Sirius

Gecenin sakinliği…

Bir saniye, neler diyorum ben. saat daha 19:22. Dün bu saatlerde yatmıştım, sanırım gün kavramam kalmadı artık. Sabahımla akşamımın birbirine girdiği, günlerdir hasta geçirdiğim (ah Can sen değil miydin kendine chionophile diyen?) şu günlerde, bir şeylerin eksildiğini hissettim. Duygusuzlaştım. Sanki antidepresan almışım gibi duygusuz birine dönüştüm bir kaç gündür. Her şey anlamsız geliyordu. Bir şey eksikti, çünkü ben kendimi dünyanın en duygusal insanlarından biri olarak görüyorum yirmi altı yıldır. En duygusal, ve en her şeyi hissedebilen. Bir şeyler mi koptu içimden, yoksa başka bir durum mu söz konusu?

Sanırım cevabımı buldum. Biraz çalıştıktan sonra eve girdim. Biraz melatonin için ışıkları kapadım. Şehrin ışıkları her ne kadar karanlıkta bile gözüme gözüme girseler de, şu an elimdekinin en iyisi buydu. Sonra, az önce yolda yürürken shuffle‘da gelen ve bana içimdekileri hatırlatan bir şarkı aklıma takıldı. Üzerime rahat bir şeyler giydim, kulaklığımı taktım, açtım müziğimi. Cam kenarından öylesine uzaklara bakıyordum. Biraz daha yaklaştım cama, ve biraz daha. Adeta önümdeki camı öpecek gibiydim, ve o anda tam karşımda seni gördüm Sirius.

Gökyüzündeki tüm yıldızların en parlağısın sen. Hava nasılsa bulutludur diye (öğlen kar yağdı, malum) bakmamıştım bile doğru düzgün gökyüzüne. Neden bilmiyorum, çocukluğumdan beri sana baktığımda içimde bir şeyler harekete geçiyor. Gece ne zaman seni görsem, yaşadığımı, var olduğumu hissediyorum. Tam da hissedemediğimi sandığım şu günlerde, müziğin gücü ve karanlığın etkisiyle, tekrar kendim olduğumu ve ne istediğimi hissettim. Bu, tek başına, en büyük ödüllerden biri zaten. Tekrar hayata karşı olumlu ve motive hissedebiliyorum.

Ama neden? Bilmiyorum nedenini sevgili Sirius, ama sen ve arkadaşlarını düşündükçe, vücudumun bir kısmının belki de senin ve arkadaşlarının içinde oluştuğunu, bir şekilde trilyonlarca kilometre uzaktan, boşlukta ilerleyip Dünya’ya geldiğini düşününce, kendimi asla kopamayacak bir biçimde sana bağlı hissediyorum. Nesin sen? Ben kimim sorularımın yanıtı mısın? Yoksa çözemediğim şifrenin yaratıcısı mı? En derinimdeki gerçek duyguları, nasıl oluyorsa, o kadar uzaktan hissetmemi sağlıyorsun? Ve nasıl oluyor da, içimdeki ölüm korkusunu yeniyorsun?

Sen, ben’sin aslında. Ben de, sen’im. Birbirimizden parçalar taşıyoruz, bizi biz yapan parçalar. Bunu hissedebiliyorum. Bunu hissedebildikçe, şehirden ve gerçek dışı hayattan daha da çok soğuyorum. Seninle sonsuzluğu hissedebiliyorum Sirius. Seninle, ve senin gibi tüm gökyüzünü oluşturan yıldızlarla. Seninle aşkı hissedebiliyorum. Tanrı aşk, ve sen de bana o’nu tekrar hissettirebildiğine göre, sen bir anlamda beni Tanrı’msın. İçimde sıfırdayken, içimde bir kıvılcımı ateşleyebiliyorsun. Zaten duygusal anlamda patlamaya hazırım. Tekrar tüm duyguları yaşamam için patlamaya yetiyor. Var ile yok arasındayken, tekrar var olduğumu hissediyorum. Anlatamadığım bir yaşama sevinci, tüm bedenimde tüyler ürperterek varlığını belli ediyor. Sanki hepsi çok güzel bir oyunmuş gibi.

İyi ki varsın, ve iyi ki benden bir şeyler taşıyorsun Sirius. Sen benim, en parlak yıldızımsın. Sen benim tanrımsın.

Müziğin Gücü

Not: Profesyonel bir müzisyen değilim, ancak şirin bir dinleyiciyimdir 😊. Olayı üretici değil tüketici bakış açısından, basit bir dille anlattım.

Sıradan, ruhsuz bir gün. Sen ruhsuz değilsin de, gün ruhsuz. Yine kendini değil başkalarını suçluyorsun. Sonra bir şey tüm gününü değiştiriyor. Hayır, bir insan ya da bir olay değil. Aldığın bir haber falan da değil. En kaba ve teknik tanımıyla, havadaki moleküllerin, saniyede yaklaşık 20 ile 20000 kez arasındaki belli frekanslarda titreşimlerinin üst üste binmesi sonucu bu moleküllerin kulak zarına çarpması sonucu beynine ilettiği elektriksel hareketten bahsediyorum. Ya da diğer, kısa adıyla: müzik.

Pop, rock, metal, elektronik, alternatif, jazz, house, arabesk, dubstep, goa trance, brutal fark etmez. İster 120bpm 4/4 time signature’a sahip basit bir şarkı olsun, ister birkaç arkadaş dışında kimsenin sayamayacağı kadar progresif olsun, müzikte önemli olan şey insana bir şey hissettirmesidir. Gerisi ne fark eder ki? Hissetmek her şeydir, ve müzik de bir şeyler hissedebilmenin, ya da var olan duyguları güçlendirmenin en doğal yollarından biridir. Peki derinlere inersek, neden müzik bizi bu kadar etkiliyor? Sonuçta yalnızca havadaki moleküllerin titreşmesi değil mi bu olay? Nasıl oluyor da, bizi en derinimize götürebiliyor?

Öncelikle, belirli nota ya da akorlara tek parça olarak bakarsak, belirli frekanstaki belirli notaların birlikte kulağa daha güzel gelmesini inceleyebiliriz. Burada hafif matematik devreye giriyor. En basit haliyle, belirli bir frekansın harmonikleri (yani frekansın katları), o frekans ile birlikte duyulduğunda kulağa daha uygun gelir. İnsan beyni, aynı frekanstaki titreşimleri daha çok beğeniyor, bu yüzden, harmoniklerinin frekansı eşit olan notalar da kulağa daha güzel geliyor. Genel olarak temel frekansları arasında matematiksel olarak belirli, küçük sayılardan oluşan bir oran olan sesler üst üste bindiğinde kulağa hoş geliyor. Bu konuda yüzlerce kaynak var, ancak kanımca en kısa ve net özetleyenlerden birine buradan ulaşabilisiniz.

Ancak tek başına nota ve akorların kulağa hoş gelmesi, tek başına bir şey ifade etmiyor. Önemli olan müziğin genel olarak insana, başından sonuna kadar güzel gelmesi. Bu yüzden müzikte bir tempo olmalı. İnsan beyni, tekrar eden, ard arda geldiğinde pattern özelliği taşıyan her olgudan -ister ses frekansı, ister benzer şekil ve semboller olsun- belirli bir desen/tekrar oluşturmayan karşılıklarına göre daha fazla etkileniyor. İnsanın eşlik edebileceği, değişmeyen bir ritimde olan şarkılara kolayca ritim tutarak eşlik etmemizin daha kolay olmasının nedenlerinden biri de bu. Bu ritme uyacak biçimde, yine matematiksel olarak, tamamen frekansların oranı üzerine kurulu scale’lardan notalar oturttuğumuzda da kulağa güzel geliyor.

Bir başka müzik etkisi de, müziğin insanı dinlediği süre boyunca (dakikalar, saatler gibi) duygulara hitap eden yapısından dolayı, çağrışımsal hafızamız ile beynimizde anılarla birlikte ilişkilendiriliyor. Böylece, bazı şarkılar, bizi bazı günlere ve zamanlara götürüyor. Tıpkı bir fotoğrafın bizi bir yere ya da bir kokunun bir kişiye götürmesi gibi. Eğer bir müziği bizim için önemli bir durumda dinlediysek, o müziği tekrar duyduğumuzda beynimiz en iyi yaptığı şeyi yapıyor: o anıyı hatırlıyor (bazen hatırlamaz olaydık diyoruz, ayrı konu 😊).

Hepsi bu mu? Birazcık araştırırsak, ya da daha derinlere inersek, çok daha etkileyici ve radikal sonuçlarla karşılacağımızdan eminim, ancak müziğin nörolojik etkileri yıllardır araştırılıyor olsa da, temelindeki nedenler konusunda henüz kimse kesin bir sonuca ulaşabilmiş değil. Kişisel olarak bunun nedeninin, müziğin temelinde matematik ve bağıntılar olduğu gerçeği olduğunu düşünüyorum. Müzik yalnızca, zaten doğada olanın, insanın temel duyularından biri olan işitme duyusuna hitap eden hali. Nasıl doğadaki yapraklara ve ağaçlara baktığımızda bize kendi içindeki oranlarla ve desenlerle görsel açıdan güzel geliyorsa, müzik de aslında aynısını yapıyor. Müziğin temelinin matematiksel oranlardan başka bir şey olmadığını, bu oranların desenleri oluşturduğunu ve insan beyninin de en iyi yaptığı şeyin duyulara hitap eden desenlere yanıt verme olduğunu düşünürsek, müziğin bize niye bir şeyler hissettirmek konusunda başarılı olduğunu anlamak zor değil. Çünkü müzik, bize en temelimizde ne olduğumuzu hatırlatıyor. Bizi yeniden biz yapıyor, bize yaşam enerjisi veriyor. Hem de dışarıdan hiçbir madde almadan. Bizi daha derine götürüyor, içimizde var olanı görmemizi, hatırlamamızı sağlıyor.

Belki de en zor sorulara cevabımız, zaten içimizde en derinde bir odada saklıdır, ve müzik de, aşk ile birlikte buraya ulaşmamızı sağlayan anahtarlardan biridir. Zaman gösterecek.