Korku

“Bazı şeyleri sorgulamamak lazım”, “Başarılı olmak için çok çalışman lazım”, “Sen mi kurtaracaksın dünyayı?” ve benzeri sayısız örneği olan cümleleri günde kaç kere duyuyorsun? Sana verileni kabullenmekten sıkılmadın mı? Elinde olanla yetinmek adlı saçmalığın çocukluğundan beri sana bir zehir gibi enjekte edildiğinin farkında mısın? Daha fazlası için adım atmaktan korkuyor musun? Belki de artık bu döngüden çıkma zamanın gelmiştir.

İnsansın, ve evrimsel süreçte korku, hayatta kalmak için en temel içgüdülerden biri olarak gelişmiştir. Hayati tehlike durumunda yaşamını sürdürebilmek için doğadaki olmazsa olmaz hislerden korku, şu anda hepimizin hayatta olmasını sağlamıştır. Ancak günümüz dünyasında şehir hayatı ve yaşam tarzı, insanın evriminin adapte olacağından yüzlerce kat hızlı gelişmektedir, ve doğal olarak bazı duygular günlük hayatımızla çelişmektedir. İnsanın içindeki duygular kontrolden çıkabilmekte, ve insanlar manipülasyona açık hale gelmektedir. Hayattaki en büyük başarısızlıkların nedeni korkmaktır. Sakince kendi geçmişini düşün, kaç tane yaptığın şeyden, kaç tane yapmadığın şeyden pişman oldun? Yapmadıklarının kaç tanesini korktuğun için yapmadın? Kaç tanesi için keşke diyorsun? Hemen hemen herkesin bu konuda az ya da çok hatırladığı olay vardır.

Belki de kendini değiştirmelisin. Ne olursa olsun yaşamayı seçmelisin. İşini sevmiyor musun? O işten çıkmaktan korkma. Evini sevmiyor musun? Taşınmaktan korkma. Sevgilini sevmiyor musun? Ayrılmaktan korkma. Sahnede başarısız olacağını mı düşünüyorsun? Çıkmaktan, gerekirse rezil bile olmaktan korkma. Ne olduğunu bilmediğin o yere giden trene binemiyor musun? Oraya gitmekten korkma. Peki ya denemek isteyip çok istediğin o spor? Denemekten, yeri geldi mi bir yerini kırmaktan korkma. Yaşamaktan, denemekten, sevmekten, hissetmekten korkma. Değişimden korkma. Korktukça kaybedersin. Cesur oldukça kazanırsın.

“Kaybetmekten korkma; bir şeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin.”

Che Guevara

Alışageldiğimiz düzenden çıkmaktan, bir şeyleri bozmaktan korkuyoruz. Rahatlık alanımızdan comfort zone‘umuzdan bir türlü çıkmıyoruz. Elimizdekiyle yetiniyoruz. Bir şeyleri gerçekten değiştirebileceğimize inanmıyoruz, çoğu konuda baştan vazgeçiyoruz. Basit, sıradan hayatımızda, aslında bilinçaltındaki korkularımız tarafından demir parmaklıklarla çevrili olduğumuzun farkına bile varmadan, rahatça yaşıyoruz. Görünmez ellerin kuklalar haline getirdiği kendimizin yaşadığı Stockholm Sendromunda, zıplamamayı şartlanarak öğrenmiş kurbağalardan farkımız yok. Yaşadığımız için, durumumuz daha kötü olmadığı için şükrediyoruz. Yerimizde sayıyoruz. İlerleyemiyoruz.

Çok daha fazlasıyız, kendi potansiyelimizin yanında, şu anki olduğumuz aslında koca bir hiç. Çok daha güzel, çok daha mutlu, sağlıklı, eğlenceli, gerçek bir hayata sahip olabilecekken, şu ankini de kaybetme korkusu hep bizi durduruyor. Ama belki de korktuğumuz şey gerçek bir şey değil. Belki sorgulamadan kabullenmekten dolayı olabileceğimiz hiçbir şey olamıyoruz. Birileri sen mi değiştireceksin diye bizle dalga geçerken, başka birileri dünyayı değiştiriyor. Hep gelecek planları yapıyoruz, öldükten sonra bile cennete gitmeyecek miyiz nasıl olsa? Çok sorgulamamak lazım, değil mi?

Belki de en büyük sorunumuz bu. Yaşamaktan korkuyoruz. Savaşmamaya programlanmışız. Hak etmediğimiz aptal, sıkıcı, boş hayatı yaşıyoruz ve konuda bir şeyler yapabilecekken yapmıyoruz.

Sen. Evet sen. Haydi şimdi bu yazıyı kapattıktan sonra, hayatında bir şeyi değiştirmekten korkma. Kendin olmaktan korkma. Yaşamaktan, kendi istediğin hayat için, elde edene kadar savaşmaktan korkma. Kaybetmekten de korkma. Dibe vurmaktan korkma. Acıyı da, mutluluğu da, eğlenceyi de, çaresizliği de, aşkı da, tutkuyu da (ki illa birine duyulan bir duygu anlamında değil, severek yapılan bir hobi de olabilir bu) dibine kadar, sonuna kadar yaşa. Sesi sonuna kadar aç. Hisset. Gerçekliği hisset. Tüm korkularını yen. Çünkü dibe vurmadıkça, asla yukarı atlayamazsın.

X

Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.

Congratulations! You have a new match!

Hikayemizin gizemli karakterine, tüm bilinmeyenleri ve mutluluğu temsilen X, herşeyi sorgulayan meraklı, antagonist kılıklı protagonistine de Y diyelim. App’ler üzerinde yaşadığımız şu günlerde Y’nin görmeye alışık olduğu sıradan bir ileti, kısa süre içinde hayattaki en büyük pişmanlığına dönüşecekti. Gününü bile hatırlamıyordu, ama ilk mesajı atan cesur, özgüveni yüksek kızları hep sevmişti Y.  X’in Y’ye mesaj atması, buluşup kaynaşmaları, yakınlaşıp güzel zaman geçirmelerine bakarsak, herkes için güzel bir geceydi. Sonraki sabah herşey çok güzeldi, süperdi, sıradan, modern bir yakınlık. Tinderella gibi. Her şey böyle tozpembe olsa bu blogu yazmazdım ben de tabi.

6 Ekim 2015

Çok kısa zaman içinde, X, Y’ye bir sürü şey vaad etti, Y’nin tüm hayallerindeki insan oldu. Y, X’siz bir hayat düşünemiyordu artık. Önüne gelene vurup geçmeyi seven Y, ilk kez afallamıştı, böyle bir şey başına daha önce gelmemişti. Nasıl olduğunu bile anlamıyordu. Gittikçe kaptırıyordu, karşı koyamıyordu, koymak da istemiyordu. Buna ihtiyacı vardı uzun süredir.

Günler, haftalar geçti, Y artık kendini yalnızca X cinsinden ifade edebilen bir denkleme dönüşmüştü. Dünyanın en tatlı, en tehlikeli, en heyecanlı, ve en gerçek denklemiydi. Belki de ilk kez, hayalleri gerçek olacaktı Y’nin. Belki de ilk kez, o son parça, oradaydı. Y artık dayanamıyordu. Olgunlaşmıştı, dürüsttü, asla yalan söylemeyen bir insandı. Bir gece şampanya içiyordu, adeta önceden zaferi hissetmiş gibi. İçti, içti, daha fazla tutamayacaktı. X’e tüm dürüstlüğüyle her şeyi, tüm duygularını anlattı. Geçmişinden biliyordu ki, birine ilan-ı aşk ettiğinde sonucu her zaman olumsuz teperdi, friendzone’lanırdı. Defalarca test etmişti, onaylamıştı bunu. Yine de yaptı, içinden bir şey bu defa farklı olacak diyordu. Evet, gerçekten de farklı olacaktı.

9 Ekim 2015

Diyeceği neredeyse herşeyi tüm açıklığıyla, tüm çıplaklığıyla yazıya dökmüş ve göndermişti. Kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Kendi olmuştu o sözcüklerde. Damarlarında kandan çok alkol gezerken, Y’nin aldığı bir mesaj her şeyi değiştirdi. Beklemediği kadar güzel ve umut veren bir cevap aldı yazdıklarına. O an, işte o an, tekrar yaşadığını hissetti. Karşı konulmaz bir rüyaya atladı. Uçuyordu. Tüm hayallerin, yapamadığı, paylaşamadığı herşeyin içinde, yerçekimsiz bir ortamda uçuyordu. Tüm gelecek kaygısı, korkuları, çevresindeki yüzlerce insana rağmen hissettiği yalnızlığı, bir kişiden gelen bir mesaj sayesinde yok olmuştu. Gelecek planları, bir sürü gelecek planı. Hem de hayata senle aynı gözle bakan biriyle. “Sonunda!” demişti Y, sonuna o’nu buldum. Dünyanın en güzel rüyasıydı bu gece. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Id ile ego arasında, yıllardır kimsenin dokunamadığı bir yerlere dokunuyordu adeta. İyi ki vardı X.

14 Ekim 2015

X çok zor günler geçiriyordu, ve Y onun olabildiğince yanında oldukça (ki çeşitli sebeplerden, ne kadar isterse istesin fiziksel anlamda yanında olamıyordu) daha da mutlu oluyordu. X madde, Y aşk bağımlısıydı. Bu bataklıktan birlikte kurtulacaklardı. Birbirlerini kurtaracaklardı. Bunalımdayken bir anda ne kadar da güzel olmuştu her şey. Y sevgilisiyle yeni ayrılmıştı, psikolojik sorunlardan dolayı aldığı ilaçları bırakmıştı. Hayata dönüyordu. X, olabilecek en güzel zamanda Y’nin hayatına girmişti. Y daha güzel bir çıkış düşünemiyordu. Her sabah yaşama sevinciyle uyanır olmuştu tekrar. Yaptığı en basit şeyler bile tekrar anlamlı olmuştu.

18 Ekim 2015

Bütün bu zor günlerin arasında, sonunda uzun (en azından uzun hissedilen diyelim) süreden sonra tekrar görüşeceklerdi. X limite giderken Y’yi ondan uzaksatan ve Z ile ifade ettiğimiz tüm değişkenlerin çarpanını sıfıra yaklaştırıyordu. Çok az kalmıştı. Asla vazgeçmeyecekti, söz vermişti. Ne olursa olsun. Çok yakında ortada Z kalmayacaktı, ve X ile Y hayatı birlikte paylaşacaklardı. Yeniden buluşmaya, yakınlaşmaya, ve tüm kötülükleri tamamen unutmaya saatler kala, Y yola çıktı. Normalde asla çıkmayacağı bir yola. Yağmur yağıyordu.

(Bu mükemmel cover ile birlikte, YouTube videosundaki Sweet November’ı izlemediyseniz kesinlikle öneririm. Özellikle de hala benim gibi Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki kızı arıyorsanız…)

22 Ekim 2015

Y, X ile buluşacağı yere vardı. Yağmur şiddetleniyordu, ama koymuyordu. Y bekledi. Öylece bekledi. Evinden çok uzaklarda, öylece bekliyordu. Ne kadar uzakta olsa da, X’in yanında evinde hissediyordu, yabancılık çekmiyordu asla. Saat ilerledikçe, her dakika heyecan ve gerilim artıyordu. Dakikalar geçti. Saatler geçti. Aradı X’i. Sürekli aradı. Her yerde, her şekilde. Her biri kalbine uzaklardan saplanan bir ok gibi isabet ediyordu. Islanıyordu yağmurda. Her yağmur damlası birer gözyaşıydı artık. Karşı koyamıyordu. Kelimelere dökemiyordu. Ağlayamıyordu bile aslında. Bekledi, biraz daha bekledi. Belki geri döner diye. Belki başına bir şey gelmiştir diye. Dönmedi. Asla. X, Y’nin ona ulaşmasının tüm yollarını engelledi. Hem de hiç bir neden olmaksızın.

Y, zamanında uçaktan bile atlamıştı, ancak böyle bir serbest düşüş hatırlamıyordu. Tır ve kamyonların arasında, trafiğin en çok olduğu saatte bu yağmurlu günde yola koyuldu. Yanına, X ile içmek için aldığı içki şişesini aldı, açtı, içti. Tüm hayalleri, tüm planları, kısacası son zamanda hayatına anlam katan her şey. Bitmişti. Oracıkta, uyanmıştı rüyadan. Artık X yoktu, var olmamıştı belki de. X, çok güzel bir rüyaydı. Çekip gitmemişti, ölmüştü adeta. Gerçeklikten kaybolmuştu. Giden birinin peşinden koşabilirdi, ya da akıllanıp dönmesini bekleyebilirdi, ama X gitmişten çok daha öteydi artık. Yoktu. Y, bunu idrak edemiyordu. Daha önce kimse böyle bir şey yapmamıştı ona. Kimsenin böyle bir şey yapmak için nedeni olamazdı da. Hala anlam veremiyordu. Neden diyip duruyordu. Hayatının en büyük, en korkunç kabusuna uyanmıştı. Ve gidecek bir yeri yoktu.

23 Ekim 2015

X’in cenazesini yaşıyordu. Kafasındaki o mükemmel X ölmüştü. Aniden, beklenmedik bir gün. Kalp krizi dediler. Y, asla inanmadı. X’in kriz geçiremeyecek kadar güçlü bir kalbi vardı. Öldürülmüştü X. Onun kadar mükemmel olamayan sahte X, gerçek X’i öldürmüştü. Tam da balayında. Gökyüzü bile simsiyaha bürünmüştü bugün. En siyah kıyafetleri, damlalar üzerine çarptıkça ışıktan yansıyordu, kalan son umudu gibi. Cenaze namazı okundu. İnandığı da yoktu pek, ama formaliteden kıldı namazını. Onu son görüşüydü. Gitti yanına tabutuna sarıldı. Yağmur damlalarından biri oldu. Elinde bir gül vardı. Tüm damlalara rağmen solmayan, kıpkırmızı bir gül. Onu yavaşça üzerine bıraktı. Son kez bakıyordu o’na. En anlamlı konuşma, en kısa ve öz olandı:

Seni seviyorum. Hep sevdim, sana tek bir yalan bile söylemedim ben. Hep X ve Y’yi istemiştim. Herşeyden çok. Seni asla unutmayacağım, ne olursa olsun. Vazgeçmeyeceğim.

Hoşçakal, X.

Y’nin en güzel rüyasıydı bu. En güzel ve en uzun rüyasıydı. Taksi çağırdı, bindi. “Öndeki aracı takip et,” dedi. Oysa öndeki aracın nereye gittiğini bile bilmiyordu. Gitti, öylece gitti. Hep devam etti bir yerlere, tekrar evinde hissedecek bir yer bulana kadar. Cebinde beş kuruş dahi olmadan… Hayal etmeye devam etti. Ne de olsa,

“Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.”

Hepsi sadece bir rüyaydı.

To be continued. Somewhere, some time…