Solistis

Gündönümü demek yerine İngilizce’den sözcük çarpıtmamı -ki kendisi de muhtemelen Latinceden araklamıştır- bir kenara koyarsak, bugün yılın en uzun günüydü; güneşin en uzun süre tepede kaldığı, en yüksek açıyla tepeden vurduğu doruk noktasıydı.

Her şey aydınlıktı. Bir daha yıl boyunca hiçbir gün bu kadar aydınlık olmayacaktı. Her gün, birazcık daha karanlık olmaya devam edecekti. Gittikçe daha karanlık olacaktı. Yaz boyunca yaşadığımız her gün, bir önceki günden daha kısa olacaktı, tıpkı hayatımız gibi.

Ve her yaz gibi, biteceğini bilecektik. En güzel anlarımızın bile biteceğini, yerini yalnızca geri gelmeyecek anılara bırakacağını bilerek nasıl mutlu olabilirdik ki? Geçmiş kapkaranlık bir bulut ile birlikte geliyordu. Gittikçe yaklaşan bir bulut. Her şeyi, yaşanmamışlıkları, yarım kalanları içine çekip kışın tam unutmuşken yüzümüze soğuk bir yağmur gibi yağacak.

Geçmiş Bizi Çağırıyor

Her yıl, hayatımızın o ana kadarki kısmının oran olarak daha küçük bir kısmını kapsadığından, yıllar hep daha kısa gelir. Örneğin, bir yaşımızdan iki yaşımıza geçen bir yıl, hayatımızın yüzde ellisidir, ancak dokuz yaşımızdan on yaşımıza kadar geçen kısım hayatımızın yüzde onudur. İleri yaşlıların da zaman ne hızlı geçiyor demesinin nedenlerinden biri de budur; beynimiz yıllar boyunca anılarla doldukça, her eklenen eşit uzunluktaki dönem, toplama göre daha düşük öneme sahip olacaktır.

Tüm anılarımız, yaşadıklarımız, hayallerimiz, paylaştıklarımız hep geçmiştedir. Geleceğe dair kurduğumuz hayaller bile aslında geçmişe aittir. Yarattığımız tüm anılar, geçirdiğimiz tüm birliktelikler, her geçen saniye geçmişe doğru ilerlemektedir. Hayatımızda yaşadığımız hiçbir anımızı tekrar yaşayamayız. En fazla hatırlayıp, o anıları hatırlatan müzikler dinleyip, o güne götüren kokuları koklayıp, gözümüzde canlandırmaya çalışarak yaklaşabiliriz, ancak hiçbir hayal, gerçeğinin yerini tutamaz. Zaman geçtikçe geçmişe ait tüm hatıralar yavaşça şekil değiştirir, olduğundan daha çekici gelmeye başlar. O zamanlar içindeyken hissettiğimiz duyguları yaşatmazlar bize. Unutmuşuzdur o duyguları.

Bazen de anıları komple unuturuz. Beynimizin nöronları arasındaki karmaşık ağda gizlenmiş, derinlere gömülmüş sayısızca anı vardır. Üzerinden yıllar geçtikçe unuturuz onları, oysa ki onlar bizim benliğimizi şekillendirirler. Varlıklarından habersiz, sıradan bir günde, gazetenin kenarında bir yazı okuruz, oturduğumuz kafede bir melodi duyarız, yanımızdan geçen kişinin parfümünün kokusunu alırız. Bir anda, ne olduğunu bile anlamadan tekrar o anıya gideriz. Çünkü bizi geçmişe olaylar değil, duygular bağlar. Kişileri, isimleri, yerleri ve tarihleri zamanla unutabiliriz, ancak duyguları asla unutmayız. Aklımıza girmek için yazılmış bir şiir gibi yazılmış notaları, tüylerimiz diken diken olurken teker teker hissederiz. Bizi çağırır yanına. “Gel,” der. “Bana geri gel.”

Gözümüzün önüne bir perde iner, gerçek hayatla bağlantımızı keseriz. Sıkıcıdır ne de olsa gerçek hayat. Kokulardan kişilere, anılardan müziklere, duygulardan ise geçmişe karanlığın içinden uçsuz bucaksız bir halat gibi uzanan bir zaman çizgisi üzerinde fırtınada savrulurcasına oradan oraya atlarız. Geçmişin rüzgarı bizi içine çekmiştir, çıkmamıza izin vermiyordur. Çıkmaya çalışsak da, duygular, isimler, omuriliğimizin derinliklerine kazınmış anılar bizi hızla geri çeker. Bizi asla bırakmazlar. Geçmişin karşı konulmaz çekiciliği içinde kayboluruz. Gerçek hayattan, insanlardan, şehir hayatından, rutinden kaçsak bile kendimizden asla kaçamayız. Günler, haftalar, yıllar geçse de geçmişteki hayallerimizden kaçamayız. Çünkü hayallerimiz bizi biz yapar, ve hayallerimiz ne kadar büyükse, üzerimize yıkıldıklarındaki enkaz da o kadar derin olur. En beklemediğimiz anda vuran şiddetli bir deprem gibi her şeyi bir anda yıkarlar. Kimse yardım edemez bize. Yapamadığımız her şeyin yükünü dizlerimizde, omuzlarımızda, kalbimizde hissederiz. Başlayıp bitiremediğimiz, ya da daha başlamadan biten tüm hayallerimiz bizi korkudan titretir. Tüm yarım kalmışlıkları hatırlarız. Yarım kalmışlıklar güzeldir.

Hoşçakal İstanbul

Bundan tam iki yıl önceydi. Üniversite bitmiş, İstanbul’un tadını almıştım. Güzel günler, hayaller, şunu da yapacağım bunu da yapacağım dediğim her şey yapmadan geride kalmıştı. Her geçen gün Arabistan 2.0 olma yolunda ilerleyen o can sıkıcı, gerçeklikten uzak, gösteriş meraklısı şehirde durmamın daha fazla anlamı yoktu. Bir gün atladım ve İzmir’e, doğup büyüdüğüm yere geldim. Arkama bakmadım. Bıraktıklarım çok fazlaydı İstanbul’da geride. Ama o şehir psikolojime iyi gelmiyordu. Hiçbir zaman gelmedi. Asla gerçek olmayacak hayallerle, gerçeklikten tamamen uzak bir balonun içinde, her şeyi hissetmekle hiçbir şeyi hissetmemenin arasındaki ince çizgide cambazlık yapmak çok yoruyordu.

Geride kalanlar yalnızca anılar değildi. Geçmişi değil, geleceği de bıraktım. İnsanlarla yaptığım planları, gelecekle ilgili kurduğum hayalleri de bıraktım. Şehrin silüeti uzaklarda bulutların arasında soluklaştıkça planlarım, hayallerim, umutlarım da o sonsuz griliğin içinde kayboldu.

Gittikçe siyahlaşan o grinin içindekilerden en kötüsü, yaşanan kötü olaylar değildi. En kötüsü, yaşanmayanlar ve hayal kırıklıklarıydı. Geleceğe ait tüm anıları gömdüm. Hava karardıkça toprağın rengi de sisin içinde kayboldu. Şehrin ışıkları uzaklaştıkça küçüldü ve parlak bir yıldız oldu. Sonra o yıldız söndü, soldu, ve en sonunda karanlığın içinde kayboldu.

Bir daha da hiç parlamadı o yıldız.

Bazı İnsanlar

Bazı insanlar hayatımıza girer, her şeyi alt üst ederler, ve giderler. Hiç beklemediğimiz bir anda. Arkalarından yalnızca bakakalırız. Bize o güne kadar aslında yaşamadığımızı hissettirirler. Bize, artık yaşadığımızı hissettirler. Sadece o’nları tekrar ararız işte…

Hayatımıza anlam katan şeyleri sorguluyoruz. Ev, aile, arkadaşlar, para, gezmek, eğlenmek, iş falan. Bizi biz yapan, birlikte kendimiz olduğumuzu hissettiğimiz birileri olmadıkça hiçbirinin anlamı olmadığını zaten biliyoruz. Sonra bize yol gösteren o kutsal insanı kaybediyoruz. Üzerinden uzun zaman geçiyor. Bir sürü kişi geçiyor, ancak aradığımız şey asla değişmiyor.

Hep o’nu arıyoruz. Günlerce, haftalarca, aylarca. Bazen yıllarca. Yanlış, hak etmeyecek insanlara o rolü yüklüyoruz. Ama uymuyor. Bir yerden çatlak veriyor. Sonra bir mucize oluyor. O’nu tekrar buluyoruz. Bize yaşadığımızı hissettirebilen birini. Bir zamanlar, bir daha asla göremeyeceğimize inandığımız birini. Orada işte. Hayal gibi, ama gerçek. Ona sarılana, onu öpene dek, gözlerine bakana dek gerçek olduğuna inanamıyoruz bile. Rüya gibi. Ama hiç olmadığı kadar gerçek işte.

Ancak her şey yolunda değil. Bir şeyler parçalanmış. Sevdiğim birini böylesine parçalanmış göreceğim aklıma gelmezdi. Sevdiğim birini böyle görmenin beni bu kadar etkileyeceği hiç gelmezdi. Bazen insanlara fazla önem verdiğimden dolayı eleştiriliyorum. En azından, hayatlarını insanlar yerine şeylerle doldurmaya çalışan yüzeysel insanların ortak görüşü bu. Hak etmeyen insanlara fazla değer mi veriyorum, yoksa bazı insanlarda anlamadığım bir enerji mi hissediyorum acaba? Elle tutulur hiçbir ortak özelliği olmayan bazı insanlar. Tek bildiğim, bir şey beni çekiyor. Ve asla yanılmıyorum.

Sevdiklerimizin en derinlerindeki sorunları, yalnızlıklarını, zayıflıklarını, ve acı çektiklerinin gördükçe onlarla aramızdaki bağ güçleniyor. Çok şey öğreniyoruz. Onları sahipleniyoruz. Bizim için daha fazla şey ifade ediyorlar. Bizden kaçsalar bile aslında bizimle olduklarını biliyoruz. Aslında kaçmak istemediklerini biliyoruz. Bize zarar verseler bile kötü niyetle olmadığını biliyoruz. Aynısı bizim onlara istemeden zarar vermemiz için de geçerli. Sevgi ve bağlılık. Göründüğünden çok farklı duygular. Ne olduğunu anlamaya çalıştıkta daha da karmaşık, tarif edilemez bir hal alıyorlar. Her ne kadar bize zarar verseler de, bizimle oldukları bir hayat, olmadıkları bir hayattan çok daha anlamlı ve gerçek.

Bazı insanlar yaşamayı seçer, bazıları ise korkaklığı. Yaşamayı seven bizler, gerçek şeyler hissetmekten, bağlanmaktan korkan aptallar tarafından hep yaralanırız. Zarar görürüz, ama çok şey öğreniriz. Sonra bir gün gelir, kendimiz gibi olan bazı insanları yeniden buluruz. İkimiz de benzer acıları yaşamışızdır. Birlikte her şey, acıyı yaşamak bile çok daha anlamlı olur. Bazı insanlar o kadar gerçektir, o kadar her şeyi hissedebilir ki, sokaktaki insanlar bile, hiç tanımasalar bile onların elinden tutar. Ufacık bir kız çocuğu bile, elindeki beş kuruşa satmaya çalıştığı mendili, gözyaşlarını silmesi için karşılıksız verir. Doğru ya, çocuklar hepimizden daha masumdur aslında. Biz, ve bizi bu hale getirenler bozuyor dünyayı. Bazı insanlar sadece dünyanın güzel bir yer olmasını ister. Sadece cevaplar isterler. Sadece yaşamak ve yaşatmak isterler. Diğerleri ise her şeyi bozup dünyanın yok oluşunu izlemeyi seçerler. Dünyanın, kendi dünyalarının, kendi hayatlarının. Kendilerine gerçekten değer veren belki de sayılı insanın acı çekmesini izlemekten zevk alırlar. Sonra hepsi sönükleşir. Yalnızca bizim için gerçekten anlamı olanlar kalır geriye. Diğerleri ise tozlu sayfaların arasında bizim canımızı acıtanlar, haksızlıklar yapanlar, yaşamamayı seçenler olarak kalırlar. Onların suçunun cezasını biz çekeriz. Tıpkı olgunlaşmamış, on sekiz yaşının altındaki bir çocuğun suçu yüzünden demir parmaklıkların arkasına yığılan ebeveynler gibi. Tıpkı, elindeki ateşi oyuncak sanan bir çocuğa, herkesi kurtarmaya çalışırken su atan bir yetişkin gibi. Tıpkı, kendi duygularının bile farkında olamayacak kadar aciz, duygusuzlaşmış insanların yarattığı yalnızlık çemberine hapsolmuş bir aşık gibi…

Oysa ki sevmek, aşık olmak en güzel şeydir. Bazı insanlar bizim için çıkış yolu bırakmazlar, hayat yapmaya zorlar, ama suçlusu biz oluruz. Çünkü insanlar sahne arkasını bilmezler. Olayların gerçek yüzünü görmek istemezler, gerçekleri hissetmek istemezler. Cahillik, gerçekten de mutluluktur. Bir rüya gibi. Yalnızca hayal. Ve tüm rüyalar gibi biter, ancak bitene kadar çevrelerine zarar verirler. Ve bazı insanlar bu zararı en derinlerinde yaşamak zorunda bırakılırlar. Sonra bir gün gelir, yüzleşiriz. Beklemediğimiz kadar güzel olur. Hak etmişizdir.

Bazı insanlar hayatımıza girer, her şeyi alt üst ederler, ve giderler. Hiç beklemediğimiz bir anda. Arkalarından yalnızca bakakalırız. Bize o güne kadar aslında yaşamadığımızı hissettirirler. Bize, artık yaşadığımızı hissettirler. Sadece, beklemediğimiz bir anda, onları tekrar buluruz işte.

Bin Metre

Bu bir hikayedir.

Yüksek bir yer, bir dağın tepesi, uçurum kenarı. Nasıl geldin, neden buradasın bilmiyorsun. Ama buradasın işte. Yalnızca sen, gece, ve ay ışığı. Kimsecikler gelmemiş seninle buraya. Hava biraz soğuk ama sorun değil. Sadece kafanın içindeki güzel şeyleri düşünerek ısınabiliyorsun. Belki de son kez. Bin metre yüksektesin. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Upuzun, bitmek bilmeyen deniz, sonsuzlukta gökyüzüyle ve yıldızlarla birleşiyor. Tek bir adımınla, bir dakikadan kısa bir sürede, ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yere gidebilirsin. Korkuyorsun.

Sonra arkana bakıyorsun. Kimse yok. Yalnızsın. Hayatta en çok olmasını istediğin insanlar senden uzaklaşmış. Diğer kimse de eksikliği kapatamıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar kapatamayacaklar. En son bunu dediğinde büyük konuşmaman gerektiğini hayat sana kibarca göstermişti, ancak kendisinin aynı merhameti ikinci kez göstereceğini sanmıyorum. Kimse sanmıyor. Şanssızsın çünkü. Varlık içinde yokluğu, ve seni gerçekten anlayamayan, sayamayacağın kadar insanı, hayatım adını verdiğin, boka sarmış çöplüğünde barındırdığın için şanssızsın. Anlamıyorlar. Anlayanlar da bir şey yapamıyor. Ama sen tüm kartları oynamışsın. “Elimde daha neler var, nasıl olsa bir yerde rahatça her şeyi toparlarım” derken bir bakmışsın son kozunu da açmışsın masaya. Ve hayat masanın diğer ucunda. Son hamlesini bekliyorsun. Ona bakıyorsun. Ama o sana bakmıyor bile. Hani, matematiksel olarak milyonda bir ihtimal, ama bir umut, belki kaybetmezsin, belki bir mucize olur ve kazanırsın. Bakmaya devam ediyorsun. Nabzının yükseldiğini hissedebiliyorsun. Ve kartlarını açıyor. O bin anlık ufacık umudun, hayallerin, gelecek planların. Hepsi çöpe gidiyor. Kaybettin. Ağlayamıyorsun bile, çünkü uğruna ağlayacak bir şey kalmamış. Kaçamıyorsun, çünkü zaten boşluktasın. Kendinden kaçamazsın.

Arkanı dönüyorsun. Bin metre. Yarım dakikadan az. Aşağı bakıyorsun, korkutucu. Ama arkana baktığında daha da korkutucu bir hayat. Yere çarptığın anda kemiklerin nasıl acıyacak? Ama bir defa, ve geçecek. Sonsuza kadar. Diğer tarafta ise, bir gün bir mucize olmazsa belki de asla bitmeyecek, daha da çekilmez hale gelecek bir acı. Hak etmedin. Sen hep iyi oldun. Ama hep kötülük aldın. Sana en yakınındakiler, en büyük kötülüğü yaptılar. En güvendiğin insanlar hep kazık attılar. Kaybedecek neyin kaldı ki? İnsan, sevdiğiyle olamadıktan, kendini, kendi gibi biriyle tamamlayamadıktan sonra ne anlamı kalmış bütün o yaptıklarının, yüzeysel tatminliklerin, ailenin, arkadaşlarının, kısaca, seni insanların gözündekağıt üzerinde sen yapan her şeyin. Gözlerine baktığında kendini görebileceğin biri bile kalmamışken, sabah uyanmanın, en sevdiğin kahveni içip, en sevdiğin yemeği yiyip, en sevdiğin sporu yapıp, en sevdiğin filmi izlemenin bile ne anlamı var? Bundan gerçekten zevk alabiliyor musunuz? Yoksa kendinizi mi kandırıyorsunuz? Sizi bilmem ama ben hiçbir şeyden zevk alamıyor, hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Sonra aklına bir an geliyor. Güzel, mutlu olduğun, belki farkında bile olmadan kendin olduğun bir an. O ana dönmek istiyorsun. Hayali bile içini ısıtıyor. Belki de son kez. Derin bir nefes alıyorsun. Ama içinde, kalbinde, gözlerini dolduran bıçağı hissettikçe, yeter diyorsun. Hoşçakal.

Aşağı bırakıyorsun kendini. Geri dönüşü yok. Bin metre. Korkuyorsun, ama daha az korkutucu olanı seçtiğinin gururuyla rüzgarı hissediyorsun. Dokuz yüz metre. Güzel bir an geliyor aklına. O ana dönmek için her şeyi yaparsın. Ancak o anın yokluğunu yaşamamak, hatırlamamak için, herşeyden fazlasını yaparsın. Sekiz yüz metre. Acaba seni mutlu eden insanlar şu anda nerede, kiminle, ne yapıyor, nasıl mutlular diyorsun. Acaba kim, senin olman gereken koltukta? Acaba kim şu an sevdiğinle, senin hak ettiğin hayatın tadını çıkarıyor? Yedi yüz metre. Bağırıyorsun. Kimse seni duymaz. Hiç bu kadar bütün gücünle bağırmamıştın belki de daha önce. Kimse sana hiçbir şey yapamaz. Altı yüz metre. Özgürlüğü, hayatın hafifliğini hissediyorsun. Umursamazlık, tüm vücudunu kaplıyor. Beş yüz metre. Dünyevi sorunlar, para, sosyal statü, sağlık, aile… Artık hiçbir şey ifade etmiyor. Dört yüz metre. Bütün bunları hak edecek ne yaptın? Neden böyle oldu? Neden sevdiğin, mutlu, hak ettiğin gerçek hayatını yaşayamadın? Varlığını sorguluyorsun…

Üç yüz metre. Çok korkuyorsun. Ama bir kaç saniye sonra hepsi bitecek. Tüm anılar. Acılar. Onlarca yıl boyunca var olmuş her şey. Bir kaç saniye sonra, sonsuza kadar yok olacak. Tüm dünyanı yakmanın verdiği sadist/mazoşist hazzı yaşıyorsun. Hayatın sana yaptıklarına karşı olan nefret ve öfke, korkuyu bastırıyor.

İki yüz metre. Keşke bir not bıraksaydım diyorsun. Okunduğunu, ve karşındakinin neler hissettiğini asla göremeyecek olsan da, bir not. Neler yaşadığını, neyin seni bu hale getirdiğini açıklamaya çalışan bir kaç sayfa. Okuduğunda, o insanın tüylerini ürpertecek, seni bu hale getirenin, her şeye son vermenin, en büyük nedeninin, kabullenmek istemese de kendisi olduğunu hissettiğinde gözyaşlarını tutamayacağı bir not. Tüm hayatının anlamını, sözcükler ve cümleler gibi insan yapımı olgularla bir kağıdın üzerine sığdırmaya çalıştırdığın bir not. Aslında, hayattan neler istediğini tek bir paragrafta bile özetleyebilirsin. Çok bir şey istemiyorsun sonuçta. Tek bir cümlede bile özetleyebilirsin isteyip de kavuşamadığın tek şeyi. Hatta iki kelime bile yeter, bütün bunların nedeni olan insana bırakacağın nota yazmak için. Bazen en anlamlısı, en kısa sözcükler değil mi zaten? Upuzun bir yolculuğa, noktayı koyarken yalnızca iki kelime, bütün her şeyi nasıl oluyor da özetleyebiliyor? Belki de o insan yapımı sözcüklerin gücünü küçümsememek gerekliymiş…

Yüz metre. Soğuğu ve rüzgarı yüzünden hissettiğin son saniyeler. Seni buraya getiren bütün olay örgüsünü, insanları, yaşadıklarını, haksızlıkları, kısacası hayat çizgini düşünüyorsun. Bütün olaylar, bir zincir oluşturuyor. Senin en derininden seni her şeye bağlayan, atladığın tepeye, oradan seni o tepeye getiren olaylara bağlı, zamanda ve uzayda geriye, ilk güne kadar giden, upuzun bir zincir. “Keşke tutunabilseydim ona” diyorsun. “Keşke kendimi buradan yukarı çekip, zamanda geri gidip, değerini bilemediğim, o dönmek istediğim tek ana gidip, bırakmak istediğim nottaki iki kelimeyi söyleyebilseydim.” Son elli metre. Korkudan titriyorsun, ancak bu vücudunun yalnızca doğal bir tepkisi. Yine yaşadıkların gözünün önünden geçiyor, ve korkunu bastırıyor. Tıpkı, bir yerin acıdığında, başka bir yerini daha çok acıtarak diğerinin acısını bastırdığın gibi. Otuz metre. Son saniyeye girerken yıldızlarla sonsuzluğun birleştiği yere bakıyorsun. “Ben geliyorum!” diyorsun, adeta bir şeyi ilk kez yapmanın heyecanını yaşayan bir çocuk, ilk kez öpüşmenin yakınlığını yaşayan bir genç, üniversite sınavında istediği yeri kazandığını öğrenen bir delikanlı, yıllardır kendini ölümle yaşam arasında sürükleyen hastalığın tamamen geçtiğini öğrenen, hayata yeniden doğan biri gibi. Sonsuzluğun çekimini hissediyorsun. On metre. Artık geri dönüşün yok. Çarpışma anına yalnızca bir tık kaldı. Yok olmanın ne demek olduğunu hissediyorsun. Bütün güzellikler sonsuza dek kaybolacak. Ancak bütün acılar da. Kısaca, hiçbir şey olmayacak artık seninle. Sen diye bir şey olmayacak. Yalnızca ailenin, arkadaşlarının, çevrendeki bir kaç insanın hatırladığı bir anı olarak kalacaksın. Bir gün onlar da ölecek. Onların, senin hakkında bahsettikleri de. Bir gün, seni var eden her şey, tarihten tamamen silinecek. Garip bir duygu. Belki de hissettiğin son duygu. İki metre. Denizin yansımasından kendini ve ay ışığını dalgalanırken son kez görüyorsun. Zaman yavaşlıyor. Sanki her şey bir oyunmuş gibi. Çarpacaksın. Şimdi, tam şimdi, her şey bitecek işte. Her şeyin mutlak sonundasın. Adını soyadını düşünüyorsun. Bu ada soyada sahip, doğduğun şehirde doğmuş, okuduğun yerde okumuş, yaptıklarını yapmış insan. Kimliğin. Benliğin. Sevdiğin herkes. Seni sinirlendiren herkes. Öptüğün, seviştiğin, kavga ettiğin, ağzına sıçtığın, ve senin ağzına sıçan tek tek herkes. Son nefesinle hepsini vermeye hazırsın. Gözlerini kapıyorsun refleks olarak. Kapıyorsun, ancak bir daha açmayacağını bilerek kapıyorsun. Çok canın yanacak, ama sadece bir defalık. Ondan sonra sonsuz sessizlik seninle olacak. Sen var olmasan da, o seninle olacak. İstesen de bırakmayacak seni. Hep istediğin de bu değil miydi zaten? Hep istediğin, tutunmak bir şeyleri paylaşmak değil miydi?

Bağırıyorsun. Bütün gücünle. Vücudun kontrolden çıkıyor. Yüzlerce kilometre hızla suya çakılmaya hazırsın. Üç. İki. Bir. Ve bir anda her şey duruyor. Sessizlik. Uyanıyorsun. Rüyaymış. Terler içinde, yatağındasın. Yanına bakıyorsun. Yatağında yapayalnızsın. Ve keşke bitmeseydi diyorsun. “Keşke bu rüyadan uyanmasaydım” diyorsun, ve bunu derken rüya yerine kabus demiyor olman, en derinde neler istediğini gösteriyor. Yarın yine güneş doğacak biliyorsun. Çok yaklaşmıştın halbuki sonsuza kadar ay ışığıyla kalmaya. Çok yaklaşmıştın bir daha asla canının yanmayacağı o tuhaf yere gitmeye. Elini uzatsan dokunacaktın ölüme halbuki. Gözünü açsan görecektin onu bir kaç santimetre karşında. Nefes alsan koklayabilecektin sonsuz hiçliği. Ama korktun yine. Mantığın, rüyanda bile devrene girdi, ve senin gerçek duygularını hissetmene engel oldu. Bir kez daha mantığından nefret ediyorsun. Keşke tamamen devre dışı bırakabilseydin onu. Belki daha kısa, ama daha gerçek bir hayat yaşayabilirdin o zaman. Seni sen yapanın peşinden, tabiri yerindeyse deliler gibi koşabilirdin. Sosyallik, normlar, ve insanların hakkında ne düşüneceği umrunda bile olmadan hem de. Kendin olmaya, ve seni sen yapanla olmaya. Tıpkı gözünü açabildiğinde görmek istediğin, nefes aldığında kokusunu almak istediğin tek şey gibi.