Hello, Again

Bizi biz yapan her şey, bugüne kadar yaşadıklarımız, tanıştığımız insanlar, o gün orada o yoldan değil de yan yoldan gitsedik hayamızın tamamen farklı olacağı, artık hayatımızda olmasalar bile bizi etkileyen her şey… Keşke bütün bunların olduğu bir yer olsaydı. Keşke geçmişi yaşayabilseydik, bugünkü bizden, o günkü bize seslenebilseydik. Keşke tüm hayatımızın eski sayfalarını açıp okuyabilseydik, bizi neyin biz yaptığını görebilseydik. Her şey farklı olurdu.

6 Ekim 2015.

Tam bir yıl önce bugün. O gün yaşadığım ve tamamen sıradan görünen olaylar hayatımı tamamen değiştirdi. Ne oldukları önemli değil. Sadece şu anki ben’e bakıyorum, tam bir yıl önce bugün yaşadığım tamamen günlük olaylar silsilesi olmasaydı, şu anda çok büyük ihtimalle burada olmayacaktım, bunları yazıyor olmayacaktım. Belki bir blog’um bile olmayacaktı. Belki şu an Alaçatı’da değil İstanbul’da ya da belki de Amerika’da olacaktım. Arkadaşlarımın büyük bir bölümü farklı olacaktı, günlük hayatım farklı olacaktı, yakınlık yaşadığım herkes farklı olacaktı, farklı bir işim olacaktı, farklı hobilerim olacaktı. Şu an hayatımda olan çoğu şey, bir yıl önce yoktu. Yaşıyordum, nereye gittiğimden, bir yıl sonra şu anda bunu yazıyor olacağımdan habersiz biçimde yürüyordum. Sıradan bir gündü, ya da en azından öyle sanıyordum…

Ve dönelim şu ana. 6 Ekim 2016. Hiç düşündün mü sevgili okuyucu, neden bazen ilham geliyor da yazıyorsun, çiziyorsun, boyuyorsun, beste yapıyorsun, bazen gidip tüm gücünle bağırıyorsun, okuyorsun, fotoğraf çekiyorsun, dans ediyorsun, seviyorsun her şeyi. Ve sonra zaman geliyor, tüm duyguların sessizleşiyor.

Neden?

Neden bazen her şey susuyor? İçindeki çocuk uyuyor, sessizliğe bürünüyor, ve oradan uzunca bir süre çıkmıyor. Aylardır içimdeki çocuk uyuyordu, her şey gerçeklikten uzaktı. Kumlarda yatıp samanyolunu izlerken bile, hiçbir şey gerçek değil gibiydi. Sanki hepsi bir rüyaydı. Duyguların törpülendiği bir rüya. Tüm renklerin solduğu gri bir filmi izledim. Renkleri geri getirmeye çalıştım. Olmadı. O kadar griydi ki, renkleri ne kadar artırmaya çalışsam da renkler geri gelmiyordu. Solmuştu, bitmişti. Yazmak istiyordum. Bir sürü parça vardı orada burada. Ama birleştiremiyordum. Gökyüzüyle denizin gece karanlığında birleşip, yıldızların dansı eşliğinde hayat veren en derin mavi bile solmuştu. Bir şey yapmam gerekiyordu. Böyle devam edemezdi.

Bağırmak yerine susmayı denedim. Konuşmak yerine, kendimi ifade etmek yerine dinlemeyi denedim. Sanki içimde başka bir ben vardı. Benden, bedenimden, bilincimden daha gerçek bir ben. Yeterince sessiz olursam, derinlerden, çok uzaklardan bağrışını duyabilirdim tekrar. İnsanlar olmadıkça, günlük hayatımda içimdekini maskeleyecek bir şeyler olmadıkça, sessizlik oldukça daha çok duydum. Tam bir yıl önce bugünü düşündüm. Ne yapmıştım? Kimlerle görüşmüştüm, nereye gitmiştim…

Geçmişim, bugünümün yazarı değil miydi zaten? En başından beri, eğer günlük tutsaydım, bolca fotoğraf çekseydim, geçmişe bakıp o günü tekrar yaşayamaz mıydım? Tozlu bir sandığın içine kaldırdığım öfkemi, sevgimi, nefretimi, heyecanımı, korkumu, mutluluğumu tekrar ziyaret etmez miydim? Fotoğraf çek, video çek, yazılar yaz, günlük tut. Kokuları sakla, tatları hatırla, sesleri dinle, kişileri, o gün insanlarla yaşadıklarını kafanın içinde tekrar yaşa. İşte o zaman seni neyin kontrol ettiğini, geçmişteki hangi olayların seni hayatta nereye götürmeye çalıştığını daha iyi anlayacaksın. Çünkü her gün günlük tutarsak, günlüğü açıp, o günlerde dinlediğimiz müzikleri dinleyip, fotoğraflara bakarsak o günü tekrar okuduğumuzda o günü yaşarız, bilinçaltımızdaki hapsolmuş anıları serbest bırakırız. Bilincimizle bilinç dışımız arasındaki çizgiyi inceltiriz.

Biriken tüm yazı parçalarını toplayıp hayata döndürme zamanı geldi. Uzun bir aradan sonra, tekrar hello world!

Senin Ağzına Sıçarsam Bana Aşık Olursun

1973 yılının Ağustos ayında İsveç, Stockholm’de bir grup silahlı soyguncu bir bankaya girerek dört kişiyi rehin aldı. Rehineler günlerce soyguncular tarafından tutulup ölüm ile tehdit ediliyor ve en sonunda soyguncuların teslim olmasıyla kurtarılıyorlar. Ancak olayın ardından rehineler tuhaf bir biçimde polisi suçlayıp soyguncuları savunuyorlar.

Hayatımıza bir sürü insan girip çıkıyor. Bazılarını fark etmiyoruz bile. Çok sevdiklerimiz oluyor, bazen ise çok sevildiğimiz oluyor. Bazen iyi polis oluyoruz, bazen farkında olmadan kötü polis olup, masum insanların mahvediyoruz. Kendimizdeyiz, ya da değiliz. Bazen bize yapılanların acısını suçu olmayan birinden çıkarmak için, bazen ise farkına bile varmadan. Kötü değiliz, ancak insanlara kötü davranabiliyoruz. Hem de çok kötü. Ve bir şekilde, mantığımız devre dışı kalıyor. Ve kendimizi, bizi sevenlerle değil, bizim ağzımıza sıçanlarla buluyoruz.

Bundan yıllar önce insanların neden kendilerine acı çektilerenlere gittiklerini anlamazdım. Lise dönemleri ve üniversitenin ilk yıllarında, bütün düzgün ve mantıklı olması gereken erkekler tabiri yerindeyse en leş kızlarla, bütün tatlı kızlar da en serseri, “yavru alim mi” seviyesinden öteye gidememiş tiplerle takılıyorlardı.

Yıllar geçti, ancak insan davranışı değişmedi. İnsanlar büyüyüp olgunlaşıyordu, deneyim sahibi oluyorlardı, ancak hala doğru insan yerine, olabilecek belki de en yanlış insanlara gidiyorlardı. Ya herkes aptaldı, ya da bu işin derininde insanları aptal davranmaya zorlayan başka bir şey vardı: traumatic bonding (travmatik bağlanma).

Stockholm Sendromu‘nun da temelini oluşturan bu durum, bize zarar verenler, ya da daha açık biçimde söylememiz gerekirse ağzımıza sıçanları neden bu kadar sevdiğimize psikolojik yönden bir açıklama getiriyor. Onlara gerçekten bağlanıyoruz, kopamıyoruz, bağımlıları oluyoruz. Daha da ileri gidip, onların yaptıkları yanlış ve kötü davranışları savunuyoruz. Bunun da psikolojideki adı bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance). En basit haliyle, yanlış olayları “o kadar da kötü değilmiş” gibi tanımlamaya deniyor. Bunların hepsini birleştirdiğimizde ve özellikle bizim insanımızın yetiştirilme tarzı gereği ezik psikolojisine sahip olmasını da eklediğimizde ortaya serseri, “yavru alim mi”ci kıro, kadını seks objesi olarak gören erkek tiplerine ilgi duyan kadınlar ve leşbasit kızlara kaptıran erkekler çıkıyor.

Kendilerine zarar veren insanlara karşı bir bağ oluşturmak, insan psikoloji açısından tamamen doğal bir davranış. Ancak tabii ki, bunun doğal olması bunu doğru yapmıyor. Bana göre bu durum, insanın evrimsel sürecinde ileride düzelecek bir sorun. Çünkü sağlıklı olmayan ilişkilerin sonucunda doğacak veya yetişecek çocuklar da sağlıklı olmaz, bu tür sağlıksız psikolojiye sahip insanların da doğada yaşamını ve soyunu devam ettirebilmeleri, sağlıklı olanlara göre daha zordur. Bu yüzden, “ağzına sıçana giden” insanlar zamanla ortadan kaybolacak, ancak ne yazık ki bu süreç binlerce, belki de yüzbinlerce yılda olduğundan bunu göremeyeceğiz.

Bu duruma karşı ne yapmalıyız? Bir ayna karşısına geçip kendimizi ve duygularımızı mı sorgulamalıyız? Yoksa insan psikolojisindeki bu bug‘ı olduğu gibi kabullenip ona göre mi yaşamalıyız? Bence insanları rasyonel değerlendirip, bize gerçek faydalarını, hayatımıza kattıklarını ve hayatımızdan aldıklarını tartmalıyız. Eğer bir insan bize yararından çok zarar veriyorsa, hayatımızdan çıkarmalıyız. Ondan sonra geri dönüp hayatta bizi gerçekten mutlu edenlere gerçekten vermemiz gereken değeri verip vermediğimize bakmalıyız. Ancak o zaman doğru insanlarla oluruz. Ancak hayatımızdan insanları çıkartmaktan korkmayıp, yeni insanları tanımaya açık olduğumuzda doğru kararlar verebiliriz. Dürtüselliğe kaptırmayıp, sakince sezgilerimizi dinlemeliyiz. Çıkarmamamız gereken insanları çıkarmamız da büyük bir hatadır. Gerektiğinde insanları en derinimize gömmeliyiz, ama kimseye haksızlık yapmamalıyız.

Söylemesi kolay tabi. Ancak bunu yapabilecek miyiz? Bize gerçekten değer veren insanları hayatımıza kabul edecek miyiz? Yoksa içimizdeki eksikliği bastırmak, kendimizi kanıtlamak adına, kişisel egolarımızı yüceltmek uğruna yine ağzımıza sıçan, umrunda olmadığımız insanlarla mı zamanımızı geçireceğiz?

Senin ağzına sıçarsam bana aşık olursun. Aradığında açmazsam, başkalarına ilgi gösterdiğimi belli edersem, seni ikinci plana atarsam, yalanlar söylersem beni elde etmek için delirirsin. Sana dürüst olursam, duygularımı açıkça ifade edip gerçekten önemli olduğunu ve değer verdiğimi hissettirirsem de ağzıma sıçarsın, kendi ezikliğini benden çıkarırsın. Çünkü kendini kanıtlama çaban yoktur. Karşındaki insanlar zaten hiçbir zaman umrunda değildir. Sadece kendi egon umrundadır, ve karşında biri seni ezmedikçe, üzerine çıkma ihtiyacı hissetmezsin. Çünkü iyi değilsin, egolusun sadece. Hatta bunun kendin bile farkında değilsin belki de…

Sevgili insanoğlu, böyle olduğun sürece zavallısın sen.

Dünyamız Parçalanıyor

Dünya’mız. Ufacık, bir tanecik dünyamız. Bakmayı, korumayı beceremediğimiz dünyamız. Yalnızca gezegen olarak, fiziksel Dünya’dan söz etmiyorum. Dünya adlı gezegen ve çevresinde yarattığımız her şey, evrimin ilk adımlarından yüz milyonlarca yılda şu ana, tam olarak bugünlere gelene kadarki her an. Mikroişlemcilerin işleme gücünün artmasıyla neredeyse insan kadar bilinçliymiş gibi davranabilen robotların gittikçe geliştiği, hayatımızın app’ler üzerinden devam ettiği şu günlerde hayatı yüzeyselleştirmek konusunda üzerimize yok. Boş insanları bize daha da yaklaştıran markalarımızla, arkasından döşeyip yüzüne güldüğümüz robotlarla, insanları giyim ve davranışları gibi yüzeysel kriterler üzerinden sosyoekonomik sınıflara böldüğümüz, şaheser niteliğinde ve bir o kadar da komik ayrımcılığımızla. İşte bu yeni dünya düzeni.

Kapitalizmin dibindeyiz, sağlığı parayla satın alıyoruz. Başkalarının bizden üstünlüğünü kabul edip onları mutlu etmek için koşturuyoruz. Ezilmeye çok alışmışız. Hiyerarşi bizden sorulur, özellikle de biz aşağıdakiler, zaten bizimle eşit haklara sahip olması gereken insanların bizden daha fazla hakka sahip olmasına karşı çıkıp isyan etmeyerek yenilgiyi baştan kabullenmişiz. Parçalanıyoruz.

Paylaşmaktan kaçıyoruz. İnsanları, el ele olmamız, birlik ile gücü doğurmamız gereken insanları başkalaştırıyoruz. Kendimizi toplumdan soyutlamakta üzerimize yok. Bize bugün dokunmayan yılanın yarın yuvamızı yıkabileeğini göremiyoruz, bir adım ilerisi dedik mi miyobuz. Empati yoksunu sefil yapmacık cam fanusumuzda basıyoruz antidepresanları. Çünkü kimyasal maddelerle beynimizi stabilize etmezsek duygularımız isyan edecek. İsyan edenler ise bu toplumda istenmiyor. Normlara karşı çıkan anarşistlere yer yok, yukarıdakiler sinirleniyor, keyifleri bozulmamalı. Tabii ki de isyan edenler tuhaf, değil mi? Yüzbinlerce yıl boyunca hislerinin ve sezgilerinin evrimleşmesi ile şu noktaya gelebilmiş insanı zorla kalıplara sokup, doğal olarak kalıba uymadığında kimyasal biçimde kontrol ediyoruz. Çok akıllıca, eminim, hiçbir yerde incelmez, eminim hiçbir yerden kopmaz bu model. Eminim her şey çok yolundadır, olması gereken budur. Eminim(!). En derinden parçalanıyoruz.

Bir de evrimi reddeden, kralcı, yukarıdakilerden hoşlanınlar var. Kendilerinden daha üstün, muhtemelen ciddi ego sorunları olan bir gücün, hele de tanımı gereği gücü her şeye yetebilecek bir gücün, bu dünyayı ve kendilerini sefalet içinde yarattığından ona tapmazlarsa, kendilerini öldükten sonra, azıcık sorgulayabilen ufacık bir çocuğun bile inanmayacağı bir hayali ortamda, tamamen dünyevi bir kavram olan yanmak ile cezalandıracağından eminler. En büyük manipülasyon aracı haline gelmiş bu inanç sömürüsü gitgide güçleniyor, ve siyasetin en büyük silahlarından biri halini alıyor. Biz peri masalına inanmayan, kafayı yememiş olanlar parçalanıyoruz.

Siyaset var bir de. Birlik olmak yerine gezegen üzerinde hayali çizgiler çizip, üzerlerine silahlı insanları dikip, kendi seçimi olmamasına rağmen çizginin diğer tarafında doğmuş olanları ötekileştirdiğimiz, onlardan daha üstün olduğumuzu kanıtlamaya çalıştığımız çizgiler. Bu hayali çizgilerin kesişimleriyle oluşan alanlara ülke diyoruz, ve bu ülkelerden hangisinde doğduğun kaderini belirliyor. Avrupa’daysan muhtemelen şanslısın, Afrika’da doğduysan ve aşırı şanslı/zamanının ötesinde değilsen kaybetmeye mahkumsun. İsrail’de doğduysan, sadece ailenden ötürü, dünyayı yönetip zavallı edebiyatı üzerinden prim yapan ve yalnızca kendi içindekileri destekleyen kapalı bir cemaate girme hakkına sahipsin. Türkiye’de doğduysan dünyanın en tuhaf yerine hoşgeldin, kendini, senden yalnızca birkaç kilometre yürüme mesafesi ancak o çizginin diğer tarafında doğmuş diğer insanlara nedensiz yere küfretmen için pohpohlanırken bulabilirsin. En güzel, en güçlü, en haklı ülke senin ülken ne de olsa. Tıpkı en güzel dinin seninki olduğu gibi. Çünkü sen, kendine inanmayıp, senden daha güçlü bir varlığa karşı boyun eğerek, sorgulamayarak bunu en baştan hak ettin. Ezilmeyi daha ilk günden kabullendin, ve ancak fanatizme tutunarak barınabilen bir zavallısın. Aynaya bakmaya korkuyorsun, ödleksin. Biraz daha beynini yıkarlar senin, uyuşturucuyu dayarlar, diğer tarafta kırk huriyi de garanti ederler. Sonra da gider kendini patlatırsın sen. Senin gibiler yüzünden, tam kelime anlamıyla parçalanıyoruz.

Azınlık da olsak kendimiz gibileri buluyoruz. Onlarla yakın oluyoruz. Hala bu iğrenç dünya düzeniyle bozulmamış birilerini gördükçe seviniyoruz. Ancak onlara da güvenemiyoruz. Sistem, bizim yüzümüze gülüp bize görmek istediğimiz şekilde görünecek manipülatörler üretmekte o kadar ustalaşmış ki, güvenemiyoruz. Bağlanmak istiyoruz. Ölüm döşeğindeki bir hastanın yaşamak istediği gibi tutunmak istiyoruz birilerini. Robotlaşmış cinsel ihtiyaç gidermenin ötesinde, gerçekten hissederek sevişmek istiyoruz. Bir karşılık beklemeden, çıkar hesapları yapmadan iyilik yapmak istiyoruz. Doğada var olduğumuz, karşı koyamayacağımız benliğimizi yaşamak istiyoruz. Son iki kelime aslında her şeyi özetledi. Yaşamak istiyoruz sadece. Hepsi bu. Yaşayamıyoruz. Sistem yaşamak isteyeni, gerçek duygular barındırabileni ezip, suyunu çıkarıp, posasını çürümeye terk etmek üzerine kurulu. Karşı koyamazsın. Bizi en sevdiklerimizden, elini tutmak istediğimizden ayırıyorlar. Parçalandık, birleşemiyoruz.

Karanlığın içinde çok uzaklarda bir ışık görüyoruz. Onu takip ediyoruz. Çıkmak istiyoruz. Biz ona yaklaşmak istedikçe o bizden uzaklaşıyor. Yoruluyoruz. Gittikçe sönükleşiyor. Yönümüzü kaybediyoruz mutlak karanlıkta. Beynimiz bizimle oyun oynamaya başlıyor. Her şeyin bu kadar sahte olduğu bir dünyada yaşayacak şekilde evrimleşmemiş. Sevgi istiyoruz, güven istiyoruz, barış istiyoruz. Varoluşumuzun temelinde bunlara ihtiyacımız var. Bulamayınca, ilaçlar alarak her şeyi maskelemek yerine cesur olup yaşamayı seçince deliriyoruz. Aslında bu delilik, bu dünya için fazla iyi olmanın, gerçek, cesur, dürüst ve kararlı olmanın, bozulmuş sistemi reddedip hayatı gerçek şekliyle yaşamaya çalışan bir kişiliğin doğal hali. Dünyamızı kurtarmaya çalışıyoruz. Tek istediğimiz özgürlük. Herkes mutlu olabilir, herkes barış içinde yaşayabilir. Kaynakları verimli, teknolojiyi doğru yönde kullanırsak herkese yetecek kadar her şeyden var. Neden savaşmayı seçiyoruz? Neden düşmanlığı ve başkalaştırmayı seçiyoruz? Bu fanatizm nereden geliyor? Neden duygularımızı bastırmayı, yaşamamayı, göz yummayı seçiyoruz? Tüm parçaları birleştirmeye çalışsak da tek başımıza gücümüz yetmiyor. Gözümüzün önünde güzel olabilecek her şey mahvoluyor. Dünyamız parçalanıyor, ve bunu sadece izliyoruz. Sarsılıyoruz, her sabah kalkıp aptal kıyafetler içinde anlamsız şeyler yapıyoruz. Ürettiğimizden fazlasını tüketiyoruz. Bölünüp göz göre göre yönetiliyoruz. Yaşamamayı, zombileşmeyi seçiyoruz. Parçalanıyoruz. Ve buna hayat diyoruz.

Bazı İnsanlar

Bazı insanlar hayatımıza girer, her şeyi alt üst ederler, ve giderler. Hiç beklemediğimiz bir anda. Arkalarından yalnızca bakakalırız. Bize o güne kadar aslında yaşamadığımızı hissettirirler. Bize, artık yaşadığımızı hissettirler. Sadece o’nları tekrar ararız işte…

Hayatımıza anlam katan şeyleri sorguluyoruz. Ev, aile, arkadaşlar, para, gezmek, eğlenmek, iş falan. Bizi biz yapan, birlikte kendimiz olduğumuzu hissettiğimiz birileri olmadıkça hiçbirinin anlamı olmadığını zaten biliyoruz. Sonra bize yol gösteren o kutsal insanı kaybediyoruz. Üzerinden uzun zaman geçiyor. Bir sürü kişi geçiyor, ancak aradığımız şey asla değişmiyor.

Hep o’nu arıyoruz. Günlerce, haftalarca, aylarca. Bazen yıllarca. Yanlış, hak etmeyecek insanlara o rolü yüklüyoruz. Ama uymuyor. Bir yerden çatlak veriyor. Sonra bir mucize oluyor. O’nu tekrar buluyoruz. Bize yaşadığımızı hissettirebilen birini. Bir zamanlar, bir daha asla göremeyeceğimize inandığımız birini. Orada işte. Hayal gibi, ama gerçek. Ona sarılana, onu öpene dek, gözlerine bakana dek gerçek olduğuna inanamıyoruz bile. Rüya gibi. Ama hiç olmadığı kadar gerçek işte.

Ancak her şey yolunda değil. Bir şeyler parçalanmış. Sevdiğim birini böylesine parçalanmış göreceğim aklıma gelmezdi. Sevdiğim birini böyle görmenin beni bu kadar etkileyeceği hiç gelmezdi. Bazen insanlara fazla önem verdiğimden dolayı eleştiriliyorum. En azından, hayatlarını insanlar yerine şeylerle doldurmaya çalışan yüzeysel insanların ortak görüşü bu. Hak etmeyen insanlara fazla değer mi veriyorum, yoksa bazı insanlarda anlamadığım bir enerji mi hissediyorum acaba? Elle tutulur hiçbir ortak özelliği olmayan bazı insanlar. Tek bildiğim, bir şey beni çekiyor. Ve asla yanılmıyorum.

Sevdiklerimizin en derinlerindeki sorunları, yalnızlıklarını, zayıflıklarını, ve acı çektiklerinin gördükçe onlarla aramızdaki bağ güçleniyor. Çok şey öğreniyoruz. Onları sahipleniyoruz. Bizim için daha fazla şey ifade ediyorlar. Bizden kaçsalar bile aslında bizimle olduklarını biliyoruz. Aslında kaçmak istemediklerini biliyoruz. Bize zarar verseler bile kötü niyetle olmadığını biliyoruz. Aynısı bizim onlara istemeden zarar vermemiz için de geçerli. Sevgi ve bağlılık. Göründüğünden çok farklı duygular. Ne olduğunu anlamaya çalıştıkta daha da karmaşık, tarif edilemez bir hal alıyorlar. Her ne kadar bize zarar verseler de, bizimle oldukları bir hayat, olmadıkları bir hayattan çok daha anlamlı ve gerçek.

Bazı insanlar yaşamayı seçer, bazıları ise korkaklığı. Yaşamayı seven bizler, gerçek şeyler hissetmekten, bağlanmaktan korkan aptallar tarafından hep yaralanırız. Zarar görürüz, ama çok şey öğreniriz. Sonra bir gün gelir, kendimiz gibi olan bazı insanları yeniden buluruz. İkimiz de benzer acıları yaşamışızdır. Birlikte her şey, acıyı yaşamak bile çok daha anlamlı olur. Bazı insanlar o kadar gerçektir, o kadar her şeyi hissedebilir ki, sokaktaki insanlar bile, hiç tanımasalar bile onların elinden tutar. Ufacık bir kız çocuğu bile, elindeki beş kuruşa satmaya çalıştığı mendili, gözyaşlarını silmesi için karşılıksız verir. Doğru ya, çocuklar hepimizden daha masumdur aslında. Biz, ve bizi bu hale getirenler bozuyor dünyayı. Bazı insanlar sadece dünyanın güzel bir yer olmasını ister. Sadece cevaplar isterler. Sadece yaşamak ve yaşatmak isterler. Diğerleri ise her şeyi bozup dünyanın yok oluşunu izlemeyi seçerler. Dünyanın, kendi dünyalarının, kendi hayatlarının. Kendilerine gerçekten değer veren belki de sayılı insanın acı çekmesini izlemekten zevk alırlar. Sonra hepsi sönükleşir. Yalnızca bizim için gerçekten anlamı olanlar kalır geriye. Diğerleri ise tozlu sayfaların arasında bizim canımızı acıtanlar, haksızlıklar yapanlar, yaşamamayı seçenler olarak kalırlar. Onların suçunun cezasını biz çekeriz. Tıpkı olgunlaşmamış, on sekiz yaşının altındaki bir çocuğun suçu yüzünden demir parmaklıkların arkasına yığılan ebeveynler gibi. Tıpkı, elindeki ateşi oyuncak sanan bir çocuğa, herkesi kurtarmaya çalışırken su atan bir yetişkin gibi. Tıpkı, kendi duygularının bile farkında olamayacak kadar aciz, duygusuzlaşmış insanların yarattığı yalnızlık çemberine hapsolmuş bir aşık gibi…

Oysa ki sevmek, aşık olmak en güzel şeydir. Bazı insanlar bizim için çıkış yolu bırakmazlar, hayat yapmaya zorlar, ama suçlusu biz oluruz. Çünkü insanlar sahne arkasını bilmezler. Olayların gerçek yüzünü görmek istemezler, gerçekleri hissetmek istemezler. Cahillik, gerçekten de mutluluktur. Bir rüya gibi. Yalnızca hayal. Ve tüm rüyalar gibi biter, ancak bitene kadar çevrelerine zarar verirler. Ve bazı insanlar bu zararı en derinlerinde yaşamak zorunda bırakılırlar. Sonra bir gün gelir, yüzleşiriz. Beklemediğimiz kadar güzel olur. Hak etmişizdir.

Bazı insanlar hayatımıza girer, her şeyi alt üst ederler, ve giderler. Hiç beklemediğimiz bir anda. Arkalarından yalnızca bakakalırız. Bize o güne kadar aslında yaşamadığımızı hissettirirler. Bize, artık yaşadığımızı hissettirler. Sadece, beklemediğimiz bir anda, onları tekrar buluruz işte.

Yaşamak

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamak, ya da yaşamamak.

Doğduğumuz, bilinçli karar verme yeteneğine sahip olduğumuz andan itibaren, son nefesimizi verene kadar en çok yaptığımız şey, karar vermektir. “Öyle mi yapsam, böyle mi?” Ya da “hangi hayatı seçsem?” Bazı olaylar kendi tercihimiz dışında gelişir, ancak en az seçeneğe sahip olduğumuz anlarda bile, önümüzde en az iki seçenek vardır: bir şeyleri yaşamak, ya da o şeyi yaşamamak.

Sorsana bir kendine, yaşadığın, yaptığın, üşenmeyip, korkmayıp da hayata geçirdiğin kaç şeyden pişmansın? “Keşke yapmasaydım” dediğin bir şeyler var mı? Yoksa pişmanlıkların hep ertelemek, vazgeçmek, korkmak üzerine mi? Gerçek bir şeyler yaşamaktan korkmak. Sonuna kadar savaşmak varken umutsuzluktan dolayı vazgeçmek. Yaşamayı ertelemek. Yaptığın mı, yoksa yapmadığın mı şeylerden pişmansın daha çok? Sanırım bu sorunun cevabını benim kadar sen de biliyorsun.

Hayatını, her şeyi dibine kadar yaşayarak, korkmayarak, her şeye atlayıp, gerçek duyguları hissetmekten korkmadan mı yaşamak istiyorsun? Bunu kime sorsan evet der. Peki ya kaç kişi uyguluyor? Kaç kişi bir şeylerden kaçmayıp ne pahasına olursa olsun, hayatı yaşıyor? Onlardan biriysen şanslısın sevgili okuyucu. Ama istatistiksel olarak incelersek, muhtemelen yaşamaktan kaçan korkaklardan birisin. Sevmeyi, tutkuyu, hissetmeyi… Bunların hepsini derinlere bastırmış, toprağın altına gömmüş, varlığını bile unutmuşsun. Para kaybederim diye kazanmaktan korkuyorsun, düşerim diye yükselmekten, ölürüm diye hayattan korkuyorsun! Akreple yelkovanın dönmesini sonsuza kadar izleyebilirsin. Sen yavaş çekimde nefes alıp verirken, kabuğunun içinden dünyanın solmasını antidepresanlarınla uyuşmuş, kapitalizmle yıkanmış beyninle izlerken birileri kendi için, hatta belki senin için bir şeyler yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

İnsanlar dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Herkes az biraz başarılı da oluyor. Hiçbir şey olmasa, biraz olsun kendi dünyasını değiştirmiyor mu aksiyon alan biri? En azından deniyor. Bir şeyler öğreniyor, deneyimliyor, kendini geliştiriyor. Sen ise kabuğunun içinde inci tanesi gibi bekliyorsun. Belki de kimsenin fark etmeyeceği, kabuğunun içinde yok olacak bir inci tanesi. Birileri seni kabuğundan çıkarmaya çalışıyor, sen ise savunma mekanizmanla sımsıkı kapanıyorsun. Çekiliyorsun içeri, karanlığa. Seni sevenler önüne ışık tutuyor, önünü görüp doğru yolu seç diye. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

Sonra biri giriyor, hayatını değiştiriyor. Fark etmiyorsun. Bağırıyor, ama kulaklarını tıkamışsın hayatın koşuşturmasının gürültüsüyle. Sana en sevdiğin şarkıyı söylüyor ama duymuyorsun. Bir kez kulak versen, duyacaksın. Senin gibi o da aslında. Duygularını ameliyatla aldırmışsın adeta. Hissetmiyorsun. Ama bilmiyorsun ki seni sen yapan, en derindeki, kendin bile farkına varmadığın bir şeyler orada. Onları aldıramazsın. En güçlü ilaçlarla, en sahte hayatlarla bile onu silemezsin. Çünkü o sen’sin. Gömebilirsin, kaçabilirsin, varlığını inkar edebilirsin, ama öldüremezsin. Ve dönüp dolaşıp seni bulur. O bunu görebiliyor, sana da göstermeye çalışıyor. Tüm nefesini, tüm gücünü, hayatının en güzel zamanlarını bunun için harcıyor. Sadece sana bir şeyi göstermek için belki de. Çünkü buna değer. Değeceğini biliyor. Her şeyi değiştirmek senin elinde. Biri sana bu şansı veriyor. Senin içinde, senin bile göremediğin gerçek sen’i görebiliyor. Ama sen korkaksın, yaşamamayı seçiyorsun. Kaçıyorsun. O üzerine geldikçe daha da kaçıyorsun. Hiçbir şans vermiyorsun. O elinden gelen her şeyi yapıyor. Sen ise gözlerini kapamayı seçiyorsun.

En sonunda zaman geçtikçe, daha fazla kaçamayacağını fark ediyorsun. Dönmek istiyorsun, ama yönünü kaybetmişsin. Sana ışık tutanlardan kaçmışsın, dengeni ve oryantasyonunu toparlayamıyorsun. Neredesin bilmiyorsun. Kaybolmuşsun. Bir yerlerde bir şeyler var. Duyguların tekrar ortaya çıkıyor. Temel içgüdülerini dinledikçe kim olduğunu hatırlıyorsun. Sadece tek bir şey istiyorsun: yaşamak. Bir o tarafa, bir bu tarafa savruluyorsun. Korkuyorsun. Nereye gitti beni o seven diyorsun? Nereye gitti benim için her şeyi yapmaya hazır olan o kişi. Öldü mü? Yaşıyor mu? Neden değerini bilemedin sen onun? Beyninin uyuşması geçtikçe, gözlerini açabildikçe, yaptığın aptallığın derecesini idrak etmeye başlıyorsun. Ettikçe, farkında olmadan, kaçarak yaptıklarını gördükçe ağlamak istiyorsun. Her şeyin suçlusu sensin. Yaşadıklarının ve yaşattıklarının sorumlusu sensin. Sadece bütün gücünle gökyüzüne bakıp ağlamak istiyorsun. İnanmak istiyorsun. Çünkü seni hayata hala bağlayabilen tek şey bu.

Çaresizsin, dersini almışsın. Bundan sonra ne pahasına olursa olsun, yaşayacaksın. Bekliyorsun. Bir mucize olsun diye. En parlak yıldızlara bakıyorsun, diğer tüm yıldızlar sönüyor onun yanında. O’nu istiyorsun. Ama bilmiyorsun ki o aradığın yıldızı yanlış bedenlerde, yanlış isimlerde aramışsın hep. O hep oradaydı, seninleydi, ama sen kabuğunun içindeydin. Gözyaşlarını tutamıyorsun. Gözlerinden yanaklarına, oradan boynundan yavaşça göğsüne damlayıp yere, toprağa doğru kendini yerçekimine bırakmasına izin veriyorsun. Bir yıldız kayıyor. Dilek tutuyorsun. Saçma, evet, ama yine de kendini iyi hissettiriyor. “Belki de bütün bunların bir nedeni vardır” diyorsun. Belki de vardır. Belki asla bilemeyeceksin. Ama en azından bir şeyleri bilmek istiyorsun. Ama yapayalnızsın işte. Gökyüzü ve sen. Bu defa yanlış seçimi yapmayacaksın. “Keşke” diyorsun. “Keşke o şansı bir kere daha yakalayabilsem.” Çaresizlik içinde gökyüzünü izliyorsun. Olmayacağını biliyorsun, ama bir yandan da içinde anlatamadığın bir umut var. Bir yaşama sevinci. Sanki yıldızlar sana bir mesaj vermeye çalışıyor. Kafayı yediğini sanıyorsun, ama yine de dinlemeye çalışıyorsun. Sanki çok uzaklardan bir ses geliyor. Sanki biri sana bir şeyler söylüyor. Kulaklarını açtıkça duyuyorsun. Baktıkça görüyorsun. Gizemli bir şifreyi çözüyorsun. “Hayır, kafayı yemedin.” Bunu gerçek olmayı başarabilen herkes yaşıyor. Belki de hayatın sırrı bu mesajda gizli.

Sonra hiç beklemediğin bir anda, adını koyamadığın bir mucize oluyor. Bu sefer dersini almışsın. Hayat sana ikinci bir şans veriyor. Ve bu defa yaşamayı seçiyorsun. Yapmayı, dibine kadar hissetmeyi, sonuna kadar oynamayı seçiyorsun. Var olmayı seçiyorsun. Kendin gibi biriyle kurtulmayı seçiyorsun bu bataklıktan. Ve her şey yoluna giriyor. Yaptığın hatalara, aldığın derslere bakıyorsun. Çok şey öğrenmişsin aslında. Yepyeni biri olmuşsun. Zarar verdiklerin de çok şey öğrenmiş. Ama çok zarar görmüşsünüz. Ama sonunda yine buradasınız, birliktesiniz. Yaşamayı seçiyorsunuz, ve kimse size zarar veremiyor. Var olmayı seçiyorsunuz, hiçbir şey sizi ayıramıyor. Çünkü sevmenin gücünün, tutkunun gizeminin, hayatın ve zamanın ötesinde olduğunu görebiliyorsunuz. Ve tüm gecenin karanlığından, çok uzaklardan, güneş yeniden doğuyor. Tekrar yüzünüze veriyor sıcaklığı. Ve bu defa, her şeyin daha farklı olacağını biliyorsunuz. Çünkü savaştınız. Birbirine karşı. Hayata karşı. Başkalarına karşı. Kendinize karşı. Ve hala hayattasınız ikiniz de. Dibine kadar yaşamayı seçmişsiniz işte bu defa. Her şey, olması gerektiği gibi olacak artık.

Hepimizin önünde seçenekler vardır, ve eninde sonunda tüm seçeneklerimizi iki seçeneğe indirebiliriz: yaşamayı seçin.