. Bir amaçları var. İşleri, aileleri, amaçları var. Küçük şeylerden zevk alıyorlar. Sonra kendine bakıyorsun. Hiçbir amacın kalmamış. İnsanların basit sorunlarını sorun olarak görmediğinden dolayı, sorunların yok. Sadece, her şey anlamsız. Hepsi bu.

Her şey o kadar saçma ve anlamsız ki, herhangi bir sıkıntı olduğunda sorun olarak bile nitelendiremiyorsun. Güneş, ışınlarını gözüne zorla sokuyor, kalk diyor. Gündüzü sevmiyorsun ama uykun da kalmamış. Kalkıyorsun. Dışarı bakıyorsun, temiz havayı içine çekiyorsun. Güzel, serin bir sabah. Ama bir şey eksik. Hep bir şey eksik. Belki de doğamız böyle ve yıllar boyunca belli şeylere sahip olursak mutlu olacağımıza dair kandırılmışız. Belki de hepsi bu. Mutsuzuz işte. Evrim bizi, tatmin olmayıp sürekli gelişip daha fazlasını arayacak yönde geliştirmiş, bunu fark edenler de bu duygumuzu sömürüyor. Koca bir boşluğun içinde kendi baloncuğumuzu doldurmaya çalışıyoruz. Daha kötüsü, doldurursak mutlu olacağımızı sanıyoruz. Kalıcı olmadıktan, biteceğini bildikten sonra huzurun ve mutluluğun ne anlamı var ki?

Bir gün geçmişe bakıp bir daha o ana dönemeyeceğimizi düşüneceğimizi bilmek her şeyi anlamsızlaştırıyor. O el ele tutuşup koştuğunuz gün, sevdiğin arkadaşlarınla paylaştığın anlar, sokakta gördüğünde kafasını okşadığın kedi, çok beğenip heyecanla aldığın o kıyafet. Bir gün tamamen yok olacaklar. O anları yaşayan insanlar, sen dahil, ölecek, hatırlayan kimse kalmayacak. Aldığın eşyalar yırtılacak, parçalanacak, bozulacak, çöpe atılacak. Yok olacak her şey. Fikirlerin bile unutulacak. Dünyayı değiştiren fikirlerin olsa bile sen son nefesini verdikten sonra sönmeye başlayacak. Seni ve fikirlerini tanıyan insanlar söndükçe daha da sönecek. Yazdığın yazılar kayboldukça, fotoğrafların soldukça, bir noktada geriye hiçbir şey kalmayacak.

Hepsi bu. Hiçbir şey kalıcı değil. Ne yaparsak yapalım değil. Dünya bile kalıcı değilken, yaşadığımız güneş sistemi bile kalıcı değilken, burada yaptığımız neyin kalıcı olmasını bekleyebiliriz ki? Sevdiğimiz insanlarla çektiğimiz fotoğraflar mı? Muhtemelen en fazla 70-80 yıla ölmüş olacak insanlara yaptığımız iyilikler mi? Bugün yapacağımız ufak değişikliklerin kelebek etkisiyle ileride çok büyük etkileri olabileceğini düşünüp, daha sonra bu etkiyi zaten başka birinin de bir noktada zaten yapabileceğini de bilmek mi? Neyin solmasına engel olabiliriz ki?

En sevdiğimiz anılarımız bile hafızamızla beraber sonsuz bir yolculuğa çıkarken, geri gelmeyeceğini bilmemize rağmen yaşatmaya çalıştığımız çiçeklerin yaprakları her gün biraz daha kururken, bize gerçek olduğumuzu hissettiren her şey hatırladıkça gözyaşlarımızı bile özgür bırakamazken neye engel olabiliriz? Biz en iyisi olsak da, yalnızca şanslı olduğundan dolayı bizden daha güçlü olan insanları yenemezken, en azından şu kısacık zamanımızı biraz olsun güzel yaşayabilecekken yaşamamayı seçenler varken, kendi doğasına dönmekten korkup sonsuza kadar uyuşturulmayı seçen insanların arasında neyi gerçekten yaşayabiliriz ki? En güzel anılarımız bile beynimizdeki nöronların belirli şekillerde birbirlerine bağlanmalarından ibaretken, en gerçek duygularımız serotonin, dopamin, oksitosin gibi kimyasal maddelerle yönetilirken, huzur bulduğumuz evimiz bir depremle yıkılabilecekken, yıllar boyunca emek verdiğimiz insanlar bir trafik kazası ya da aptal bir hastalık sonucu yok olabilecekken, neyin kalıcılığından söz edebiliriz, bu dünyanın en güçlü beyinleri tamamen bir simülasyonun içinde olduğumuzdan neredeyse eminken neyin gerçekliğinden söz edebiliriz ki?

Hepsi bu. Sabah uyanıyorsun. Kalkmak istemiyorsun. Bugün gerçek olan her şeyin, “yarın” bir daha var olmayacağını bilerek kalkıyorsun işte. En sevdiğin şeyleri bile yapmak istemiyorsun, çünkü “yarın” bitmiş olacak ve anlamsızlaşacak. Senin için anlamı olması yetse bile, başka bir “yarın” sen de var olmayacaksın. Seni sevenler, hatırlayanlar da var olmayacak. Günün tadını çıkarmaya çalıştığında ise “öbür tarafa” yatırım yapan, para, namus, etik, yasa gibi dünyevi kavramlardan dolayı hayatın tadını çıkarmamayı seçen insanlarla karşılaşacaksın. Bir gün daha geçecek. Soğuk bir gün daha…

Hepsi bu.

Senin Ağzına Sıçarsam Bana Aşık Olursun

1973 yılının Ağustos ayında İsveç, Stockholm’de bir grup silahlı soyguncu bir bankaya girerek dört kişiyi rehin aldı. Rehineler günlerce soyguncular tarafından tutulup ölüm ile tehdit ediliyor ve en sonunda soyguncuların teslim olmasıyla kurtarılıyorlar. Ancak olayın ardından rehineler tuhaf bir biçimde polisi suçlayıp soyguncuları savunuyorlar.

Hayatımıza bir sürü insan girip çıkıyor. Bazılarını fark etmiyoruz bile. Çok sevdiklerimiz oluyor, bazen ise çok sevildiğimiz oluyor. Bazen iyi polis oluyoruz, bazen farkında olmadan kötü polis olup, masum insanların mahvediyoruz. Kendimizdeyiz, ya da değiliz. Bazen bize yapılanların acısını suçu olmayan birinden çıkarmak için, bazen ise farkına bile varmadan. Kötü değiliz, ancak insanlara kötü davranabiliyoruz. Hem de çok kötü. Ve bir şekilde, mantığımız devre dışı kalıyor. Ve kendimizi, bizi sevenlerle değil, bizim ağzımıza sıçanlarla buluyoruz.

Bundan yıllar önce insanların neden kendilerine acı çektilerenlere gittiklerini anlamazdım. Lise dönemleri ve üniversitenin ilk yıllarında, bütün düzgün ve mantıklı olması gereken erkekler tabiri yerindeyse en leş kızlarla, bütün tatlı kızlar da en serseri, “yavru alim mi” seviyesinden öteye gidememiş tiplerle takılıyorlardı.

Yıllar geçti, ancak insan davranışı değişmedi. İnsanlar büyüyüp olgunlaşıyordu, deneyim sahibi oluyorlardı, ancak hala doğru insan yerine, olabilecek belki de en yanlış insanlara gidiyorlardı. Ya herkes aptaldı, ya da bu işin derininde insanları aptal davranmaya zorlayan başka bir şey vardı: traumatic bonding (travmatik bağlanma).

Stockholm Sendromu‘nun da temelini oluşturan bu durum, bize zarar verenler, ya da daha açık biçimde söylememiz gerekirse ağzımıza sıçanları neden bu kadar sevdiğimize psikolojik yönden bir açıklama getiriyor. Onlara gerçekten bağlanıyoruz, kopamıyoruz, bağımlıları oluyoruz. Daha da ileri gidip, onların yaptıkları yanlış ve kötü davranışları savunuyoruz. Bunun da psikolojideki adı bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance). En basit haliyle, yanlış olayları “o kadar da kötü değilmiş” gibi tanımlamaya deniyor. Bunların hepsini birleştirdiğimizde ve özellikle bizim insanımızın yetiştirilme tarzı gereği ezik psikolojisine sahip olmasını da eklediğimizde ortaya serseri, “yavru alim mi”ci kıro, kadını seks objesi olarak gören erkek tiplerine ilgi duyan kadınlar ve leşbasit kızlara kaptıran erkekler çıkıyor.

Kendilerine zarar veren insanlara karşı bir bağ oluşturmak, insan psikoloji açısından tamamen doğal bir davranış. Ancak tabii ki, bunun doğal olması bunu doğru yapmıyor. Bana göre bu durum, insanın evrimsel sürecinde ileride düzelecek bir sorun. Çünkü sağlıklı olmayan ilişkilerin sonucunda doğacak veya yetişecek çocuklar da sağlıklı olmaz, bu tür sağlıksız psikolojiye sahip insanların da doğada yaşamını ve soyunu devam ettirebilmeleri, sağlıklı olanlara göre daha zordur. Bu yüzden, “ağzına sıçana giden” insanlar zamanla ortadan kaybolacak, ancak ne yazık ki bu süreç binlerce, belki de yüzbinlerce yılda olduğundan bunu göremeyeceğiz.

Bu duruma karşı ne yapmalıyız? Bir ayna karşısına geçip kendimizi ve duygularımızı mı sorgulamalıyız? Yoksa insan psikolojisindeki bu bug‘ı olduğu gibi kabullenip ona göre mi yaşamalıyız? Bence insanları rasyonel değerlendirip, bize gerçek faydalarını, hayatımıza kattıklarını ve hayatımızdan aldıklarını tartmalıyız. Eğer bir insan bize yararından çok zarar veriyorsa, hayatımızdan çıkarmalıyız. Ondan sonra geri dönüp hayatta bizi gerçekten mutlu edenlere gerçekten vermemiz gereken değeri verip vermediğimize bakmalıyız. Ancak o zaman doğru insanlarla oluruz. Ancak hayatımızdan insanları çıkartmaktan korkmayıp, yeni insanları tanımaya açık olduğumuzda doğru kararlar verebiliriz. Dürtüselliğe kaptırmayıp, sakince sezgilerimizi dinlemeliyiz. Çıkarmamamız gereken insanları çıkarmamız da büyük bir hatadır. Gerektiğinde insanları en derinimize gömmeliyiz, ama kimseye haksızlık yapmamalıyız.

Söylemesi kolay tabi. Ancak bunu yapabilecek miyiz? Bize gerçekten değer veren insanları hayatımıza kabul edecek miyiz? Yoksa içimizdeki eksikliği bastırmak, kendimizi kanıtlamak adına, kişisel egolarımızı yüceltmek uğruna yine ağzımıza sıçan, umrunda olmadığımız insanlarla mı zamanımızı geçireceğiz?

Senin ağzına sıçarsam bana aşık olursun. Aradığında açmazsam, başkalarına ilgi gösterdiğimi belli edersem, seni ikinci plana atarsam, yalanlar söylersem beni elde etmek için delirirsin. Sana dürüst olursam, duygularımı açıkça ifade edip gerçekten önemli olduğunu ve değer verdiğimi hissettirirsem de ağzıma sıçarsın, kendi ezikliğini benden çıkarırsın. Çünkü kendini kanıtlama çaban yoktur. Karşındaki insanlar zaten hiçbir zaman umrunda değildir. Sadece kendi egon umrundadır, ve karşında biri seni ezmedikçe, üzerine çıkma ihtiyacı hissetmezsin. Çünkü iyi değilsin, egolusun sadece. Hatta bunun kendin bile farkında değilsin belki de…

Sevgili insanoğlu, böyle olduğun sürece zavallısın sen.