Bütün O Aptal Şeyler

Aynaya bakıyorsun. İyisin. Dış görünüşünü bilmiyorum, ama içinde iyisin işte. Yaptığın, dışarıdan kötü olarak adlandırılabilecek tüm davranışların, senin içinde masum bir nedeni var. Masumsun. Bir seri katil gibi masumsun hem de. Tek farkın kimseyi öldürmemiş olman. Bir kişi dışında: kendini.

Nedir bu kendimizi kanıtlama çabası? Tüm canlıların doğasında bulunan bir evrimsel leke mi, yoksa insanın bitmek bilmeyen açgözlülüğünün dışavurumu mu? Neden tanımadığımız insanlara kendimizi kanıtlamaya çalışıyoruz? Neden sürekli içimizle dışımızı iyice uzaklaştıran bir imaj yaratmaya çalışıyoruz? Neden var olmak yerine var olmamayı seçiyoruz?

Neden anılardan çıkamıyoruz? Bize gerçekten iyi hissettiren az sayıda insanın kurduğu parmaklıkların arasında gittikçe sönükleşen anılarımızın içinde hapsolmuş, dışarı çıkmaya korkar bir şekilde boğuluyoruz? Neden herkes yalan söylüyor? Kimse kimsenin umrunda değil. İnsanlar, başka insanlara, sokaktaki kedilere köpeklere eşyaymış gibi davranıyorlar. Karşılarındakinin de kendileri gibi hissedebilen varlıklar olduğunu idrak edemeyecek kadar cahiller. Biz de bozulmamış olan azınlığa tutunuyoruz.

Sonra toparlanıyoruz. Tabiri yerindeyse kendimize çekidüzen veriyoruz. Güçlüyüz, kaybedecek bir şeyimiz de yok. Tam ayağa kalkmışken her yerde görmek istemediğimiz şeyleri görüyoruz. Bizim hak ettiğimize sahip olan insanlar, bizim uğraşıp elde edemediğimiz hayatlarını yaşıyorlar. Biz ise öylece izliyoruz. Görmek istemiyoruz, kalkıp evimize gidiyoruz. Tek başımıza. Kulaklığımızı takıyoruz, artık bizi kimse rahatsız edemez. Uykuya dalıyoruz. Rüyalarımız, hatırlamak istemediğimiz anılarımızı zorla gözümüze sokuyor. Yapayalnız uyanıyoruz. Kendi içimizdekilerden kaçacak yer bulamıyoruz. Pes ediyoruz.

Her şeyin anlamsızlığıyla boğuşuyoruz, bunun da yaşamak olduğunu iddia ediyoruz. Bütün o aptal şeylerle mutlu olmaya çalışıyoruz. Olamayacağımızı kabul etmek istemiyoruz. Ama olamayacağız. Yalnızlığı seçtiğimiz sürece, yanlış insanlara değer verdiğimiz sürece asla mutlu olamayacağız. Bir şeyleri değiştirmek yerine kendimizi daha da öldürüyoruz.

Böyle olduğumuz sürece, yaşamla ölüm arasındaki çizgide, ölüme daha yakınız aslında. Belki bir şeyleri değiştirebiliriz yine de…

Belki.

Hepsi Bu

Herkes uyuyor, sen uyanıyorsun. Güneşin saatinin pili zayıflamış, her gün daha da geç doğuyor. İnsanlar uyanıyor. Bir amaçları var. İşleri, aileleri, amaçları var. Küçük şeylerden zevk alıyorlar. Sonra kendine bakıyorsun. Hiçbir amacın kalmamış. İnsanların basit sorunlarını sorun olarak görmediğinden dolayı, sorunların yok. Sadece, her şey anlamsız. Hepsi bu.

Her şey o kadar saçma ve anlamsız ki, herhangi bir sıkıntı olduğunda sorun olarak bile nitelendiremiyorsun. Güneş, ışınlarını gözüne zorla sokuyor, kalk diyor. Gündüzü sevmiyorsun ama uykun da kalmamış. Kalkıyorsun. Dışarı bakıyorsun, temiz havayı içine çekiyorsun. Güzel, serin bir sabah. Ama bir şey eksik. Hep bir şey eksik. Belki de doğamız böyle ve yıllar boyunca belli şeylere sahip olursak mutlu olacağımıza dair kandırılmışız. Belki de hepsi bu. Mutsuzuz işte. Evrim bizi, tatmin olmayıp sürekli gelişip daha fazlasını arayacak yönde geliştirmiş, bunu fark edenler de bu duygumuzu sömürüyor. Koca bir boşluğun içinde kendi baloncuğumuzu doldurmaya çalışıyoruz. Daha kötüsü, doldurursak mutlu olacağımızı sanıyoruz. Kalıcı olmadıktan, biteceğini bildikten sonra huzurun ve mutluluğun ne anlamı var ki?

Bir gün geçmişe bakıp bir daha o ana dönemeyeceğimizi düşüneceğimizi bilmek her şeyi anlamsızlaştırıyor. O el ele tutuşup koştuğunuz gün, sevdiğin arkadaşlarınla paylaştığın anlar, sokakta gördüğünde kafasını okşadığın kedi, çok beğenip heyecanla aldığın o kıyafet. Bir gün tamamen yok olacaklar. O anları yaşayan insanlar, sen dahil, ölecek, hatırlayan kimse kalmayacak. Aldığın eşyalar yırtılacak, parçalanacak, bozulacak, çöpe atılacak. Yok olacak her şey. Fikirlerin bile unutulacak. Dünyayı değiştiren fikirlerin olsa bile sen son nefesini verdikten sonra sönmeye başlayacak. Seni ve fikirlerini tanıyan insanlar söndükçe daha da sönecek. Yazdığın yazılar kayboldukça, fotoğrafların soldukça, bir noktada geriye hiçbir şey kalmayacak.

Hepsi bu. Hiçbir şey kalıcı değil. Ne yaparsak yapalım değil. Dünya bile kalıcı değilken, yaşadığımız güneş sistemi bile kalıcı değilken, burada yaptığımız neyin kalıcı olmasını bekleyebiliriz ki? Sevdiğimiz insanlarla çektiğimiz fotoğraflar mı? Muhtemelen en fazla 70-80 yıla ölmüş olacak insanlara yaptığımız iyilikler mi? Bugün yapacağımız ufak değişikliklerin kelebek etkisiyle ileride çok büyük etkileri olabileceğini düşünüp, daha sonra bu etkiyi zaten başka birinin de bir noktada zaten yapabileceğini de bilmek mi? Neyin solmasına engel olabiliriz ki?

En sevdiğimiz anılarımız bile hafızamızla beraber sonsuz bir yolculuğa çıkarken, geri gelmeyeceğini bilmemize rağmen yaşatmaya çalıştığımız çiçeklerin yaprakları her gün biraz daha kururken, bize gerçek olduğumuzu hissettiren her şey hatırladıkça gözyaşlarımızı bile özgür bırakamazken neye engel olabiliriz? Biz en iyisi olsak da, yalnızca şanslı olduğundan dolayı bizden daha güçlü olan insanları yenemezken, en azından şu kısacık zamanımızı biraz olsun güzel yaşayabilecekken yaşamamayı seçenler varken, kendi doğasına dönmekten korkup sonsuza kadar uyuşturulmayı seçen insanların arasında neyi gerçekten yaşayabiliriz ki? En güzel anılarımız bile beynimizdeki nöronların belirli şekillerde birbirlerine bağlanmalarından ibaretken, en gerçek duygularımız serotonin, dopamin, oksitosin gibi kimyasal maddelerle yönetilirken, huzur bulduğumuz evimiz bir depremle yıkılabilecekken, yıllar boyunca emek verdiğimiz insanlar bir trafik kazası ya da aptal bir hastalık sonucu yok olabilecekken, neyin kalıcılığından söz edebiliriz, bu dünyanın en güçlü beyinleri tamamen bir simülasyonun içinde olduğumuzdan neredeyse eminken neyin gerçekliğinden söz edebiliriz ki?

Hepsi bu. Sabah uyanıyorsun. Kalkmak istemiyorsun. Bugün gerçek olan her şeyin, “yarın” bir daha var olmayacağını bilerek kalkıyorsun işte. En sevdiğin şeyleri bile yapmak istemiyorsun, çünkü “yarın” bitmiş olacak ve anlamsızlaşacak. Senin için anlamı olması yetse bile, başka bir “yarın” sen de var olmayacaksın. Seni sevenler, hatırlayanlar da var olmayacak. Günün tadını çıkarmaya çalıştığında ise “öbür tarafa” yatırım yapan, para, namus, etik, yasa gibi dünyevi kavramlardan dolayı hayatın tadını çıkarmamayı seçen insanlarla karşılaşacaksın. Bir gün daha geçecek. Soğuk bir gün daha…

Hepsi bu.