Ben

Ben kimim?

Ben, yaşamaktan, sevmekten, doğruluktan korkmayan biriyim. Var olmanın, hayata bir kere gelmenin, ve bu özel anda yaşamanın değerini anlayıp anlatamayan kişiyim.

Ben, karşıma çıkan insanların da dürüst olmasını bekleyen, tek istediği biraz iletişim kurabilmek, her tür birey veya varlık arasındaki sorunların doğru iletişim yoluyla çözülebileceğine inanırken, başkalarının da buna inanmasını bekleyen biriyim.

Ben, hayatta yeri geldiğinde her şeyden vaz geçmeye değecek insanlar ve olaylar olduğuna inanan, ve diğer insanların da bu tür değerli bağları hissedebileceğini sanan biriyim.

Ben, insanların, diğer insanlara, hayvanlara, doğaya, ve belki de en önemlisi kendilerine karşı dürüst ve sevgi dolu olmasını isteyen bir hayalperestim.

Ben, zekanın bile yapay olduğu şu günlerde, gerçek duyguları yaşayabilen, başkalarının da aynı duyguları yaşayabileceğine inanan yüksek beklentilere sahibim.

Ben, insanların, tıpkı hayvanlar gibi, çıkar ilişkisi olmadan da iyilik yapabileceğine inanan, her davranışın arkasında sinsi bir plan aramayan kişiyim.

Ben, sevdiğim ve güvendiğim insanları yarı yolda bırakmayan, ve insanlardan da bu dürüstlüğü ve saygıyı bekleyen, en beklemediği noktada sırtından vurulan kişiyim.

Ben, dışarıdan kötü ya da saygısızca bile görünen davranışların arkasında, çoğunluğun gördüğünün arkasında daha büyük resimde herkesin iyiliği için çabalayıp, hedef göstermeyi seven toplum tarafından saygısız ve sevgisiz olarak damgalanan bireyim.

Ben, ego ve popülarite savaşındaki insanlar arasında nefes almaya çalışan, rol yapmayı sevmeyen, bozulmamış kişiyim.

Ben, şu dünyada hala bir şeylerin güzel olabileceğine inanan kişiyim.

Sanırım sana çok fazlayım, dünya.

Ben, ben olduğum için özür dilerim.

Schrödinger

Bir düşünce deneyi olarak kedisini kapalı bir kutuya radyoaktif madde ve cam içinde zehirle koyan Schrödinger’i bilirsiniz. Radyoaktif madde yarı ihtimalle ışıma yapıp camı kıracak bir düzenek ile zehrin kutuya yayılmasına neden olur ve kedi ölür, yarı ihtimalle ise ışıma yapmaz ve kedi yaşamaya devam eder. Kutunun içini açıp bakmadan kedinin canlı ya da ölü olduğunu bilmemizin bir yolu yoktur.

Başka bir deyişle: kutuyu açana kadar kedi hem ölmüştür, hem de yaşıyordur.

1935 yılında kuantum fiziğine dokunan bu düşünce deneyi (yani kediye gerçekten bir şey olmadı, merak etmeyin) günümüzün en popüler düşünce deneylerinden biri haline gelmiştir. Peki ya bu deneyi gerçek hayata uygulayabilseydik? Örneğin iki sonucu olabilecek günlük herhangi bir eylem, sonuçlarını incelemediğimiz sürece her iki sonuca da ulaşmıştır, biz sonuca bakarak ihtimalleri teke indiririz. Peki ya sonuçlarına hiç bakmazsak, arkamızı dönüp gidersek? O zaman sonsuz hayaller kurarız işte. Bu eylem birine mesaj yoluyla bir sürü cevabı olan bir soru sorup cevabını okumamak bile olabilir: cevabı okuyana kadar tüm seçeneklerin olduğu paralel seçenekler vardır. Cevabı okuduğumuzda ise bu cevap bizi o cevabın doğru olduğu bir evrene taşır, ancak cevabı okumadığımız sürece tüm ihtimaller aynı anda vardır. Ya da ortada çok para olan bir kumar oyununda attığımız bir zar belki de hayatımızın gidişini belirleyecek, zarı atıyoruz ve sonuca bakmıyoruz. Arkamızı dönüyoruz. Ve tüm ihtimaller paralel evrenler havuzunda yaşamaya devam ediyor. Çok yüksek maddi güce ulaştığımız bu evren de mevcut, hayaller kuruyoruz, şuraya giderim, bunu yaparım gibi hayaller kuruyoruz.

Ve sonra da o zarın kaç geldiğine bakıyoruz.

Haydi Bu Gece Her Şeyi Mahvedelim

“Ağlıyor musun?”

Duygularımızı emojilerle ifade etmeye çalıştığımız internet çağında telefonuma gelen bu soru ile uyandım.

-“Hayır, ağlamıyorum. Ama ağlayabilmek isterdim.”

Saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum. En son ne zaman ağladığımı hatırlamaya çalıştım ancak yakın geçmişte gözyaşlarına dair hiçbir anı bulamadım. Ağlayamıyordum. Duygusuzdum. Ya da uğruna ağlayacak, kaybedecek bir şey kalmamıştı.

Hepimiz birbirimizden uzaklaşıyoruz, sosyal medya ile, dizilerimizle, sahte arkadaşlıklarımızla, para üzerine kurduğumuz hayatımızla. Hiçbirimiz geriye dönüp neden bütün bunları yapıyoruz diye bakmıyoruz. Kimse “neden bunun için savaşıyorum” demiyor. Hatta kimse “neden savaşıyorum” demiyor. Herkes kendini kanıtlamaya çalışıyor, ama ne için bütün hepsi?

Neden herkes dünyayı gezme derdinde? Neden insanlar yaşadığı yerde tatmin olamıyor ve hep eksik hissedip başka şeylerle doldurmaya çalışıyorlar? Neden herkes tek başına yetmeye çalışıyor? Kimse tek başına yetemez ki. Tek hücreli bakteriler değiliz, eşeyli üreyen, sevmesi ve sevilmesi gereken varlıklarız. Bir yıl önce de sindirdiğim gibi: Sosyaliz.

Ve mutsuzuz. Neden bize en çok değer verenleri reddediyoruz? Neden her şey güzel olabilecekken, hatta mükemmel olabilecekken her şeyi mahvediyoruz? Ne uğruna? Neden bizi sevenleri dışlayıp bizi sevmeyenleri elde etmek istiyoruz? Yanıbaşımızda belki hayatımızı değiştirebilecek insanlara şans vermek yerine popülerite peşindeyiz? Nasıl bir ilgi ihtiyacı bu? Neden bunun kölesiyiz? Neden bizi sevenlere bir şans bile vermeden reddediyoruz? Neden güzel hayatların, iyi insanların içine edip, duygularını ve özgüvenlerini mahvedip, onları ikinci plana atıp bir de üzerine onlardan saygı bekliyoruz?

Hepimiz istediği ne? İçip, sahte insanlarla dans edip egomuzu tatmin edip gerçek hayattan uzaklaşmak mı? Yoksa doğaya, bizi sevenlere, gerçek hayata yakınlaşmak mı? Hepimiz gece yattığımızda gökyüzünü seyredip sarılarak uyuyacak birini istemiyor muyuz zaten? Hepimiz yaşamaya, sabah uyanmaya, gezmeye, paylaşmaya anlam verecek birini istemiyor muyuz? Hepimiz birlikte ölüme bile gidecek kadar sevdiğimiz biriyle saçmalamak istemiyor muyuz?

Yaşamak istemiyor muyuz?

Peki neden o zaman en çok bundan kaçıyoruz? Neden yaşamaktan korkuyoruz? Neden isteklerimizi bastırıyoruz? Neden yakınlaşmaktan kaçıyoruz? Neden kimse yaşamaya cesaret edemiyor? Neden herkes gerçek bir şeyler hissetmekten kaçıyor? Hiç mi korkak olmayan, gerçekten cesur biri yok? Neden denemek varken şans bile vermeden atıyoruz her şeyi? En kötü ne olabilir ki? En kötü yürümez. Hepsi bu. Ama insanlar korkak, insanlar zavallı küçük dünyalarında, gerçek insanlara bir şans bile vermeden sahte hayatı yaşamayı seçiyorlar.

Sanırım gerçek kimse yok. Sanırım kimse bu gece güzel bitsin demiyor. Güzel bitsin’den kastım illa seks, alkol, uyuşturucu, maç kazanmak ya da belli bir şey değil. Sadece huzur ve mutluluk. Gerçek mutluluk. “Yarın ne olacak” sorusunu sormayacağımız türden bir mutluluk. Ama insanlar gerçek güzelliklerden kaçıp bu geceyi de mahvedecekler. Hadi hep birlikte bugün de insanlara eşya gibi davranalım, tüm umutlarını yok edelim, kendilerini kötü hissetmeleri için her şeyi yapalım. Hadi bugün de sistemin bize verdiği güzel hayata devam edelim. Sahte insanlara değer verelim, bize gerçek bir şeyler verebilecek insanlardan kaçalım. Hayatları, duyguları, düşünceleri, sevgiyi, huzuru parçalayalım.

Haydi bu gece her şeyi mahvedelim.

Uçuş Modu, İkinci Bölüm

Uzun süredir yazmamışım. Unuttuğumdan değil ha. Sadece erteliyordum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Ne blog yazmak, ne fotoğraf çekmek, ne müzikle uğraşmak, ne bir şeyler çiziktirmek, ne yaratıcı yeni bir projeye atılmak, ne DIY projelerimle ilgilenmek, kısaca hiçbir şey. Motivasyonumu kaybetmiştim. Beni motive eden, hayata bağlayan tek şeyi kaybetmiştim tamamen. Üzerimdeki baskıyı attım, sonucundan bağımsız olarak, doğru olduğuna inandığım yöne atıldım diyelim. Daha önce uçuş modunun hafifliğinden bahsetmiştim. Bu sefer işi bir ileri seviyeye taşıdım ve tüm dünya ile iletişimimi bir anda kopardım. Telefonumu kapattım. Tamamen. İki haftadan uzun süredir, ana işi cep telefonuna app yazmak olan biri olarak ironik bir biçimde cep telefonu kullanmıyorum.

Sadece fiziksel olarak görüştüğüm insanlar ve işle ilgili bağlantılar… İnternet bir anda bundan ibaret oldu. Dışarı çıkarken yanıma telefon almamak yavaş yavaş doğal bir his haline geldi. Bilgisayarımı her açtığımda Facebook’a girmemek, sabah uyandığımda Snapchat’e/Instagram’a bakmamak doğal aktivitelerim haline dönüştü. Her şey çok hafifti. Fazla hafif. Bu kadar hafif olmamalıydı belki de. Basit şeylere anlam yükledikçe daha anlamlı geliyordu hayat. Oluyordu demiyorum, yalnızca geliyordu. Önemsiz şeyleri önemliymiş gibi göstermek hayatın bize en büyük illüzyonlarından biriydi.

Şehirden de uzaklaştım. Çeşmeye geldim. İnsanlardan sanal ortamda uzaklaşmanın üzerine, fiziksel olarak da insanların pek olmadığı yerleri tercih etmeye başladım. Biraz sıkıcı, ancak gerçek. Sahte değil. Sahte bir hayatın düzenine o kadar alışmışız ki, doğal olan, insan yapımı olmayan her şey bize tuhaf geliyor. Doğal ve gerçek olan tuhaf geliyorsa, asıl tuhaf biz değil miyiz zaten? Önce İstanbul’dan kaçtım, sonra da İzmir’den. İzmir’i sevmediğimden değil ha, Karşıyakasıyla, Alsancakıyla, Bornovasıyla canım o benim, ancak biraz şehirden uzak olmak daha doğru olabilir. Şehirde bir sürü sahte insan, bir sürü şey var. Her yerden üzerimize gelen insanlar, reklamlar ve insan beyninin kaldıramayacağı miktarda fazla bilgi akışı. Bir yerden sonra kafayı yememiz çok normal. Teknolojinin ve medeniyet sandığımız gelişimin hızı, evrimin ayak uydurabileceğinin çok ötesinde. Bir şeyler kontrolden çıktı. Ve şehir hayatı yaşayan çoğu insan bunu fark edemiyor. Herkes sıkılıyor, stresli, ama nedenini çözemiyor. Nedeni yaşadıkları hayatın kendisi zaten.

Sahte bir düzenle, sahte inançlarla, sahte amaçlarla uyuşturulmaya alışmışız. Ondan kopup gerçeğe dönmek tuhaf geliyor. Ama gerçek bu işte. Gerçek olandan yalnızca bir yere kadar kaçabiliriz. Yalnızca bir yere kadar kendimizi kandırabiliriz. Gerçek sonunda bizi bulur. Bazen yalnızca sessizce yıldızlara bakmaktır gerçek, bazen ise rüzgarın ve dalgaların sesi arasında kaybolmak. Bazen ufak bir çocuğun gözündeki masumiyet, bazen ise bir suçlunun yaşadıklarının arkasındaki haksızlıklarla dolu bir hayat. Farklı hikayeler bizi gerçek olana bağlar, ve hissettiklerimizi ölümsüzleştirir.

Bunu yazarken tam onaltı gündür cep telefonum kapalı. Bir kez dahi açmadım.Yalnızca birkaç hafta önce iPhone/App’ler/Snapchat/Instagram/Dating dünyasında yaşarken, hayatımda bunların olmamasına tamamen alıştım. Arayan, mesaj atan yok, ya da var ama ben görmüyorum. Gerçekten önemli bir şey olduğunda buradaki ev telefonumdan, ya da gerçekten görüştüğüm insanlarla iletişim halinde kalmak için açık tuttuğum Facebook ve Messenger üzerinden bana zaten ulaşabiliyorlar. Daha fazlasını da istemiyorum zaten. İstemediğimi, uzaklaşınca fark ettim. Yüksek tempolu hayat tarzında, sürekli birilerinden notification gelmesi hoşumuza gidiyor, bizi pohpohluyor, uyarıyor.

Son birkaç günde, app test etmek için kullandığım bir test cihazına Instagram’ı ve Tinder’ı kurdum. Bana yalnızca oralardan ulaşabilecek, ve ulaşması gerekebilecek insanlar var, ve yeni insanları tanımayı seviyorum. Ama kendime şu sözü verdim: sadece yapacak başka bir şey olmadığında (ve üretken de hissetmiyorsam) ya da gerçekten önemli bir mesaj bekliyorsam bakacağım, onun dışında bakmayacağım. Zaten notification’ları da kapattım. Telefondan uzak kaldığım zamanda şunları anladım:

  • Telefona kesinlikle ihtiyacınız yok. Olması faydalı olabilir, ancak kesinlikle zorunlu değil. Başta eksik geliyordu, ama yokluğuna alışınca, varlığından daha güzel.
  • Mobil teknolojinin beklentilerimizi ne kadar artırdığını telefon kullandığımız sürece anlayamıyoruz.
  • Sürekli iletişim halinde olmak, aslında manevi anlamda dünyaya olan bağlılık duygumuzu bastırıp, onu somut ve sahte bir seviyeye indirgiyor. Tıpkı yalnızlığı uyuşturucularla bastırmaya çalışan köleler gibi oluyoruz.
  • Telefon bizim yerimize bir şeyleri çözmeyince, bir şeyleri tekrar kendimiz, aklımızı kullanarak çözmeye başlıyoruz. Örneğin bir fikri hemen not alamayınca hafızamız gelişiyor, bir şeyi anında Google’lamak yerine daha fazla üzerinde düşünüyoruz.
  • İnsanlarla yine görüşebiliyorsunuz. Başta buluşmak sorun olacakmış ‘iki dakikaya oradayım’ diyip location atmaktan yoksun olunca birbirinizi kaybedecekmişsiniz gibi gelse de, şu süre boyunca bir sürü insanla buluştum, en ufak bir sıkıntı yaşamadım.
  • Sorumluluk duygusu yükseliyor. Birine onbeş dakikaya geliyorum dediğinizde, gerçekten o sürede tam olarak söylediğiniz yerde oluyorsunuz.
  • Boş kaldığınızda telefonunuzdaki notification’ları, Instagram’ı, Facebook’u kontrol etmiyorsunuz. Onun yerine daha anlamlı ve değerli şeyleri düşünüyorsunuz.
  • Günler daha uzun gelmeye başlıyor. Sürekli bağlı olma ve bir şeyler bekleme hissinin yok olmasının etkisi mi, bilmiyorum, ancak iki hafta bana resmen 6-7 ay gibi geldi.

Peki, nereye kadar böyle gidecek? Bir daha hiç açmayacak mıyım? Açıkçası bu sorunun cevabı bende değil. Bir gün illa ki açarım (gerçi hiç kullanmayan ve saygı duyduğum örnekleri de mevcut) ancak ne zaman bilmiyorum. Umrumda da değil. Eksikliğini hissetmiyorum. Bana ulaşmaya çalışan da ulaşıyor her türlü. Size önerim, bu yaptığım digital detox‘u bir deneyin. Bahaneler bulmayın, ama‘lar yok. Eskiden cep telefonu yoktu, insanlar yaşıyordu. Her şey daha anlamlıydı. Cep telefonlarını sevmiyor değilim, aksine teknoloji düşkünü biriyim. Ama teknolojiden daha çok sevdiğim bir şey varsa o da doğanın kendisi. Ana mesleği iPhone’a app yazmak olan, sosyal medyayı aktif kullanan, insanlarla görüşen sosyal biri olarak ben yapıyorsam, herkes yapabilir. Çünkü böyle her şey daha gerçek.

Şimdi, herkesten ve her şeyden uzak, offline takılmaya devam edeceğim.

Sevgiler.

Sirius

Gecenin sakinliği…

Bir saniye, neler diyorum ben. saat daha 19:22. Dün bu saatlerde yatmıştım, sanırım gün kavramam kalmadı artık. Sabahımla akşamımın birbirine girdiği, günlerdir hasta geçirdiğim (ah Can sen değil miydin kendine chionophile diyen?) şu günlerde, bir şeylerin eksildiğini hissettim. Duygusuzlaştım. Sanki antidepresan almışım gibi duygusuz birine dönüştüm bir kaç gündür. Her şey anlamsız geliyordu. Bir şey eksikti, çünkü ben kendimi dünyanın en duygusal insanlarından biri olarak görüyorum yirmi altı yıldır. En duygusal, ve en her şeyi hissedebilen. Bir şeyler mi koptu içimden, yoksa başka bir durum mu söz konusu?

Sanırım cevabımı buldum. Biraz çalıştıktan sonra eve girdim. Biraz melatonin için ışıkları kapadım. Şehrin ışıkları her ne kadar karanlıkta bile gözüme gözüme girseler de, şu an elimdekinin en iyisi buydu. Sonra, az önce yolda yürürken shuffle‘da gelen ve bana içimdekileri hatırlatan bir şarkı aklıma takıldı. Üzerime rahat bir şeyler giydim, kulaklığımı taktım, açtım müziğimi. Cam kenarından öylesine uzaklara bakıyordum. Biraz daha yaklaştım cama, ve biraz daha. Adeta önümdeki camı öpecek gibiydim, ve o anda tam karşımda seni gördüm Sirius.

Gökyüzündeki tüm yıldızların en parlağısın sen. Hava nasılsa bulutludur diye (öğlen kar yağdı, malum) bakmamıştım bile doğru düzgün gökyüzüne. Neden bilmiyorum, çocukluğumdan beri sana baktığımda içimde bir şeyler harekete geçiyor. Gece ne zaman seni görsem, yaşadığımı, var olduğumu hissediyorum. Tam da hissedemediğimi sandığım şu günlerde, müziğin gücü ve karanlığın etkisiyle, tekrar kendim olduğumu ve ne istediğimi hissettim. Bu, tek başına, en büyük ödüllerden biri zaten. Tekrar hayata karşı olumlu ve motive hissedebiliyorum.

Ama neden? Bilmiyorum nedenini sevgili Sirius, ama sen ve arkadaşlarını düşündükçe, vücudumun bir kısmının belki de senin ve arkadaşlarının içinde oluştuğunu, bir şekilde trilyonlarca kilometre uzaktan, boşlukta ilerleyip Dünya’ya geldiğini düşününce, kendimi asla kopamayacak bir biçimde sana bağlı hissediyorum. Nesin sen? Ben kimim sorularımın yanıtı mısın? Yoksa çözemediğim şifrenin yaratıcısı mı? En derinimdeki gerçek duyguları, nasıl oluyorsa, o kadar uzaktan hissetmemi sağlıyorsun? Ve nasıl oluyor da, içimdeki ölüm korkusunu yeniyorsun?

Sen, ben’sin aslında. Ben de, sen’im. Birbirimizden parçalar taşıyoruz, bizi biz yapan parçalar. Bunu hissedebiliyorum. Bunu hissedebildikçe, şehirden ve gerçek dışı hayattan daha da çok soğuyorum. Seninle sonsuzluğu hissedebiliyorum Sirius. Seninle, ve senin gibi tüm gökyüzünü oluşturan yıldızlarla. Seninle aşkı hissedebiliyorum. Tanrı aşk, ve sen de bana o’nu tekrar hissettirebildiğine göre, sen bir anlamda beni Tanrı’msın. İçimde sıfırdayken, içimde bir kıvılcımı ateşleyebiliyorsun. Zaten duygusal anlamda patlamaya hazırım. Tekrar tüm duyguları yaşamam için patlamaya yetiyor. Var ile yok arasındayken, tekrar var olduğumu hissediyorum. Anlatamadığım bir yaşama sevinci, tüm bedenimde tüyler ürperterek varlığını belli ediyor. Sanki hepsi çok güzel bir oyunmuş gibi.

İyi ki varsın, ve iyi ki benden bir şeyler taşıyorsun Sirius. Sen benim, en parlak yıldızımsın. Sen benim tanrımsın.