İki Tür İnsan Vardır

Beyazlar ve siyahlar, kadınlar ve erkekler, Türkler ve ‘diğerleri’, zenginler ve fakirler… Bu tür, zekası az gelişmişlerin kıstası olabilen diskriminasyonları bir kenara bırakalım. Tüm yüzeysel, dış görünüşe ya da insanların değiştiremeyeceği etnik kökene dair ayrımcılık bir kenara bırakıldığında insanları hâla farklı yönlerden değerlendirip ayırabilir miyiz? Kimileri, insanları asla ayırmamamız gerektiğini savunur. Çok denedim. Herkese aynı yaklaşmayı çok denedim gerçekten. Ve şu sonuca vardım: Olmuyor.

Biz ve onlar diyebildiğim iki grup çıkıyor ortaya. Biz diyebildiğim gruptakileri, doğru düzgün tanımasam bile hep kendime yakın hissediyorum. Onlar’a ise asla ısınamıyorum. Peki ne bu iki grup? Bizim grup’taki insanlar dünyaya bir şey katanlar. Yaratmayı seven insanlar, oluşturucular. Bir şey yaratmadığında kendini eksik hissedenler. Ne olduğu önemli değil. Bir mühendis olup bir makine de yaratabilir, bir şair olup sokakta dolmakalemiyle şiir de yazabilir. Bir fotoğrafçı olup etrafı da fotoğraflayabilir, sokaktaki bir çapulcu olup duvarları vandalca grafiti ile kaplayabilir. Önemi yok ki! Sonuçta bir şeyler katıyor, dünyaya bir etkisi oluyor. İyi ya da kötü bir şeyler ortaya çıkarıyor, ya da en azından uğraşıyor. Başkalarının ortaya çıkardığı şeylere saygı duyarlar, herşeyi sorgularlar. Hayvanları severler. Tüm evren için ‘iyi’ olmaya çalışırlar. Bunlar dünya tatlısı insanlardır.

Bir de ikinci grup var. Onlar yalnızca tüketirler. Yiyip, içip, para harcayıp sıçarlar. Dünyaya bir şey katmazlar. En büyük aktiviteleri bira içip futbol maçı izlemektir, dünyaya kattıkları en değerli şey ise maç yorumu ve nargile dumanıdır. Milliyetçidirler. Milletini korumak anlamında milliyetçi değil, onlara saygım sonsuz. Bunlar hiç bir neden olmaksızın sadece orada doğdukları için doğdukları yeri savunurlar ve başkalarını düşman olarak görürler. Genelde ‘pis Fransızlar’, ‘şerefsiz Ermeniler’, ‘aptal Amerikalılar’ diyerek başka ülke vatandaşlarını dışlamaya çalışanlar da bunlardır. Stockholm Sendromu‘na sahiplerdir, e malum, ampul‘e oy vermeyi de pek severler. Genelde dincidirler, beyinleri sorgulamaya pek yetmez. Kendileri dışındakilere zarar vermeye çalışırlar. Yüzeysel kavramlara tutunurlar.

İşte ne zaman birinci tür insan görsem bağrıma basasım geliyor, ikinci türden insan görsem de suratına tüküresim geliyor. Karşı koyamadığım bir duygu bu. Çoğu okuyucu bunun bir paradoks olduğunu düşünebilir, ‘madem başkalarını sevip herkes için iyi olanları seviyorsun, en başta bu ayrımı kendin yapıyorsun, çok saçma‘ diyen, olaylara dümdüz bakıp at gözlüğünü çıkaramayan insanlar olacaktır. Onlara şunu sorayım: eğer bir silahınız olsaydı ve kullansanız dahi hapse girmeyecek olsanız, 100 kişiyi öldüreceğini bildiğiniz bir teröristi vurur muydunuz? Hayır, değil mi? ‘Kimseyi vurmam ben, o zaman onlar gibi olurum’ diyorsunuz değil mi? Bu çok daha ironik. İşte sizinle de aramdaki fark bu. Ben vururdum. Dünya için daha iyi olanı yapardım. Masum insanlara zarar vermesini engellerdim. Bir dahaki sefere olayların sonraki adımlarını da görmeye çalışın, ilk adımdan daha sonrasını. Eğer vurmazsanız, onun yapacaklarını görmek gibi.

Ne de olsa iki tür insan vardır. Belki de onlar’dansınızdır siz de.

X

Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.

Congratulations! You have a new match!

Hikayemizin gizemli karakterine, tüm bilinmeyenleri ve mutluluğu temsilen X, herşeyi sorgulayan meraklı, antagonist kılıklı protagonistine de Y diyelim. App’ler üzerinde yaşadığımız şu günlerde Y’nin görmeye alışık olduğu sıradan bir ileti, kısa süre içinde hayattaki en büyük pişmanlığına dönüşecekti. Gününü bile hatırlamıyordu, ama ilk mesajı atan cesur, özgüveni yüksek kızları hep sevmişti Y.  X’in Y’ye mesaj atması, buluşup kaynaşmaları, yakınlaşıp güzel zaman geçirmelerine bakarsak, herkes için güzel bir geceydi. Sonraki sabah herşey çok güzeldi, süperdi, sıradan, modern bir yakınlık. Tinderella gibi. Her şey böyle tozpembe olsa bu blogu yazmazdım ben de tabi.

6 Ekim 2015

Çok kısa zaman içinde, X, Y’ye bir sürü şey vaad etti, Y’nin tüm hayallerindeki insan oldu. Y, X’siz bir hayat düşünemiyordu artık. Önüne gelene vurup geçmeyi seven Y, ilk kez afallamıştı, böyle bir şey başına daha önce gelmemişti. Nasıl olduğunu bile anlamıyordu. Gittikçe kaptırıyordu, karşı koyamıyordu, koymak da istemiyordu. Buna ihtiyacı vardı uzun süredir.

Günler, haftalar geçti, Y artık kendini yalnızca X cinsinden ifade edebilen bir denkleme dönüşmüştü. Dünyanın en tatlı, en tehlikeli, en heyecanlı, ve en gerçek denklemiydi. Belki de ilk kez, hayalleri gerçek olacaktı Y’nin. Belki de ilk kez, o son parça, oradaydı. Y artık dayanamıyordu. Olgunlaşmıştı, dürüsttü, asla yalan söylemeyen bir insandı. Bir gece şampanya içiyordu, adeta önceden zaferi hissetmiş gibi. İçti, içti, daha fazla tutamayacaktı. X’e tüm dürüstlüğüyle her şeyi, tüm duygularını anlattı. Geçmişinden biliyordu ki, birine ilan-ı aşk ettiğinde sonucu her zaman olumsuz teperdi, friendzone’lanırdı. Defalarca test etmişti, onaylamıştı bunu. Yine de yaptı, içinden bir şey bu defa farklı olacak diyordu. Evet, gerçekten de farklı olacaktı.

9 Ekim 2015

Diyeceği neredeyse herşeyi tüm açıklığıyla, tüm çıplaklığıyla yazıya dökmüş ve göndermişti. Kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Kendi olmuştu o sözcüklerde. Damarlarında kandan çok alkol gezerken, Y’nin aldığı bir mesaj her şeyi değiştirdi. Beklemediği kadar güzel ve umut veren bir cevap aldı yazdıklarına. O an, işte o an, tekrar yaşadığını hissetti. Karşı konulmaz bir rüyaya atladı. Uçuyordu. Tüm hayallerin, yapamadığı, paylaşamadığı herşeyin içinde, yerçekimsiz bir ortamda uçuyordu. Tüm gelecek kaygısı, korkuları, çevresindeki yüzlerce insana rağmen hissettiği yalnızlığı, bir kişiden gelen bir mesaj sayesinde yok olmuştu. Gelecek planları, bir sürü gelecek planı. Hem de hayata senle aynı gözle bakan biriyle. “Sonunda!” demişti Y, sonuna o’nu buldum. Dünyanın en güzel rüyasıydı bu gece. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Id ile ego arasında, yıllardır kimsenin dokunamadığı bir yerlere dokunuyordu adeta. İyi ki vardı X.

14 Ekim 2015

X çok zor günler geçiriyordu, ve Y onun olabildiğince yanında oldukça (ki çeşitli sebeplerden, ne kadar isterse istesin fiziksel anlamda yanında olamıyordu) daha da mutlu oluyordu. X madde, Y aşk bağımlısıydı. Bu bataklıktan birlikte kurtulacaklardı. Birbirlerini kurtaracaklardı. Bunalımdayken bir anda ne kadar da güzel olmuştu her şey. Y sevgilisiyle yeni ayrılmıştı, psikolojik sorunlardan dolayı aldığı ilaçları bırakmıştı. Hayata dönüyordu. X, olabilecek en güzel zamanda Y’nin hayatına girmişti. Y daha güzel bir çıkış düşünemiyordu. Her sabah yaşama sevinciyle uyanır olmuştu tekrar. Yaptığı en basit şeyler bile tekrar anlamlı olmuştu.

18 Ekim 2015

Bütün bu zor günlerin arasında, sonunda uzun (en azından uzun hissedilen diyelim) süreden sonra tekrar görüşeceklerdi. X limite giderken Y’yi ondan uzaksatan ve Z ile ifade ettiğimiz tüm değişkenlerin çarpanını sıfıra yaklaştırıyordu. Çok az kalmıştı. Asla vazgeçmeyecekti, söz vermişti. Ne olursa olsun. Çok yakında ortada Z kalmayacaktı, ve X ile Y hayatı birlikte paylaşacaklardı. Yeniden buluşmaya, yakınlaşmaya, ve tüm kötülükleri tamamen unutmaya saatler kala, Y yola çıktı. Normalde asla çıkmayacağı bir yola. Yağmur yağıyordu.

(Bu mükemmel cover ile birlikte, YouTube videosundaki Sweet November’ı izlemediyseniz kesinlikle öneririm. Özellikle de hala benim gibi Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki kızı arıyorsanız…)

22 Ekim 2015

Y, X ile buluşacağı yere vardı. Yağmur şiddetleniyordu, ama koymuyordu. Y bekledi. Öylece bekledi. Evinden çok uzaklarda, öylece bekliyordu. Ne kadar uzakta olsa da, X’in yanında evinde hissediyordu, yabancılık çekmiyordu asla. Saat ilerledikçe, her dakika heyecan ve gerilim artıyordu. Dakikalar geçti. Saatler geçti. Aradı X’i. Sürekli aradı. Her yerde, her şekilde. Her biri kalbine uzaklardan saplanan bir ok gibi isabet ediyordu. Islanıyordu yağmurda. Her yağmur damlası birer gözyaşıydı artık. Karşı koyamıyordu. Kelimelere dökemiyordu. Ağlayamıyordu bile aslında. Bekledi, biraz daha bekledi. Belki geri döner diye. Belki başına bir şey gelmiştir diye. Dönmedi. Asla. X, Y’nin ona ulaşmasının tüm yollarını engelledi. Hem de hiç bir neden olmaksızın.

Y, zamanında uçaktan bile atlamıştı, ancak böyle bir serbest düşüş hatırlamıyordu. Tır ve kamyonların arasında, trafiğin en çok olduğu saatte bu yağmurlu günde yola koyuldu. Yanına, X ile içmek için aldığı içki şişesini aldı, açtı, içti. Tüm hayalleri, tüm planları, kısacası son zamanda hayatına anlam katan her şey. Bitmişti. Oracıkta, uyanmıştı rüyadan. Artık X yoktu, var olmamıştı belki de. X, çok güzel bir rüyaydı. Çekip gitmemişti, ölmüştü adeta. Gerçeklikten kaybolmuştu. Giden birinin peşinden koşabilirdi, ya da akıllanıp dönmesini bekleyebilirdi, ama X gitmişten çok daha öteydi artık. Yoktu. Y, bunu idrak edemiyordu. Daha önce kimse böyle bir şey yapmamıştı ona. Kimsenin böyle bir şey yapmak için nedeni olamazdı da. Hala anlam veremiyordu. Neden diyip duruyordu. Hayatının en büyük, en korkunç kabusuna uyanmıştı. Ve gidecek bir yeri yoktu.

23 Ekim 2015

X’in cenazesini yaşıyordu. Kafasındaki o mükemmel X ölmüştü. Aniden, beklenmedik bir gün. Kalp krizi dediler. Y, asla inanmadı. X’in kriz geçiremeyecek kadar güçlü bir kalbi vardı. Öldürülmüştü X. Onun kadar mükemmel olamayan sahte X, gerçek X’i öldürmüştü. Tam da balayında. Gökyüzü bile simsiyaha bürünmüştü bugün. En siyah kıyafetleri, damlalar üzerine çarptıkça ışıktan yansıyordu, kalan son umudu gibi. Cenaze namazı okundu. İnandığı da yoktu pek, ama formaliteden kıldı namazını. Onu son görüşüydü. Gitti yanına tabutuna sarıldı. Yağmur damlalarından biri oldu. Elinde bir gül vardı. Tüm damlalara rağmen solmayan, kıpkırmızı bir gül. Onu yavaşça üzerine bıraktı. Son kez bakıyordu o’na. En anlamlı konuşma, en kısa ve öz olandı:

Seni seviyorum. Hep sevdim, sana tek bir yalan bile söylemedim ben. Hep X ve Y’yi istemiştim. Herşeyden çok. Seni asla unutmayacağım, ne olursa olsun. Vazgeçmeyeceğim.

Hoşçakal, X.

Y’nin en güzel rüyasıydı bu. En güzel ve en uzun rüyasıydı. Taksi çağırdı, bindi. “Öndeki aracı takip et,” dedi. Oysa öndeki aracın nereye gittiğini bile bilmiyordu. Gitti, öylece gitti. Hep devam etti bir yerlere, tekrar evinde hissedecek bir yer bulana kadar. Cebinde beş kuruş dahi olmadan… Hayal etmeye devam etti. Ne de olsa,

“Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.”

Hepsi sadece bir rüyaydı.

To be continued. Somewhere, some time… 

Uçuş Modunun Hafifliği

Sosyal Medya’da yoğun bir haftaiçi sabahı. Facebook’tan bildirimler geliyor, Twitter’dan mention’lar, Instagram’da takipçiler, Snapchat’te her boku screenshot alanlar… Bunların arasında sen WhatsApp, iMessage, Telegram ya da SMS ile (2015 yılında kullanan var mı bunu hala?) birinden önemli bir mesaj bekliyorsun. Sürekli bir yerlerden birileri, bir şeyler geliyor. Her gelen bildirim, ‘acaba o mu?’ diye sorduruyor (belli app’lerin/kişilerin bildirimleri açılıp kapatılabiliyor diyecek arkadaşlar, evet tabii ki en az sizin kadar ben de biliyorum, ama genel durumdan bahsediyorum şu an), telefonun ekranına bir heyecanla bakıyorsun, yalnızca hemcinsinin, karşı cinsi etkilemek için koyduğun bir video’da seni troll’lediğinin bildirimini görmek için. Eline almışken telefonu, snap’lere bakayım diyorsun, karşı cinsinin story’sinde sevmediğin bir hemcinsi görüyorsun, Facebook’a bakıyorsun ‘çok güzel’ fotoğrafına yalnızca dokuz like gelmiş. O an Twitter’da yazdığın bir şeye DM geliyor bir bakmışın biri laf sokmaya çalışmış kendi çapında.

Bu dijital yağmurun altında ıslanırken aklına bir şey geliyor. Bırakıyorsun her şeyi. Telefonunun uçuş modunu açıyorsun.

O butona basmanın verdiği huzur, tüm dünyadan kaçıp kendini bir odaya kitleyip kulaklarını kapamanın modern dünyadaki karşılığı (‘do not disturb’ modu yeterli olmuyor kanımca, tamamen fiziksel bağlantıyı kesmek daha etkili). Tüm dünya ile ilişkini kesiyorsun. Artık ne Facebook bildirimleri kafanı karıştırabilir, ne de beklediğin o mesaj sana ulaşabilir. Sen isteyene kadar, kimse, hiçbir şekilde sana ulaşamaz. Bir anda tüm yükler üzerinden kalkıyor. Dünya, diğer insanlar, umrunda bile olmuyor. Yalnızsın, kimse de seni etkileyecek bir şey yapabilecek güce sahip değil. Üstelik yalnızca bir buton ile. Sosyal medyanın içine gömüldüğümüz şu günlerde, bazılarımız arada bunu yapma ihtiyacının farkında bile değil. Ben ise artık her gün, kendimle baş başa kaldığım ‘uçuş modu saatleri’ yaptım kendime. Gece yatarken telefonumu default bu modda tuttuğumu söylemiyorum bile (server’larından sorumlu olduğum app’ler ile ilgili kritik bir durum olması hariç). Yalnız kalmak istiyorsam, kimse bu yalnızlığımı bozamıyor. Gözlerimi kapıyorum ve istediğim mesajın geldiğini hayal ediyorum. Ben oradayken, o mesaj gelmiş mi diye uçuş modundan çıkana kadar, o mesaj hem gelmiş, hem de gelmemiş oluyor. Sağ olsun, bu konuda Schrödinger üstadımızın zavallı kedisiyle yaptığı deneyi de -ki bu deneyi gerçekten kediyle falan yapmamıştır, Schrödinger’s Cat, yalnızca bir düşünce deneyidir- bu konuya bakışımızı netleştiriyor. İstediğime inanabilirim, hiçbir şey ben o moddan çıkana kadar bana hayatımı değiştirip yüzümü güldürecek o mesajın gelmediğini kanıtlayamaz. Sonsuza kadar hayal kurabilirim, ve hepimizin bazen bunu, ne kadar büyürsek büyüyelim yapması lazım. Tüm stresten, günlük işlerden uzaklaşıp, bir yere uzanıp gözlerimizi kapayıp, güzel hayaller kurmak lazım. Bir tek o zaman en derinde ne istediğimizi anlamaya biraz olsun yaklaşabiliriz. Bir tek o zaman ‘saçmalayabiliriz’ ve ‘gerçek biz’ olabiliriz. Bir tek o zaman tüm dünyayı değiştirme hayallerimize yeniden yaklaşabiliriz. Ne kadar klişe olursa olsun, şu mükemmel olduğuna inandığım, Steve Jobs’ın da zamanında sık sık kullanmış (hayır, o yazmadı) olduğu sözle bu yazıyı bitirmeden edemeyeceğim:

Here’s to the crazy ones. The rebels. The troublemakers. The ones who see things differently. While some may see them as the crazy ones, we see genius. Because the people who are crazy enough to think they can change the world, are the ones who do.

Rob Siltanen

Bugün, yalnızca boş bir zamanında, on beş dakika bile olsa, telefonunu uçuş moduna al, bir yere koy, ve gözlerini kapa. Olmak istediğin yeri hayal et. Tekrar özgür olduğunu hisset, hiçbir şeyin sana zarar vermesine izin verme.

Herkes Mutsuz

Sabah oluyor. Saat yedi, bilemedin sekiz. Alarm çalıyor. Oysa ki ben az önce uyumuştum daha. Kalkıp hızlıca duş alıyorum, hazırlanıyorum. Beni dış görünüşüme göre yargılayacak insanları en çok etkileyebileceğim, en rahatsız, en şık kıyafetimi hızlıca üzerime geçirip, günümün en az bir saatini geçireceğim yola koyuluyorum. Ofisteyim. Bana yapmam söylenen şeyleri yapıyorum, adeta bir robotum. Eğer birazcık şanslıysam, tamamen kendi çıkarları doğrultusunda, iş gücümü artırmak için yalandan beni motive eden bir patron, eğer şanssızsam, muhtemelen bir sürü emir, komuta zinciri arasında sıkışıp boğulmaca. Tıpkı geçmişte kendime verilen, çok büyük bir kısmı hayatta hiç işime yaramayacak bir sürü ödevi yaptığım eğitim/öğretim hayatım gibi. Adeta bu günlerde, köle olmaya hazırlanıyormuşum aslında. Akşamüstü, bütün gün yalnızca posası kalmış bir portakala döndükten sonra 17:00-18:00 arası özenle seçilmiş bir zamanda İstanbul trafiğinin bir parçası olmak için yola çıkıyorum. Neyse ki yalnız değilim, benim gibi halinden mutsuz, ya da halinin bile farkında olmayan bir kaç milyon robotla aynı kaderi paylaşıyorum. Akşam eve geliyorum, yorgunluktan biraz halim varsa, beynimi uyuşturmak için tasarlanmış, milletin birbirini sevip öldürmesinden başka bir plot’ı olmayan bitmek bilmeyen dizileri izliyorum. Hem izlemezsem insanlarla ne konuşacağım daha sonra? Evin içinde bir yerlerde, bir şekillerde, uyuyakalıyorum. Döngü devam ediyor…

Haftasonu? Bana haftasonu demeyin. Ulan sen beş gün bu işkenceyi çekip adına hayat diyorsan, iki günün güzel geçse ne olur? Peki bütün bu işkence neden? Üç kuruş para kazanmak için. ‘Ama hayır ben 5000TL net alıyorum’ demeden önce sen, altında çalıştığın insanlar senden çok daha fazla alıyor, hak ettiğinden çok daha azını alıyorsun ki sen hala orada çalışabiliyorsun be güzelim. Sanıyor musun ki hakkını aldığını? ‘E ama millet asgari ücretle sürünürken 5000TL iyi para’ diyen arkadaş, sana cevabım daha basit: kötünün kötüsünü örnek göstermek, kötünün iyisini yüceltmez. Eğer üçkağıtla bir yere gelmiş bir patron, ya da arada bir topun peşinde çimde koşup bunu marifet sanan on bir kişiden biri, ya da bir adet göt kılı değilsen almıyorsun hak ettiğini falan. Öyle isen zaten burada ne işin var, git ‘hak ettiğin’ paranla aldığın overpriced arabanda, kendin gibi sahte insanları etkileyecek yemeklere git. Onu da geçtim, az ya da çok olsun, parayı neden kazanıyorsun? Biriktirip turşu yapmak içinse kolay gelsin, para amacın olmuş senin. Yaşamak için kazanıyorsun. Peki bu şehirde o kadarcık parayla yaşanır mı? Eve 1 kilogram et almayı, kırk yılın başı dışarı çıkıp içebilmeyi, bozulan psikolojini toparlayacaksın diye psikiyatriste ya da uyuşturucuya harcadığın paradan azıcık biriktirip cebine atabilmeyi yaşamak sanıyorsan bravo sana, çok güzel yaşıyorsun.

Para peşinde koşuyorsun, mutsuzsun. Gösteriş peşindesin, insanları etkileme derdindesin, ama bu senin suçun değil, hepsi yalnızca kendilerini sahte oyunlarla etkileyenlerden etkilenmeye programlanmış, sen de oyununu oynuyorsun. Parayı buldun, o zorlu yolculuk bitti diyelim. Hayatın gerçek yüzünü görmeye hazır mısın? Sadece o paran için senin yüzüne gülen sahte insanlar mı diyelim, yoksa o parayla ne yaparsan yap içindeki boşluğu asla kapatamayacak olacağın gerçeğiyle yüzleşmen mi? Belki de hayata bakışını tamamen değiştirme zamanın gelmiştir, ne dersin? Belki de parayı, insanları etkilemeyi amacın olmaktan çıkarıp, dünyaya dönme zamanın gelmiştir. Belki de nefes alıp para kazanmayı hayat sanmaktan vazgeçip, hayatın gerçek anlamını bulman gerekiyordur artık.

Herkes yapıyor diye birşey yapmaktan vazgeç. Kendine yeni bir hobi edin, yeni insanlarla tanış. İş dünyasından tamamen uzaklaş. Para olmasın işin içinde. ‘Aa ne güzel fikir, ben de bunu yapacağım kafama koydum’ diyorsun değil mi? Acaba aynı lafı kaç yıldır kendine söyleyip duruyorsun? Ayna karşısında bunu kendine söylediğinde, birazcık samimi bile buluyor musun? ‘Ama zamanım yok şu sıra’ derken ise, ‘siktir ordan’ dememe gerek yok sanırım, aynada kendine de aynısını söyleyebileceğini biliyorsun. Bırak artık bu hayatı. Hayata dön. Planları yapmaya başla. Nasıl olsa yapamayacaksın. Ne yazsam bir şey değişmeyecek. Yine monoton, robotlaşmış hayatına devam edeceksin bu yazı olmamış gibi. Hadi monoton, robotlaşmış hayatına devam et şimdi.

Yeniden, Hello World

Uzun süredir yazmıyordum, evet.

Çeşitli sebepleri var. Öncelikle, ihtiyacım yoktu. Zombileşmiş, monotonlaşmış bir hayat sürüyordum. Bundan memnun değildim, ama bir süredir öyle olması gerekiyordu. Bu yaza kadar. Bir şeyler yeniden değişmeye başladı bu yaz. Anlatamayacağım, biraz anlasam da buraya yazmamın doğru olmayacağı şeyler. Neyse, önemli olan, tekrar kendim olmaya başladım. Tekrar hissedebilmeye başladım. İnsanları gerçekten insan yerine koymaya başladım. Biraz acı koydu öyle olunca. Yeni insanlarla tanıştım, hayatım değişti. Ya da değişmedi, hayatım zaten sanki yıllardır ‘frozen mode’ halindeydi. Bir şey buzları eritti. İçimdeki bağırma isteği, yaşama isteği, bir şeyler yapma isteği geri geldi.

Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı. Keşke ayağa kalkıp yürümek kadar kolay olsaydı herşey. Değil. Bir şeylerin eksik olduğunu hatırladım. Öyle bir boşluk ki, ne koyarsan koy, dolmuyor. Ev, iş, aile, para, arkadaşlar… hiçbir şey onu kapatamıyor işte. Bu yüzden yeniden ‘hello world’ diyorum dünyaya.

Tekrar hoşgeldim.