Sadece Bunu Söylemek İstedim

Bu defa kısa ve öz tutacağım. Sadece bunu söylemek istedim:

Halkını seven, onların gerçekten iyiliğini isteyen insanı özledim ben. Bir ülkeyi gerici bir alfabeden ve kültürden kurtaran, neredeyse tüm gelişmiş toplumların kullandığı Latin alfabesine geçiren adamı özledim ben. Zeki ve temiz kalpli insanların övdüğü, yobaz ve dar görüşlülerin çekemeyip karaladığı Lider’imi özledim ben. Türkiye Cumhuriyeti’nin, gelip geçici olmayan, asla unutulmayacak Cumhurbaşkanı’nı özledim ben.

Hiç tanımadım ama özledim seni işte. Keşke burada olsan. Senin adını karalıyorlar, kendi cehalet dünyalarında seni kendi seviyelerine indirgemeye çalışıyorlar. Oysa ki birkaç milyon yobaz karalasa ne olur, senin dünya lideri olduğunu tüm dünyada milyarlar biliyor.

Klişe olmaktan hoşlanmam, ama şu günlerde sessiz kalamazdım. Benim Cumhurbaşkanım sensin, ve hep sen olacaksın Mustafa Kemal.

Sadece bunu söylemek istedim.

Mutluyuz Biz

Her sabah daha güneş doğmadan çalan saatler hayatlarımızın arkaplan müziği olmuştu. Yalnızca iş çevresi ve kariyer odaklı, bize dayatılan ve medya tarafından doğru olarak zorla benimsetilen hayaller için girdiğimiz boş yollar gülünecek cinstendi. Böyle yaşadık, böyle büyüdük, hayallerimizi gerçekleştiremedik ve öldük. Çünkü, insan’dık biz…

Geçmişe bakıyoruz, insanların hangi koşullar altında yaşadıklarına bakıyoruz. Ne doğru düzgün ulaşım, ne bilişim teknolojileri, ne de çoğu hastalığa çare var. Bilim gelişmemiş, saçmalıklara inanıyorlar, ne kadar da sefil bir hayat, değil mi? Şimdi ise dünyanın istediğimiz yerine uçabiliyoruz, her şeye anında bağlıyız, istediğimize mesaj gönderebiliyoruz, bir sürü soruna da çare bulduk. Ne kadar da mutluyuz! Her sabah alarm ile güne başlayıp trafik ile devam etmekten mutluyuz. Her gün eğlencenin ve güzel zamanların köle gibi çalışıp hak edilmesi gereken bir lüks olduğuna inandırılıp sabahtan akşama çalışmakla mutluyuz. Takım elbiseli yapmacık insanlara güvenip sokakta saçı başı dağılmış insana güvenmeyerek mutluyuz. Her ilişkimizde sevmediğimiz insanlarla ego tatmini için zaman geçirmekten mutluyuz. Bize doğru olarak öğretileni kabullenmekte mutluyuz.

Snapchat’imizdeki sayılarla, Instagram’ımızdaki like’larla, işimizde yükselmekle, iş çevresi yapmakla, crossfit’imizle, gösteriş için spor yapmamızla, anoreksi hedefli tuhaf diyetlerimizle, futbolumuzla, dizilerimizle, fanatizmimizle, başkalarının kıskandığımız hayatlarıyla, sigaramızla, alkolümüzle, gitmezsek FOMO yaşayacağımız party’lerde ecstasy’mizle, kokainimizle, tekrar eden ritimdeki sahte bir zevk veren club müziklerimizle mutluyuz. Benliğimizi başkalaştıran, bizi kendimizden uzaklaştıran bağımlılık yapan antidepresanlarımızla, yüzümüze gülüp arkamızdan konuşan insanlarla, duyarlılık üzerinden kendi reklamını yapıp başkalarının her kelimesinden rahatsız olmaya programlı sinsi insanlarla, bize paramız kadar değer veren kişi ve kurumlarımızla, marka çantalarımızla ve modaya uygun kıyafetlerimizle, İstanbul’umuzla mutluyuz biz. Çünkü mutluluk bu değil mi? Mutluluk hiçbir şey hissetmemek değil mi?

Plaza insanlarıyla mutluyuz. Doğal hakkımız olan plajlara erişimi bize fahiş fiyatlara satan mafyöz beach club’larda paramızla rezil olduğumuzun kanıtı story’lerimizle mutluyuz. Ruhsuz müziklerle kendini göstermeye çalışan insanlarla night club’larda mutluyuz. Parası dışında bir şeyi olmadığından altındaki özel plakalı modifiyeli arabayla hava atmaya çalışan, nargile içip futbol izlemek dışında hiçbir işe yaramayan insanları toplumda kabul ederek mutluyuz. Güzel olan her şeyi normdan uzaklaştırıp bir ödüle çeviren, hayatı sıkıcı ve monoton kılan her şeyi normalleştiren toplum düzenimizle mutluyuz.

Uzaya koloni gönderip atomaltı parçacıkları çarpıştırıp laboratuvarda big bang’i modelleyen zeki insanlarla, başkalarının doğdukları yerlere sınırlar koyup onların cinsel tercihini eleştirip, binlerce yıl önceki peri masallarına inanacak kadar aptalların bir arada bulunduğu türümüzle mutluyuz.

Mutluyuz biz. Gerçekleştiremediğimiz hayallerimizle mutluyuz. Bizi istemeyenleri unutmak adına rebound ilişkilerimizle mutluyuz. Sahte hayatımızla mutluyuz. Bize sevenlere zarar vermekten aldığımız ego tatmini ile mutluyuz. İçimizdeki az gelişmiş canavarı ortaya çıkaran banka hesabımızdaki sayılarla, hayatın kendisini yaşamak yerine bizi gerçekleştiren uzaklaştıran şey‘ler ile mutluyuz. Hep geleceğe dair, hayallerimize dair bir şeyler vaat edenlere inanarak, günü yaşamak varken yaşamamayı seçerek mutluyuz.

Hem de çok mutluyuz biz.

Hepsi Bu

Herkes uyuyor, sen uyanıyorsun. Güneşin saatinin pili zayıflamış, her gün daha da geç doğuyor. İnsanlar uyanıyor. Bir amaçları var. İşleri, aileleri, amaçları var. Küçük şeylerden zevk alıyorlar. Sonra kendine bakıyorsun. Hiçbir amacın kalmamış. İnsanların basit sorunlarını sorun olarak görmediğinden dolayı, sorunların yok. Sadece, her şey anlamsız. Hepsi bu.

Her şey o kadar saçma ve anlamsız ki, herhangi bir sıkıntı olduğunda sorun olarak bile nitelendiremiyorsun. Güneş, ışınlarını gözüne zorla sokuyor, kalk diyor. Gündüzü sevmiyorsun ama uykun da kalmamış. Kalkıyorsun. Dışarı bakıyorsun, temiz havayı içine çekiyorsun. Güzel, serin bir sabah. Ama bir şey eksik. Hep bir şey eksik. Belki de doğamız böyle ve yıllar boyunca belli şeylere sahip olursak mutlu olacağımıza dair kandırılmışız. Belki de hepsi bu. Mutsuzuz işte. Evrim bizi, tatmin olmayıp sürekli gelişip daha fazlasını arayacak yönde geliştirmiş, bunu fark edenler de bu duygumuzu sömürüyor. Koca bir boşluğun içinde kendi baloncuğumuzu doldurmaya çalışıyoruz. Daha kötüsü, doldurursak mutlu olacağımızı sanıyoruz. Kalıcı olmadıktan, biteceğini bildikten sonra huzurun ve mutluluğun ne anlamı var ki?

Bir gün geçmişe bakıp bir daha o ana dönemeyeceğimizi düşüneceğimizi bilmek her şeyi anlamsızlaştırıyor. O el ele tutuşup koştuğunuz gün, sevdiğin arkadaşlarınla paylaştığın anlar, sokakta gördüğünde kafasını okşadığın kedi, çok beğenip heyecanla aldığın o kıyafet. Bir gün tamamen yok olacaklar. O anları yaşayan insanlar, sen dahil, ölecek, hatırlayan kimse kalmayacak. Aldığın eşyalar yırtılacak, parçalanacak, bozulacak, çöpe atılacak. Yok olacak her şey. Fikirlerin bile unutulacak. Dünyayı değiştiren fikirlerin olsa bile sen son nefesini verdikten sonra sönmeye başlayacak. Seni ve fikirlerini tanıyan insanlar söndükçe daha da sönecek. Yazdığın yazılar kayboldukça, fotoğrafların soldukça, bir noktada geriye hiçbir şey kalmayacak.

Hepsi bu. Hiçbir şey kalıcı değil. Ne yaparsak yapalım değil. Dünya bile kalıcı değilken, yaşadığımız güneş sistemi bile kalıcı değilken, burada yaptığımız neyin kalıcı olmasını bekleyebiliriz ki? Sevdiğimiz insanlarla çektiğimiz fotoğraflar mı? Muhtemelen en fazla 70-80 yıla ölmüş olacak insanlara yaptığımız iyilikler mi? Bugün yapacağımız ufak değişikliklerin kelebek etkisiyle ileride çok büyük etkileri olabileceğini düşünüp, daha sonra bu etkiyi zaten başka birinin de bir noktada zaten yapabileceğini de bilmek mi? Neyin solmasına engel olabiliriz ki?

En sevdiğimiz anılarımız bile hafızamızla beraber sonsuz bir yolculuğa çıkarken, geri gelmeyeceğini bilmemize rağmen yaşatmaya çalıştığımız çiçeklerin yaprakları her gün biraz daha kururken, bize gerçek olduğumuzu hissettiren her şey hatırladıkça gözyaşlarımızı bile özgür bırakamazken neye engel olabiliriz? Biz en iyisi olsak da, yalnızca şanslı olduğundan dolayı bizden daha güçlü olan insanları yenemezken, en azından şu kısacık zamanımızı biraz olsun güzel yaşayabilecekken yaşamamayı seçenler varken, kendi doğasına dönmekten korkup sonsuza kadar uyuşturulmayı seçen insanların arasında neyi gerçekten yaşayabiliriz ki? En güzel anılarımız bile beynimizdeki nöronların belirli şekillerde birbirlerine bağlanmalarından ibaretken, en gerçek duygularımız serotonin, dopamin, oksitosin gibi kimyasal maddelerle yönetilirken, huzur bulduğumuz evimiz bir depremle yıkılabilecekken, yıllar boyunca emek verdiğimiz insanlar bir trafik kazası ya da aptal bir hastalık sonucu yok olabilecekken, neyin kalıcılığından söz edebiliriz, bu dünyanın en güçlü beyinleri tamamen bir simülasyonun içinde olduğumuzdan neredeyse eminken neyin gerçekliğinden söz edebiliriz ki?

Hepsi bu. Sabah uyanıyorsun. Kalkmak istemiyorsun. Bugün gerçek olan her şeyin, “yarın” bir daha var olmayacağını bilerek kalkıyorsun işte. En sevdiğin şeyleri bile yapmak istemiyorsun, çünkü “yarın” bitmiş olacak ve anlamsızlaşacak. Senin için anlamı olması yetse bile, başka bir “yarın” sen de var olmayacaksın. Seni sevenler, hatırlayanlar da var olmayacak. Günün tadını çıkarmaya çalıştığında ise “öbür tarafa” yatırım yapan, para, namus, etik, yasa gibi dünyevi kavramlardan dolayı hayatın tadını çıkarmamayı seçen insanlarla karşılaşacaksın. Bir gün daha geçecek. Soğuk bir gün daha…

Hepsi bu.

Hello, Again

Bizi biz yapan her şey, bugüne kadar yaşadıklarımız, tanıştığımız insanlar, o gün orada o yoldan değil de yan yoldan gitsedik hayamızın tamamen farklı olacağı, artık hayatımızda olmasalar bile bizi etkileyen her şey… Keşke bütün bunların olduğu bir yer olsaydı. Keşke geçmişi yaşayabilseydik, bugünkü bizden, o günkü bize seslenebilseydik. Keşke tüm hayatımızın eski sayfalarını açıp okuyabilseydik, bizi neyin biz yaptığını görebilseydik. Her şey farklı olurdu.

6 Ekim 2015.

Tam bir yıl önce bugün. O gün yaşadığım ve tamamen sıradan görünen olaylar hayatımı tamamen değiştirdi. Ne oldukları önemli değil. Sadece şu anki ben’e bakıyorum, tam bir yıl önce bugün yaşadığım tamamen günlük olaylar silsilesi olmasaydı, şu anda çok büyük ihtimalle burada olmayacaktım, bunları yazıyor olmayacaktım. Belki bir blog’um bile olmayacaktı. Belki şu an Alaçatı’da değil İstanbul’da ya da belki de Amerika’da olacaktım. Arkadaşlarımın büyük bir bölümü farklı olacaktı, günlük hayatım farklı olacaktı, yakınlık yaşadığım herkes farklı olacaktı, farklı bir işim olacaktı, farklı hobilerim olacaktı. Şu an hayatımda olan çoğu şey, bir yıl önce yoktu. Yaşıyordum, nereye gittiğimden, bir yıl sonra şu anda bunu yazıyor olacağımdan habersiz biçimde yürüyordum. Sıradan bir gündü, ya da en azından öyle sanıyordum…

Ve dönelim şu ana. 6 Ekim 2016. Hiç düşündün mü sevgili okuyucu, neden bazen ilham geliyor da yazıyorsun, çiziyorsun, boyuyorsun, beste yapıyorsun, bazen gidip tüm gücünle bağırıyorsun, okuyorsun, fotoğraf çekiyorsun, dans ediyorsun, seviyorsun her şeyi. Ve sonra zaman geliyor, tüm duyguların sessizleşiyor.

Neden?

Neden bazen her şey susuyor? İçindeki çocuk uyuyor, sessizliğe bürünüyor, ve oradan uzunca bir süre çıkmıyor. Aylardır içimdeki çocuk uyuyordu, her şey gerçeklikten uzaktı. Kumlarda yatıp samanyolunu izlerken bile, hiçbir şey gerçek değil gibiydi. Sanki hepsi bir rüyaydı. Duyguların törpülendiği bir rüya. Tüm renklerin solduğu gri bir filmi izledim. Renkleri geri getirmeye çalıştım. Olmadı. O kadar griydi ki, renkleri ne kadar artırmaya çalışsam da renkler geri gelmiyordu. Solmuştu, bitmişti. Yazmak istiyordum. Bir sürü parça vardı orada burada. Ama birleştiremiyordum. Gökyüzüyle denizin gece karanlığında birleşip, yıldızların dansı eşliğinde hayat veren en derin mavi bile solmuştu. Bir şey yapmam gerekiyordu. Böyle devam edemezdi.

Bağırmak yerine susmayı denedim. Konuşmak yerine, kendimi ifade etmek yerine dinlemeyi denedim. Sanki içimde başka bir ben vardı. Benden, bedenimden, bilincimden daha gerçek bir ben. Yeterince sessiz olursam, derinlerden, çok uzaklardan bağrışını duyabilirdim tekrar. İnsanlar olmadıkça, günlük hayatımda içimdekini maskeleyecek bir şeyler olmadıkça, sessizlik oldukça daha çok duydum. Tam bir yıl önce bugünü düşündüm. Ne yapmıştım? Kimlerle görüşmüştüm, nereye gitmiştim…

Geçmişim, bugünümün yazarı değil miydi zaten? En başından beri, eğer günlük tutsaydım, bolca fotoğraf çekseydim, geçmişe bakıp o günü tekrar yaşayamaz mıydım? Tozlu bir sandığın içine kaldırdığım öfkemi, sevgimi, nefretimi, heyecanımı, korkumu, mutluluğumu tekrar ziyaret etmez miydim? Fotoğraf çek, video çek, yazılar yaz, günlük tut. Kokuları sakla, tatları hatırla, sesleri dinle, kişileri, o gün insanlarla yaşadıklarını kafanın içinde tekrar yaşa. İşte o zaman seni neyin kontrol ettiğini, geçmişteki hangi olayların seni hayatta nereye götürmeye çalıştığını daha iyi anlayacaksın. Çünkü her gün günlük tutarsak, günlüğü açıp, o günlerde dinlediğimiz müzikleri dinleyip, fotoğraflara bakarsak o günü tekrar okuduğumuzda o günü yaşarız, bilinçaltımızdaki hapsolmuş anıları serbest bırakırız. Bilincimizle bilinç dışımız arasındaki çizgiyi inceltiriz.

Biriken tüm yazı parçalarını toplayıp hayata döndürme zamanı geldi. Uzun bir aradan sonra, tekrar hello world!

Yalnızlık ve Soyutlanma

“Kalabalık. Çok fazla insan var. Yeni bir yere giriyorum, bir sürü yeni insan. Bazılarıyla hiç tanışmıyorum bile. Aile, arkadaşlar… Herkes her yerde. Kendimi ne kadar soyutlamayı denediysem de insanlardan kaçamıyorum, bir şekilde dönüp dolaşıp buluyorlar. Çok kalabalık, ve bu kalabalığın ortasında yalnızım.”

Hepimizin, çevresinde bir sürü insan varken de yalnız hissettiği olmuştur. Kalabalıktasınızdır. Belki aileyle, belki arkadaşlarla, belki bir toplantıda, belki bir partide, belki de uzaklarda. Sonuç olarak çevrenizde fiziksel açıdan bir sürü insan vardır. Ama bir şey eksiktir. O insanların ne kadar çok olduğuyla ilgili değildir. O insanların ne kadar iyi insanlar olduğuyla ya da size ne kadar yakın olduklarıyla da ilgisi yoktur. O insanlarda hiçbir sorun yoktur. Sorun sizdedir. En derinde bir şeyler eksiktir.

Dönem dönem eksik ya da dünyadan soyutlanmış hissederiz, ancak son zamanlarda biraz daha mı arttı? Yeni dünya düzeninden midir, yoksa o düzene ayak uydurmamak için direnenlerden mi? Herkesi içine çeken karanlık adeta bir kara delik gibi büyüyerek bize yaklaşıyor sanki. Kaçıyoruz, ama içindeyiz aslında. Sadece içinde olduğumuz gerçeğini anlamamız zaman alıyor.

En çok da en sevdiklerimizden kaçıyoruz. Bize zarar verebilenler onlar değil mi zaten? Bizi truva atı gibi içeriden fethedenler, savaşma şansı vermeyenler, kendimiz olmamıza, ayağa kalkmamıza izin vermeden bizi yerle bir edenlerden kaçıyoruz. Çünkü onların bir sözcüğü bizi bu kabustan uyandırabilir ve hayata döndürebilir. Onların bir sözcüğü bize dünyanın öbür ucundayken evimizde, ya da evimizdeyken uzay boşluğunda sonsuzluğa doğru ölüme terk edilmiş hissettirebilir.

Bazen soyutluyoruz kendimizi. Tüm ışıkları, kapıları kapatıyoruz hem fiziksel hem mental anlamda. Yapayalnız kalıyoruz, çünkü insanların bize yaşattığı fiziksel birliktelik mental yalnızlığı dengeleyemezse bir gemi gibi batıyoruz. En soğuk okyanusta boğuluyoruz hem de. Yardımımıza kimse gelemiyor. Bu yüzden kaçıyoruz, çünkü yalnızken, insanlarlayken hissettiğimizin aksine, yaşadıklarımız gerçek. Kendimizi kandırmıyoruz. Gözümüzü kapatıyoruz. Açana kadar güzel bir hayal dünyasındayız. Kimse bizi rahatsız etmiyor. Kafamızın içinde her şeyi yaşıyoruz. Hesap vermemiz gerekmiyor. İstediğimiz her şeye sahibiz, istediğimiz insanlarlayız, yaratıcılığımızın sınırı yok.

Belki de en güzeli bu. Saçmalıklar nereye kaçarsak kaçalım, insanlar olduğu sürece bizi buluyor. Sevdiklerimizi, hayallerimizi, umudumuzu, yaşamak istediğimiz geleceğimizi, benliğimizi alamayacakları tek yer kafamızın içi. Gece yatıp gözlerimizi kapadığımızda, ya da kimse yokken yıldızlara bakarken karanlıkta, hayal kurmamızı, onu yaşamamızı ve dibine kadar hissetmemizi hiçbir şey engelleyemez. Olması gereken belki de budur. En sevdiklerimiz bize zarar verir, ancak biz yılmayız. Çünkü biz insanların yaptığı hataları gerçek olarak kabul edene kadar, hiçbir şey gerçek değildir.

Tek gerçeklik kendi içimizdedir.