Ben

Ben kimim?

Ben, yaşamaktan, sevmekten, doğruluktan korkmayan biriyim. Var olmanın, hayata bir kere gelmenin, ve bu özel anda yaşamanın değerini anlayıp anlatamayan kişiyim.

Ben, karşıma çıkan insanların da dürüst olmasını bekleyen, tek istediği biraz iletişim kurabilmek, her tür birey veya varlık arasındaki sorunların doğru iletişim yoluyla çözülebileceğine inanırken, başkalarının da buna inanmasını bekleyen biriyim.

Ben, hayatta yeri geldiğinde her şeyden vaz geçmeye değecek insanlar ve olaylar olduğuna inanan, ve diğer insanların da bu tür değerli bağları hissedebileceğini sanan biriyim.

Ben, insanların, diğer insanlara, hayvanlara, doğaya, ve belki de en önemlisi kendilerine karşı dürüst ve sevgi dolu olmasını isteyen bir hayalperestim.

Ben, zekanın bile yapay olduğu şu günlerde, gerçek duyguları yaşayabilen, başkalarının da aynı duyguları yaşayabileceğine inanan yüksek beklentilere sahibim.

Ben, insanların, tıpkı hayvanlar gibi, çıkar ilişkisi olmadan da iyilik yapabileceğine inanan, her davranışın arkasında sinsi bir plan aramayan kişiyim.

Ben, sevdiğim ve güvendiğim insanları yarı yolda bırakmayan, ve insanlardan da bu dürüstlüğü ve saygıyı bekleyen, en beklemediği noktada sırtından vurulan kişiyim.

Ben, dışarıdan kötü ya da saygısızca bile görünen davranışların arkasında, çoğunluğun gördüğünün arkasında daha büyük resimde herkesin iyiliği için çabalayıp, hedef göstermeyi seven toplum tarafından saygısız ve sevgisiz olarak damgalanan bireyim.

Ben, ego ve popülarite savaşındaki insanlar arasında nefes almaya çalışan, rol yapmayı sevmeyen, bozulmamış kişiyim.

Ben, şu dünyada hala bir şeylerin güzel olabileceğine inanan kişiyim.

Sanırım sana çok fazlayım, dünya.

Ben, ben olduğum için özür dilerim.

Bazılarımız

Kafanın içinde dünyayı geziyorsun. Olabilecek tüm kombinasyonları hayal ediyorsun. İnsanları tanıyorsun, zaman geçiriyorsun. Paylaşıyorsun.

Güveniyorsun.

Ve güvendiğine pişman oluyorsun. Elinde ise yalnızca birkaç günlük huzur kalıyor. 

Hepimiz sürekli yeni insanlarla karşılaşıyoruz. İlk andan itibaren onlarla ilgili izlenimlerimizi aklımızın uçsuz bucaksız nöronlardan oluşan ağına atıyoruz. Zaman geçtikçe kafamızın içindeki bu ağlar, insanlar hakkında daha net bilgilere ve varsayımlara ulaşmamıza sağlayacak kapıları açıyor. Peki ya her şey bir oyun ise? Ya her şey bir hayal ise? Eğer herkes rol yapıyorsa, her şey bir simülasyon ise, duygu ve düşünce dediğimiz her şey laboratuvar ortamındaki bir kap içinde bulunan bilincimizi uyaran elektrik sinyali ise neyin anlamı var ki? Hiçbir şeyin gerçek olamadığına inandıktan sonra en anlamlı olgulara bile nasıl anlam yükleyebiliriz? Arkadaşlarımızın, yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin, ailemizin, evimizin, hatta maddenin varlığından nasıl emin oluruz?

İnsanlar biraz daha güce sahip olmak için başkalarının hayatlarına kıyıyorsa, yalnızca kendilerinden daha güçsüz diye hayvanların haklarını hiçe sayıyorsa, başkalarını ezerek başarılı oluyorsa, ne anlamı var ki bu toplumda barınmanın?

En güvendiklerimiz gözlerimizin içine bakıp yalan söylüyorsa, sevgi gibi kutsal bir duyguya ihanet ediyorsa, emekleri bir çırpıda çöpe atıyorsa ne anlamı var ki sevmenin?

Ne anlamı var ki güvenmenin?

İnsanlar gerçeklerden kaçıyorsa, yalan bir dünya içinde yaşamak istiyorsa, sorunları olduğunda yapıcı olup çözmek yerine yıkım yolunu seçiyorsa, ne anlamı var ki iletişim kurmaya çalışmanın?

Bu dünyada herkes mutsuz, olmayan hayaller peşinde üzerilerinde şık kıyafetlerle, makyajlarla, parfümlerle, gösterişli arabalarla bir sürü insan. Yukarıdan yalnızca karınca sürüsü gibi gözüküyorlar. Bir çırpıda ezilebilecek kadar küçükler, ve dünyayı mahvedecek kadar büyükler.

Bazılarımız topluma ayak uydurup, kendilerine dayatılan düzenli robotik hayatı tercih ediyor. Geri kalanlarımız ise gittikçe daralan distopyanın duvarları arasında klostrofobinin gözlerinin içine bakıp nabzının arttığını hissederek çıkacak bir yer alıyor. Bazılarımız şehir ışıkları arasında kamaşan gözlerini kapıyor, bazılarımız ise o kadar yalnız ki karanlık bile parlak geliyor.

Bazılarımız iş, para, koşturmaca ve antidepresanlar arasında bir ölümü yaşamayı hayat sanıyor, bazılarımız ise tüm farkındalığıyla döngüden çıkmaya çalışıp dibe çekiliyor.

Bazılarımız bunu da bir kenara atıp hayatına devam ediyor,

Bazılarımız ise yalnızca yaşamak istiyor.

Bence 23 Nisan Bize Fazla

Yine bir 23 Nisan, yine, her yıl daha da azalan coşkuyla kutlanan bir gün. Evet, kabul ediyorum, ortaokuldayken lisedeyken daha çok heyecan verirdi, çünkü tatil anlamına gelirdi. Şimdi ise anlamını sorgulamaya çalıştığım bir gün.

Tıpkı yalnızca yılbaşı ve doğumgünlerinde kutlama yapanlar, sevgililerini sevgililer gününde hediyelerle mutlu edenler, Atatürk’ün adını bir tek 29 Ekim ve 10 Kasım’da hatırlayanlar, biri öldüğünde Twitter’da trending hashtag ise onu retweet‘leyerek kendini olgun ve duygusal göstermeye çalışanlar gibi, 23 çocukları yalnızca 23 Nisan’da hatırlayanlarla baş başayız. Her yerde ufak, çocuk boyu Türk bayrakları, göstermelik başkan koltuğuna oturulan çocuklar, milli marşlar falan. Klasik, kalıplaşmış olgular. Yarın sabah ise herkes kalkıp, bugün hiç olmamış gibi normal hayatına devam edecek. Sabah altı buçukta alarm çalacak, hazırlanıp büyükler işe, çocuklar okula gidecek, 23 Nisan’ın etkisini ise bir tek birbirlerine sigara molasında ya da ders arasında “aa bugün pazartesi gibi geliyor ama salı ya dün tatildi doğru bak” diyerek hissedecekler. Zaten onlar için de önemli olan bu, değil mi? Sonuçta, olayların özü değil, yalnızca yüzeysel etkileri ile ilgileniyoruz.

Bugün çocuklarına istedikleri şekeri çikolatayı alıp yarın onlara bir birey değil de, kendi kurallarına göre şekillendirebilecekleri bir nesneymiş gibi davranan insanlarla aynı havayı soluyoruz sonuçta. Sonuçta, kendimizden güçsüzlere karşı her zaman üstünlük sağlayıp aşağılık kompleksimizi bastıran egomuzu okşamak zorundayız. Sonuçta pet shop’lardan evcil hayvan alıp, sokak köpeklerine ıyy pis diyenler, çocuklarımız sokaktaki kediyle oynamaya çalıştığında uzak dur diyerek diğer canlılardan da soyutlanarak büyümelerine neden olanlar, ağacı yaşken eğmeye çalışıp ortadan ikiye kıranlar, hayallerinin peşinden gitmeye çalışan çocuklara da, kendi kalıplaşmış robot yetiştiren eğitim sistemimizi gösterip önce oku da adam ol diyen oldukça vizyon sahibi ebeveynler de biz değil miyiz?

Bence 23 Nisan bize çok fazla.

Sevgiler.

Dünyamız Parçalanıyor

Dünya’mız. Ufacık, bir tanecik dünyamız. Bakmayı, korumayı beceremediğimiz dünyamız. Yalnızca gezegen olarak, fiziksel Dünya’dan söz etmiyorum. Dünya adlı gezegen ve çevresinde yarattığımız her şey, evrimin ilk adımlarından yüz milyonlarca yılda şu ana, tam olarak bugünlere gelene kadarki her an. Mikroişlemcilerin işleme gücünün artmasıyla neredeyse insan kadar bilinçliymiş gibi davranabilen robotların gittikçe geliştiği, hayatımızın app’ler üzerinden devam ettiği şu günlerde hayatı yüzeyselleştirmek konusunda üzerimize yok. Boş insanları bize daha da yaklaştıran markalarımızla, arkasından döşeyip yüzüne güldüğümüz robotlarla, insanları giyim ve davranışları gibi yüzeysel kriterler üzerinden sosyoekonomik sınıflara böldüğümüz, şaheser niteliğinde ve bir o kadar da komik ayrımcılığımızla. İşte bu yeni dünya düzeni.

Kapitalizmin dibindeyiz, sağlığı parayla satın alıyoruz. Başkalarının bizden üstünlüğünü kabul edip onları mutlu etmek için koşturuyoruz. Ezilmeye çok alışmışız. Hiyerarşi bizden sorulur, özellikle de biz aşağıdakiler, zaten bizimle eşit haklara sahip olması gereken insanların bizden daha fazla hakka sahip olmasına karşı çıkıp isyan etmeyerek yenilgiyi baştan kabullenmişiz. Parçalanıyoruz.

Paylaşmaktan kaçıyoruz. İnsanları, el ele olmamız, birlik ile gücü doğurmamız gereken insanları başkalaştırıyoruz. Kendimizi toplumdan soyutlamakta üzerimize yok. Bize bugün dokunmayan yılanın yarın yuvamızı yıkabileeğini göremiyoruz, bir adım ilerisi dedik mi miyobuz. Empati yoksunu sefil yapmacık cam fanusumuzda basıyoruz antidepresanları. Çünkü kimyasal maddelerle beynimizi stabilize etmezsek duygularımız isyan edecek. İsyan edenler ise bu toplumda istenmiyor. Normlara karşı çıkan anarşistlere yer yok, yukarıdakiler sinirleniyor, keyifleri bozulmamalı. Tabii ki de isyan edenler tuhaf, değil mi? Yüzbinlerce yıl boyunca hislerinin ve sezgilerinin evrimleşmesi ile şu noktaya gelebilmiş insanı zorla kalıplara sokup, doğal olarak kalıba uymadığında kimyasal biçimde kontrol ediyoruz. Çok akıllıca, eminim, hiçbir yerde incelmez, eminim hiçbir yerden kopmaz bu model. Eminim her şey çok yolundadır, olması gereken budur. Eminim(!). En derinden parçalanıyoruz.

Bir de evrimi reddeden, kralcı, yukarıdakilerden hoşlanınlar var. Kendilerinden daha üstün, muhtemelen ciddi ego sorunları olan bir gücün, hele de tanımı gereği gücü her şeye yetebilecek bir gücün, bu dünyayı ve kendilerini sefalet içinde yarattığından ona tapmazlarsa, kendilerini öldükten sonra, azıcık sorgulayabilen ufacık bir çocuğun bile inanmayacağı bir hayali ortamda, tamamen dünyevi bir kavram olan yanmak ile cezalandıracağından eminler. En büyük manipülasyon aracı haline gelmiş bu inanç sömürüsü gitgide güçleniyor, ve siyasetin en büyük silahlarından biri halini alıyor. Biz peri masalına inanmayan, kafayı yememiş olanlar parçalanıyoruz.

Siyaset var bir de. Birlik olmak yerine gezegen üzerinde hayali çizgiler çizip, üzerlerine silahlı insanları dikip, kendi seçimi olmamasına rağmen çizginin diğer tarafında doğmuş olanları ötekileştirdiğimiz, onlardan daha üstün olduğumuzu kanıtlamaya çalıştığımız çizgiler. Bu hayali çizgilerin kesişimleriyle oluşan alanlara ülke diyoruz, ve bu ülkelerden hangisinde doğduğun kaderini belirliyor. Avrupa’daysan muhtemelen şanslısın, Afrika’da doğduysan ve aşırı şanslı/zamanının ötesinde değilsen kaybetmeye mahkumsun. İsrail’de doğduysan, sadece ailenden ötürü, dünyayı yönetip zavallı edebiyatı üzerinden prim yapan ve yalnızca kendi içindekileri destekleyen kapalı bir cemaate girme hakkına sahipsin. Türkiye’de doğduysan dünyanın en tuhaf yerine hoşgeldin, kendini, senden yalnızca birkaç kilometre yürüme mesafesi ancak o çizginin diğer tarafında doğmuş diğer insanlara nedensiz yere küfretmen için pohpohlanırken bulabilirsin. En güzel, en güçlü, en haklı ülke senin ülken ne de olsa. Tıpkı en güzel dinin seninki olduğu gibi. Çünkü sen, kendine inanmayıp, senden daha güçlü bir varlığa karşı boyun eğerek, sorgulamayarak bunu en baştan hak ettin. Ezilmeyi daha ilk günden kabullendin, ve ancak fanatizme tutunarak barınabilen bir zavallısın. Aynaya bakmaya korkuyorsun, ödleksin. Biraz daha beynini yıkarlar senin, uyuşturucuyu dayarlar, diğer tarafta kırk huriyi de garanti ederler. Sonra da gider kendini patlatırsın sen. Senin gibiler yüzünden, tam kelime anlamıyla parçalanıyoruz.

Azınlık da olsak kendimiz gibileri buluyoruz. Onlarla yakın oluyoruz. Hala bu iğrenç dünya düzeniyle bozulmamış birilerini gördükçe seviniyoruz. Ancak onlara da güvenemiyoruz. Sistem, bizim yüzümüze gülüp bize görmek istediğimiz şekilde görünecek manipülatörler üretmekte o kadar ustalaşmış ki, güvenemiyoruz. Bağlanmak istiyoruz. Ölüm döşeğindeki bir hastanın yaşamak istediği gibi tutunmak istiyoruz birilerini. Robotlaşmış cinsel ihtiyaç gidermenin ötesinde, gerçekten hissederek sevişmek istiyoruz. Bir karşılık beklemeden, çıkar hesapları yapmadan iyilik yapmak istiyoruz. Doğada var olduğumuz, karşı koyamayacağımız benliğimizi yaşamak istiyoruz. Son iki kelime aslında her şeyi özetledi. Yaşamak istiyoruz sadece. Hepsi bu. Yaşayamıyoruz. Sistem yaşamak isteyeni, gerçek duygular barındırabileni ezip, suyunu çıkarıp, posasını çürümeye terk etmek üzerine kurulu. Karşı koyamazsın. Bizi en sevdiklerimizden, elini tutmak istediğimizden ayırıyorlar. Parçalandık, birleşemiyoruz.

Karanlığın içinde çok uzaklarda bir ışık görüyoruz. Onu takip ediyoruz. Çıkmak istiyoruz. Biz ona yaklaşmak istedikçe o bizden uzaklaşıyor. Yoruluyoruz. Gittikçe sönükleşiyor. Yönümüzü kaybediyoruz mutlak karanlıkta. Beynimiz bizimle oyun oynamaya başlıyor. Her şeyin bu kadar sahte olduğu bir dünyada yaşayacak şekilde evrimleşmemiş. Sevgi istiyoruz, güven istiyoruz, barış istiyoruz. Varoluşumuzun temelinde bunlara ihtiyacımız var. Bulamayınca, ilaçlar alarak her şeyi maskelemek yerine cesur olup yaşamayı seçince deliriyoruz. Aslında bu delilik, bu dünya için fazla iyi olmanın, gerçek, cesur, dürüst ve kararlı olmanın, bozulmuş sistemi reddedip hayatı gerçek şekliyle yaşamaya çalışan bir kişiliğin doğal hali. Dünyamızı kurtarmaya çalışıyoruz. Tek istediğimiz özgürlük. Herkes mutlu olabilir, herkes barış içinde yaşayabilir. Kaynakları verimli, teknolojiyi doğru yönde kullanırsak herkese yetecek kadar her şeyden var. Neden savaşmayı seçiyoruz? Neden düşmanlığı ve başkalaştırmayı seçiyoruz? Bu fanatizm nereden geliyor? Neden duygularımızı bastırmayı, yaşamamayı, göz yummayı seçiyoruz? Tüm parçaları birleştirmeye çalışsak da tek başımıza gücümüz yetmiyor. Gözümüzün önünde güzel olabilecek her şey mahvoluyor. Dünyamız parçalanıyor, ve bunu sadece izliyoruz. Sarsılıyoruz, her sabah kalkıp aptal kıyafetler içinde anlamsız şeyler yapıyoruz. Ürettiğimizden fazlasını tüketiyoruz. Bölünüp göz göre göre yönetiliyoruz. Yaşamamayı, zombileşmeyi seçiyoruz. Parçalanıyoruz. Ve buna hayat diyoruz.

Her Şeyden Uzak

Koşuşturmacanın, bitmek bilmeyen gün üzerine gün üst üste kabusların, her şeyi yapıp, hiçbir şeyde anlam bulamamanın, sahteliğin şehrinden biraz olsun uzaklaşmanın rahatlığı. İçinde bulunmamın bile öyle tüm enerjimi düşürdüğü bir şehir ki, uçak pistten kalktığı anda rahatlıyorum adeta. Ve İzmir’e, evime, ait olduğum şehre geliyorum. Burası, son sekiz yılda İstanbul’da olsam da, evim diyebildiğim tek şehir. Her şey bıraktığım gibi. Tek bir şey dışında: kendim.

Burası, her şeyden kaçabildiğim, tüm ışıkları kapatıp, her şeye perde çekebildiğim tek yer. Çünkü korktuğum oluyor: normalde en kaçış sandığım yerlerde bile kaçamıyorum artık. Eskiden uzaklara, dağa, şehir dışına gitmek iyi geliyordu. Artık kesmiyor. Beni rahatsız eden her şeyi içimde götürüyorum. Ama İzmir farklı. İstanbul’un benden aldıklarını, geri vermiyor belki, ama en azından biraz olsun, daha fazla zarar vermesini engelleyebiliyor. Burası her şeyden uzak. Burada insanlar doğal. Burada her şey daha gerçek. Evinde sürekli araba sesleri duymuyorsun. Günün beş vakti, ne olduğunu bile anlamadığın bir böğürmeyle uyandırılmıyorsun. Burada koyunlar değil, hayatın ne olduğunu anlamış insanlar var. Lobi yapıp yalnızca tanıdıklarını destekleyen, güleryüzlü yavşak işadamları yok. Sana ihtiyacı varken hayatına sokup, ihtiyacı olmadığında kenara atıp yüzüne bakmayan insanlar da yok. Hiçbir şey yok. Sade ve doğal.

Belki güzel hayaller de yok. Güzel, sahte hayaller. Yüzeysel zevklerimizi tatmin eden, günün sonunda istemeyeceğimiz hayaller. Hiçbiri yok. İnsanlar, olmayan şeyler vaat etmiyorlar. Buraya herkes giremez dostum. Sessizlik var, Alaçatı’mız var, buz gibi ama tertemiz denizimiz var, Karşıyaka’mız var, araba egzozları olmadan nefes alabildiğimiz sahilimiz var, beslediğimiz sokak hayvanlarımız var, huzur var, saygı var. Paran kadar değil, insanlığın kadar konuşuyorsun. Yobazlar, dinciler, dar görüşlüler, terörist destekçileri, yandaşlar yok burada. Bir şey yapmaya çalıştığında, insanlar önünü kesmiyor, sana destek oluyor. Sokaktaki rastgele insanlarla derin muhabbetlere girebiliyorsun. Seni üzen, kendi rezillikleriyle seni aşağı çekmeye çalışanlar da yok. Evet, belki imkanlarımız da az. Olmayıversin. Sahtelik içinde, varlık içinde yokluğu, kendisi en başta muhtaç ettiği yüzeysel zenginliklerle bastırmaya çalışan kısır döngü olmayıversin hayatımızda. Ancak bir sosyal statü kazandığında yüzüne bakan, sokakta görsen selam vermeyecek insanlar olmayıversin. Koşuşturma ve stres olmayıversin. Sahte mutluluklar vaat eden insanlar olmayıversin.

Her şeyden uzak kalmak çok güzel. İnsanların yapmacıklıklarından, paradan puldan, gürültüden, devamlı büyüyen bir tatminsizlikten uzak. Eğer hayatımızdan, anlam katan her şeyi alıp parçalayacaksa,

Bırakalım da olmayıversin İstanbul. Bırakalım da olmayıversin, beni kendimden uzaklaştıran şehir.