Fermi Paradoksu

Uzaya ve yıldızlara bakmanın yarattığı o özel histen bahsetmiştim. Gökyüzünde milyarlarca, normal bir insanın hayal edebileceği seviyenin çok üzerinde miktarda yıldız var. Bu yıldızların yüz milyonlarcasının çevresinde yaşama elverişli gezegenler var. Biz, dünya ve insanlar olarak, kozmik zaman çizgisinde, çok kısa bir süredir varız. Güneş Sistemi ve Dünya’dan çok daha uzun süredir burada bulunan gezegenlerin hepsini düşününce, uzayın gözlemleyebildiğimiz bölgesinde milyonlarca gezegende hayat olmalı. İnsan ırkının ne kadar kısa süredir var olduğunu ve bu kadar sürede bile nasıl bir teknolojiye eriştiğini düşününce, bu gezegenlerin ciddi bir miktarındaki hayat, bizden çok daha gelişmiş, uzayda yolculuğu ve yıldızlararası (hatta belki galaksilerarası) yolculuğu keşfetmiş olmalı. Yazın gecenin sessizliğinde, şehirden uzak, sahilde kumlara yatıp gökyüzünü izlerken de insanın aklına gelmesi kaçınılmaz olan soru da bu işte:

Herkes Nerede?

Modern fizik tarihindeki en önemli insanlardan biri olan Enrico Fermi‘nin onlarca yıl önce sorduğu bu sorunun günümüzde kesin bir cevabı yok. Çok farklı cevaplar mevcut, bazıları çok mantıklı olsa da, hepsi bir anlamda uçuk kaçık. Kime sorsanız farklı bir cevap alabileceğiniz bu paradoks ile ilgili asıl heyecanlı olan nokta ise, bu uçuk kaçık cevapların bir tanesinin doğru olmak zorunda olduğu. Orada bir yerde, şu an bilemediğimiz, uçuk kaçık bir gerçek var ve keşfedilmeyi bekliyor, ve bunu ne zaman keşfedeceğimizi bilmiyoruz.

Drake Equation adı verilen formülde astrofizikçiler tüm değişkenleri hesaplayıp yerine koyduğunda, yalnızca Samanyolu galaksisinde (bilmeyen varsa: biz de bu galaksideyiz) on milyonlarca yaşanabilir gezegen ve uygarlık olması gerektiği görülüyor. İnsan ırkı olarak, gökyüzünde uzay uygarlığının olabileceğini düşündüğümüz bölgelere yüksek güçlü radyo sinyalleri gönderiyoruz. Bunların arasında insanı ve yaşamın yapıtaşı olan DNA moleküllerini anlatmaya çalışan bir radyo mesajı bile mevcut. Ancak tek bir kez bile, uzayın sonsuz sessizliği bozulmadı. Kimseden hiçbir cevap gelmedi. Fermi Paradoksu’nu yanıtlamaya çalışan yüzlerce farklı hipotez var, kendimce en mantıklı olanlardan bir kaç tanesini burada paylaşacağım.

1. İhtimal: Cevabı yanlış şekilde arıyoruz

Uzayda belli başlı bölgelere radyo sinyalleri gönderiyoruz, cevap gelmesini bekliyoruz. 1962’den beri çeşitli projelerde uzaya radyo sinyali gönderdik ve bunlara cevap gelmesi onlarca yıl sürecek. Tabii ki, muhtemelen hiç bir cevap gelmeyecek, çünkü orada bizimle aynı frekansta, antenleri bize çevrilmiş, bizimle aynı zaman kavramına sahip birileri yok. Kozmik bir boşluğa, elektromanyetik sinyaller gönderip cevap gelmesini umuyoruz. Sinyal gönderdiğimiz bölgeleri kozmik boyutta çok yakın noktalardan seçiyoruz (yoksa, daha uzaktaki hedeflerden geri sinyal dönmesi on binlerce, yüz binlerce yıl sürerdi) ve bu bölgelerde herhangi bir biçimde yaşam olma ihtimali çok düşük. O çok düşük ihtimal gerçekse ve yaşam varsa bile, bize geri bir cevap gelmemesi için bir sürü neden var:

  • Çok basit yaşam formları ile iletişim kuruyoruz: Yaşam dediğimizde iki kolu iki bacağı, kafası olan, düşünebilen canlılar hayal ediyoruz, ancak hedefimizdeki yaşam formu belki de en basit tek hücreli canlılardan, bakterilerden ibaret. Bu bakterilerin ne bizim frekans modülasyonu ile gönderdiğimiz binary mesajını decode etmesini, ne de radyo vericisi çanak antenler ile sinyalin geldiği bölgeye geri cevap göndermesini bekleyebiliriz 🙂
  • Gelişmiş canlılar var, ancak bizim gibi elektromanyetik dalgalar ile iletişim kurmuyorlar: Belki gerçekten orada canlılar var ve bir şekilde düşünebilen canlılar. Belki bizden çok daha gelişmişler (ki zaten bizim seviyemizde olma ihtimalleri milyonda bir gibi bir şey, kozmik zamanda yaşamın evrimini değerlendirdiğimizde ya çok basit ya da çok gelişmiş olmak zorundalar), ancak bizi dinlemiyorlar. Radyo dalgalarını dinleyen alıcıları yok, belki de quantum fiziğini kullanarak, iletişim kurmanın çok daha farklı yollarına yönelmişler.
  • Gelişmiş canlılar var, ancak farklı zaman ölçeğinde yaşıyoruz: Belki beyinleri (ya da onun yerine neye sahipseler) çok daha farklı bir hızda çalışıyor. Bizim için, bu tür bir iletişim için mantıklı kabul edebileceğimiz 5 saniye ya da 2 dakika, onlardaki 1 mikrosaniye ya da 5000 yıla eşdeğer, yani gönderdiğimiz mesajlar, bir kısmı Big Bang’den kalan kozmik gürültü arasında anlaşılmadan kaybolup gidiyor.
  • Gelişmiş canlılar var, ve mesajı alıyorlar, ancak özellikle cevap vermiyorlar: Bu biraz korkutucu aslında. Mesajımız yerine tam anlamıyla ulaşıyor, ancak neden cevap versinler? Biz buradayız diye bağırıyoruz, belki onlar yerlerini belli etmek istemiyorlar, belki bir sürü yerini belli etmek istemeyen uygarlık ile karşı karşıyayız, belki orada, tam karşımızdalar, ancak hareket etmeden, ses çıkarmadan bekliyorlar, yalnızca dinliyorlar. Belki de bir gün bizimle iletişime geçecekler, ancak bu bizim için hiç hoş olmayacak. Dışarıda nasıl bir tehlike olduğunu tahmin bile edemeyiz.
  • Gelişmiş canlılar var, mesajı alıyorlar, ancak umurlarında değiliz: Dışarıdaki canlıların nasıl bir seviyede yaşadığını hayal bile edemeyebiliriz. Kardeshev Scale adı verilen hesap sistemine göre, kozmik seviyede üç farklı uygarlık seviyesinden bahsedebiliriz. Birinci tür, bizim gibi, kendi gezegenin kaynaklarını kullanabilen, sıradan türler. İkinci tür, kendi yıldızlarının enerjisinin neredeyse tamamını kullanacak seviyeye gelmiş türler. Üçüncü tür ise tüm galaksiyi kolonize edebilecek güce gelmiş türler. Üçüncü tür galaksimizde olsaydı, muhtemelen bunu bilirdik. Ancak ikinci tür, Dyson sphere adı verilen bir süperyapı ile tüm enerji ihtiyacını karşılıyor olabilir. Daha da ileri gidip Matrioshka beyni yaratmış olabilir ve tüm bireyleri sonsuz mutluluk içinde, bir cennet simülasyonunda yaşıyor olabilir. Böyle gelişmiş bir uygarlığın bizim mesajlarımızı almama ihtimali olamaz, ancak neden cevap versinler? Sonsuz mutlulukta yaşıyorlar, belki her şeyin sırrını da çözmüşler. Muhtemelen bizi zaten biliyorlar, onlar için yerdeki karınca kadar önemsiziz. Cevap vermek umurlarında bile olmayabilir. Zoo hypothesis olarak geçen bu ihtimalde, belki de mesajlarımıza hehe diyip gülüp geçiyorlar.
  • Çok büyük ya da çok küçükler: Oradalar, mesajı da alıyorlar, ancak iletişim için fazla büyük ya da fazla küçük olabilirler. Mesajlarını, şu an tahmin edemediğimiz bir nedenden dolayı bize iletemiyor olabilirler. Başta çok mantıklı gelmese de, bunun da bir ihtimal olduğunu bir köşede tutmak lazım. Ne de olsa bunun gerçek nedenini, keşfettiğimiz güne kadar asla bilemeyeceğiz.

2. İhtimal: Bir simülasyonu yaşıyoruz

Bu seçenek her ne kadar fantastik olsa da, Fermi Paradox’un tüm çözümleri heyecan verici derecede fantastik. Belki hayat, uzay, bilinç, evren dediğimiz her şey sadece bir simülasyon. Ailemiz, evimiz, sevdiklerimiz, yaptıklarımız, yaşadığımız her anı, hayatımıza girmiş olan her şey yalnızca bir ilüzyon, sadece bir hologram. Yaşamıyoruz, yaşam diye bir şey hiç olmadı, ve hepimiz Matrix gibi bir simülasyondayız. The Truman Show‘ın çok daha büyük çaplısı gibi düşünebiliriz. Ancak eğer bu gerçekse, zaten bittiğinde dert edecek çok daha farklı sorunlarımız olacağından eminim.

3. İhtimal: Gerçekten dışarıda kimse yok

En korkutucu ihtimal bu. Belki Drake’in formülünü hesaplarken herkesin gözden kaçırdığı bir şey vardır. Belki gerçekten de hayatın ve evrimin bir noktadan ileri gitmesini engelleyen, bilmediğimiz, rahatsız edici bir neden vardır. Belki de The Great Filter, gelişmiş yaşamın evrende yayılmasını engelliyordur. Wait But Why’daki Fermi Paradox makalesi (İngilizceniz iyiyse ve konu ilginizi çektiyse, link’teki makaleyi baştan sona okumanızı öneririm), bu durumu oldukça güzel özetliyor. En genel hatlarıyla, The Great Filter şunlardan biri olabilir:

  • Belki hayatın oluşması, istatistiksel olarak zaten imkansıza yakın olabilir, bu yüzden gerçekten de yalnızca biz varızdır: Tüm, koca evrende, yalnızca biz. Kulağa imkansız gibi geliyor, ancak şu ana kadar hiç bir hayat belirtisi alamadık, hayatın ve ilk hücrenin nasıl oluştuğu apayrı bir tartışma konusu. Ancak belki de bizim bildiğimiz anlamıyla yaşam, gerçekten de yalnızca buradadır. Belki de Dünya’nın bu derece yaşama elverişli olması, sandığımızdan çok daha düşük bir ihtimaldir.
  • Hayatın oluşması, yeterince zaman ve milyarlarca galaksi söz konusu olduğunda, mümkün, ancak şu an kimse yeterince gelişemedi: Belki dışarıda bir yerde gerçekten hayat var, ancak kimse yeterince gelişememiş. İlk’lerden biriyiz, şanslıyız, belki birileriyle bir noktada karşılaşacağız, ancak bunun olmasına belki de yüzbinlerce var. Belki de ulaşmamıza (ya da bize ulaşılmasına) engel olacak bir sürü etken var ve bunların hiçbirini henüz göremiyoruz.
  • The Great Filter ileride, bizi bekliyor, ve bizi yok edecek: Belki de evrende zeki yaşam hep gelişebilen bir şey, ancak bir şey, bir noktada bu yaşamı yok ediyor. Belki yaşam kendi kendini savaşlar ile yok ediyor, belki bir süper güç her şeyi, yeterince güçlü olup kendisine tehdit olabilecek seviyeye geldiğinde yok ediyor. Belki de, yaşam denilen döngü bundan ibaret ve ne kadar güçlü ve kararlı olursak olalım, bir noktada her şey bitecek. Bir noktada, tüm insanlık ve Dünya yok olacak.

Fermi Paradoksu’nun cevabını kimse bilmiyor, ve daha da uzun süre birileri öğrenecekmiş gibi görünmüyor. Belki birileri var, belki birileri yok, belki biz bile yokuz. Gerçekliğin ve bilincin tanımını bile tam yapamıyoruz, hayatın kaynağını ve ölümün sırrını çözemedik. Kara deliklerin, wormhole‘ların sır perdesini bile aralayamadığımız şu günlerde Fermi Paradoksu’nun yanıtını bulmak imkansıza yakın. Bulacağımız güne kadar da her seçenek, hem mümkün, hem de aynı anda bir o kadar imkansız. Ancak yine de sıcak bir yaz akşamında içkini yudumlayıp, yalnızda dalgaların sesini dinleyerek, gökyüzünün sonsuzluğuna bakmak, Samanyolu’nun merkezine doğru mental bir yolculuğa çıkmak gibisi yok. Belki Fermi Paradoksu’nun yanıtını şu an yaşayan hiçbir insan öğrenemeyecek, belki gerçek biz insanların düşünebileceği tüm hipotezlerden çok daha uzak. Belki de yukarı baktığımızda gerçekten sonsuz yalnızlığa bakıyoruz, bilemeyiz. Ancak tek bildiğimiz bir şey varsa: doğa her şeyiyle, evrenin bize sunduğu haliyle, belki de olabilecek en güzel şey, ve hayatın saçmalıklarıyla, parayla, iş ile, insanların aptallıklarıyla, siyaset ile, savaşla ve din ile kendimizi ve insanlığı mahvetmek yerine, bu güzel doğanın ve hissedebildiğimiz gerçekliğin tadını çıkarmalıyız.

Beklentileri Sıfırlamak

Hayatımın son iki ayında, tam anlamıyla literally son 2 ayında o kadar çok şey değişti, o kadar farklı duygu ve durumlar içine girdim ki, otursam kitap bile yazarım.

25 yaşımı noktalamama iki gün kala, şu iki aya geriye baktığımda görüyorum ki, yavaş yavaş geride bırakmayı başardığım “her gün bir yeni psikolojik savaş” adlı çalkantılı dönemde çok şey öğrendim. Beş-altı tane, çok kısa sürede üst üste başıma gelen kişisel olay var. Olayları burada paylaşamam, ancak kendimdeki değişimi ve bakış açımı değiştirme hikayemi anlatacağım.

Bundan yalnızca iki ay önce insanlara bağımlı, obsesif yapılı, duygularını kontrol edemeyen, neye ve kime önem vermesi gerektiğini bilmeyen, şu ankine göre çok daha az sorumluluk bilinci olan, impulsive biriydim. Kötü biri değildim, aksine çok iyiydim, hatta insan olarak fazla iyiydim, ancak az önce belirttiğim zayıf yönlerim beni esir alabiliyordu. Yaşadığım olaylarda kontrolüm dışında gelişen çok olumsuz nokta vardı, ve kontrol edemezsem obsesif/depresif loop‘a girecektim. Girdim de. En kötü dönemimde haftada ortalama 3kg vermeye başladım. Kısaca, tabiri yerindeyse, boka sardım.

If you don’t like something, change it. If you can’t change it, change your attitude. Don’t complain.

Maya Angelou

Sanırım tam bu depresif moddan çıkacakken bir daha, üzerine bir daha, bir daha darbe alıp durmak, hayatın bana kibarca “belki de başka bir şeyleri değiştirmelisin” deme yoluydu. Tam doğru zamanda, günü gününe doğru noktada hayatıma tesadüfen giren insanlar da belki de ipuçlarıydı. Ancak noktaları bazen ancak geriye dönük baktığımızda birleştirebiliyoruz. Canımı sıkan olaylar yaşadıysam da, bazıları için şimdiden “iyi ki olmuş” diyorum. Bazılarındaki olayı henüz şu an bulunduğum noktada göremiyorum ama yeterince zaman geçtiğinde onlara da iyi ki olmuş diyebileceğimden eminim. İstatistiksel açıdan değerlendirdiğimizde, yirmi beş yılda tersi çıkmadı henüz.

Peki ne yaptım? Olayları elimde sımsıkı tutup kontrol etmeye çalışmak, onlara tutunmak yerine, yoluma baktım. İnsanlar hep takıntılı olduğumda bana move on, let it go derdi, çok takmazdım. Genelde haklılarmış. Fazla duygusala bağlayıp, geçmişe tutunmaya çalışan biriydim. Ancak move on‘ın anlamını daha yeni anlamaya başladım. Önüne, ileri bakmak demek geçmişten vazgeçmek demek değilmiş. Aksine, zamana bırakmakmış. Zaman her şeyi yoluna sokuyor, olması gerekenler oluyor, olmaması gerekenler ise, yerini çok daha güzel olaylara bırakıyor. Düşünmeyip kafamı rahatlatarak obsesyonu yendim. Gereksiz takıntılardan kurtulmaya başladım. İster hayatımı ciddi anlamda etkileyen, bana gerçek anlamda zarar veren olaylar olsun, ister kapıyı kitleyip kitlemediğimi üç kere kontrol etmek gibi önemsiz ancak takıntı belirtisi şeyler.

Yetmedi. Obsesyonu ciddi ölçüde yendim, ancak hala bana zarar veren, obsesyonun ötesinde bir şeyler vardı: beklentiler. O ya da bu şekilde, günlük hayatımızda sürekli bizi esir alan, ruhumuza, ince ince işleyen, o iki yüzlü duygu. İki yüzlü, çünkü güzel bir şey gibidir. Kendini umut gibi gösterir, ancak umut ile beklenti arasında ince bir çizgi vardır. Umut kararlılıktır, başarıdır, vazgeçmeyiştir. Beklenti ise zayıflıktır, obsesyondur, bağımlılıktır. Beklentileri sıfıra indirdim. Hep kolay olmadı, bazen indirdiğimi sandım ancak içten içe indiremediğimi gördüm. Ancak indirdim. Zormuş, ama sandığım gibi imkansız değilmiş. Sıfıra indirmemle birlikte herşey bir anda olması gereken şekle döndü. Olaylar, yaşadıklarım, insanlar, dedikleri, son ik ayımdaki ve daha da öncedeki herşey anlam kazanmaya başladı. Neredeyse tüm parçalar yerine oturdu. Çok daha güzel, büyük bir resmin parçası halini aldılar.

Kafayı rahatlatmanın formülü çok basitmiş: umudu yüksek, beklentiyi sıfırda tutmak gerekiyormuş. Direk mutluyum diyemem tabii ki, mutluluk denilen olay özel bir duygudur, her durumdayken demek, kendisine hakaret olur. Ama 25 yaşımı tamamlarken, son bir kaç ayda, en önemli şeyi öğrendim: hayat çok tatlı sürprizlerle dolu. Ne zaman geleceği belli olmuyor, bu yüzden beklentilere kapılmadan, her şeyi, herkesi, olduğu gibi yaşamak ve tadını çıkarmak lazım. Gelmesi gereken dönüp dolaşıp, bir şekilde zaten geliyor. Öyle bir geliyor ki, istesen bile kaçamıyorsun. Onun dışında bir beklentim yok. Hayatımı, psikolojimi, duygularımı, işimi, ilişkilerimi düzene sokmayı başardım. Hem de en zor günlerde bile. Teknolojinin sağlık sektöründeki gelişimini ve nispeten sağlıklı bir insan olduğumu düşünürsek, insan hayatının önümüzdeki 50 yıllık dönemde ciddi biçimde uzayacağını da project ederek kendime 100 yıl gibi sağlam bir ömür biçtim. Böylece, ilk çeyreği tamamlamış oluyorum sanırım.

Yüzlerce insandan bir tanesi bile olmasaydı, her şey farklı olabilirdi. Thanks to everyone involved. Sıradaki bölüm: adını bilmediğim the next chapter.

Sonsuzluk

Çocukken hep yukarı, gökyüzünün derinliklerine bakardım. Öylece, bomboş. O boşluk, aslında en derindeki, herşeyden ve herkesden sakladığım duyguları uyandıran şeydi. Öylece dakikalarca, saatlerce bakardım bazen. Neye bakıyordum?

O anda bulunduğum noktadan, gözlerimle baktığım doğrultuda dümdüz bir çizgi çekersem, acaba nereye gidecekti? Bir şeylere vuracak mıydı? Milyonlarca ışık yılı uzakta başka bir galaksideki bir sezyum atomuna mı çarpacaktı? Bir karadeliğin uzay zamanı bükmesiyle etki alanına girip event horizon‘ını geçip henüz sırrını açıklayamayıp fiziksel anlamda singularity denilen yere mi gidecekti? Henüz anlaması çok zor olan bir konseptle, bir şekilde arkadan, sanki bir kürenin yüzeyinde ilerliyormuş gibi başladığı noktaya mı dönecekti? Yoksa, en tuhafı, öylece gitmeye devam mı edecekti? Öylece, dakikalarca, günlerce, yıllarca, milyarlarca yılca. Buradaki, ne kadar uzun olursa olsun, gitmesi’nin belirli bir süre içinde gerçekleşiyor olması bile, aslında aklımızda görecelilik ile ilgili bambaşka sorular doğuruyor. Örneğin, bu çizgi, ne hızda ilerliyor? Anında mı gidiyor? Anında giderse, zamanda geriye, hatta zamanda eksi sonsuz‘a gideceği için, zaten bir noktaya kadar bir şeye çarpmıyorsa bir daha çarpması mümkün de değil. Anında ne demek? Işık hızını nasıl oldu da geçtik? Kaldı ki, bir şekilde geçtiğimizi kabul etsek bile, uzay ve zaman o zaman bir şey ifade eder mi?

İşte bütün bu sorular ve daha fazlası kafamı kurcalarken, öylesine bakardım ve herşeye bağlı olduğumu hissederdim. Anlatması çok zor, ama tüm evreni bir bütün olarak görüp, herşeyin birbirini etkileyebildiğiyle ilgili bir duygu. Herşey bağlı. İple değil belki, ancak fiziğin temelindeki kuvvetlerle, boşluk sandığımız uzaydaki şey ile.

Bu yazıdaki asıl noktam, matematiksel ya da fiziksel sonsuzluk kavramından çok, onu hissetmek. Sonsuzluğu hissetmek nedir? Mümkün müdür? Tabii ki de burada insan beyni, aksonlar, elektrik akımı, kimyasal reaksiyonlar, ve aslında düşünce denilenin beyinde bunların sonucu oluşan bir durum olduğu gerçeğine karşı bir şey demiyorum, pozitif bilimciyim, hardcore mühendisim 🙂 Ancak, insanın bilincinin gelebileceği, belki de fiziksel sınırımızda olan sonsuzluk duygusundan bahsediyorum. Bu duygu neden var? İnanma içgüdüsü ile ilgisi var mı? Bunu hissettiğimizde neden güçlü ve tanrı gibi, yenilmez hissediyoruz? Yalnızca evrimsel sürecin insan ırkına güçlü olması için bir hediyesi mi? Yoksa arkada daha fazlası mı var? Neden bu duyguyu hissettiğimizde, sonrasında dönemde hayatımızda tuhaf olaylar oluyor (evet, bende kesinlikle oluyor, neredeyse 1.0 korelasyon diyebilirim)?

Doğaya bağlıyken, şehirden uzak, ormanda ağaçların arasındayken, çok daha bağlı ve sonsuz hissedebiliyorum. Şehir ışıklarından uzakta (ki, astrofotoğrafçılık ile de ilgilendiğimden dolayı yazları sık sık şehir ışıklarından uzağa giderim), gözyüzüne baktığımda neden yıldızları gördükçe, anlatamadığım bir güç hissediyorum? Hava bulutluyken, aynı yıldızların orada olduğunu bilsem de, neden aynı gücü o etkide hissedemiyorum? Ben deli miyim? Öyle sanan var, ama öyle olduğumu düşünmüyorum. Sadece, bir insan olarak, kendi iç sesimi sorgulamayı ve anlamaya çalışmayı seviyorum. Anlatamadığım bir biçimde hep doğru yolu o gösteriyor, ancak doğadan ve uzayın sonsuzluğundan uzak olunca gerçekten uzak olduğumu hissediyorum. Hissetmeyi seviyorum.

Bu yazıyı sonuçlandırmayacağım. Sadece kendim de düşünürken düşündürmek istedim. Her ne kadar bir bilgisayar mühendisi de olsam, hayatım API request’ler, DoS saldırıları, UI/UX, SQL query’leri, backend’ler ve frontend’ler ile geçiyor da olsa, sadece o sonsuzluk duygusunu yaşamak için, bazen herşeyden, şehirden, teknolojiden kaçıp, doğada herşeyden uzak, sevdiğim ve yanında iyi hissettiğim insanlarla uzaklara kaçmak istiyorum.

Çok uzağa. Sonsuzluğa.

Maske

Monoton hayattan herkese merhaba. Ben bir sıradan insanım. Her sabah alarm ile yatağımdan uykulu kalkıp işe gidiyorum, düzenli sporumu yapıyorum. Bütün gün sevmediğim insanların yüzüne gülümseyip ‘tabii ki’ diyorum. Kendime söyleneni yapıyorum, köleyim çünkü. Hak ettiğimin çok altında maaşımla geçinip gidiyorum. Instagram’a, Twitter’a, Facebook’a, Snapchat story’me çok mutluymuş gibi fotoğraflar koyuyorum tekrar. Gelen like’lar ise beni motive ediyor.  20’lerimin ortalarından beri bunu yapıyorum, belki 30’larımda biraz daha iyi bir maaş ve iş tecrübesiyle bunu yapıyor olacağım. 40’larımda belki biraz daha fazla gezerim, şanslıysam üst düzey yönetici olurum. Belki o zaman sevmediğim insanların yüzüne gülmeme lüksüm olur. Okumuş olduğum klişe kitaplar ve izlediğim klişe filmler sayesinde ise iş ortamında tanıştığım insanlarla tartışacak monoton konularım olur. Tabi bütün bu sakinliğimi aldığım ilaçlara borçluyum. Kendim gibi monoton biriyle evlenirim. Sonra emekli olurum, kendimi aynı monotonluğu çocuklarıma aşılamaya adarım. Ben köle oldum, onlar da olsunlar.

Yeter arkadaş. Sıradan bir gün kaç insana yalan söylediğini saydın mı hiç? Yalan söylemek dediğim, birinin yüzüne yanlış bir bilgi içeren tümce sarf etmek değil. Yalan illa bu değildir. Normalde olduğun kişiden başka biri gibi görünmek de yalan söylemektir. Birini sevmeyip, arkasından dedikodu yapıp, sadece iş yaptığın için yüzüne gülmenin, düz bir yalan söylemekten hiçbir farkı yoktur. Ama tabii ki, normlar, sosyal yaşam, evet. Tabii ki normlara uymak zorundayız, iş ilişkilerimize özen göstermeliyiz, kendimizi olduğumuzun çok üzerinde pazarlamalıyız. Herkes bunu yapıyor sonuçta, yapmazsak eziliriz, yükselemeyiz, yerimizde sayarız. Herkes bir yarışa kaptırmış, birbirlerin arkasından vurmak için yer arıyor. Sabah akşam koşuyorlar, ama ne için koştuklarını bile bilmiyorlar. Hayır, cevap para değil, o yalnızca bir araç. Ego tatmini? Kendini geliştirmekle, milletin pohpohlaması sonucu kendini bir şey sanmak arasındaki çizgiyi görebilmek gerek. Ne için koşuyor bu insanlar? Ne bu yarış, ne bu stres, ne bu kölelik? Neden herkes iyi olduğu işe odaklanıp bunu severek yaparak ortaya faydalı ve gerçekten güzel bir şeyler çıkaramıyor? Google’ın Amerika’daki ana kampüsü gibi az sayıdaki yeri bir kenara koyarsak, bir şirket için çalışan insanlar işini ya sevmiyor, ya da zorla seviyorlar. Fikirlerle beyinleri yıkanıyor, işlerini sevmeye programlanıyorlar. Eğer yaptıkları işi sevmeyip sadece para için oradalarsa (ki bu grubun, toplamın oldukça büyük bir bölümünü kapsadığını söylememe gerek yok sanırım) sevmeleri için herşey yapılıyor. Ne kadar da iyi niyetli o şirket yöneticileri, çalışanların mutlu olmasını istiyor. Ya da motiveyken insanların daha iyi perform ettiğini bildikleri için şirket kârını optimize ediyorlar diyelim. İstisnalar var tabii ki, ancak çoğu yerde, çalışanların hayatı patronların umru değil. Nedeni çok basit: diğer patronlarla öyle bir yarış halindeler ki, kendi istekleri, kontrollerindeki insanların hayatını göz önünde bulundurma güdüsünü bile bastırmış.

Kanımca asıl kötü olan bu değil. Bu, zaten kapitalizmin gerçeği, hep böyleydi, uzun süre de değişecek gibi gözükmüyor. İnsan doğasında olan, doğal bir dürtü. Asıl kötü olan, insanların maskeleri. Altındakini karınca gibi görüp, yüzlerine gülmeleri. Sahte olmaları. Kendileri olmamaları. O maskeyi, yıllarca yüzlerini gizledikleri o aptal maskeyi çıkarmaya korkuyorlar. Ama hangi maskeyi takarlarsa taksınlar, gözlerini, asıl içlerindekinin çıkış kapısını asla kapatamıyorlar.

Rol yapmayı, bir başkası olmayı bırakın artık. Kendiniz olun. İyi de olsa, kötü de olsa, bir insan kendi olabildiği kadar gerçektir. Kötüyse, gizlenmek yerine değişin. Maskelerin arkasındakini zaten herkes görüyor. Yalnızca kelimelerin geçerli olduğu formal context‘te insanlarla iletişiminizi kelimelerle belli bir saygı çerçevesinde tutabilirsiniz, ancak asla gerçeğe taşıyamazsınız. Ama ne fark eder değil mi? Zaten politik bir dünyadayız, ve yalnızca sosyopolitik konumunuzu korumak önemli? İnsanlar, ne de olsa, yalnızca ufak kuklalar değil mi? Bir sürü ip ile parmağımızın ucunda. Yönetmesi, oynaması, canlarını yakması, yalanlar söylemesi çok eğlenceli kuklalar. Ancak o ipleri elimize aldığımızda, nedense korkup maskelerin arkasına gizleniyoruz. Ama unutmayın, o maskeler günümüz dünyasında eriyip gidiyor. Artık herkes gerçeği görebiliyor. Maske artık kimseyi kandıramıyor. İster patron, ister fenomen, ister bilim adamı, ister politikacı, ister esnaf, ister mühendis, ister tiyatrocu ol. O maskeyi çıkarmadığın sürece asla kendin olamazsın.

Güç İnsanları Değiştirir Mi?

Para, şöhret, stratejik konum, hiyerarşinin üzerinde olmak. “Parayı buldu şımardı.”, “Ünlü oldu yüzümüze bakmıyor.”, “İyi ki bir CEO oldu” (bu arada son zamanlarda her iki insandan üçü CEO ya da sosyal medya uzmanı zaten, fazla cool’lar dostum!). “Başa geçince bizi unuttu hemen.”

Bu cümleler tanıdık mı? İlla ki hepinizin hayatında, o ya da bu şekilde bir güce sahip olunca değişmiş insanlar vardır. Benim var, hem de bir sürü. Peki güç acaba gerçekten bu insanları değiştirmiş midir?

Hayır. Güç insanları değiştirmez. Güce sahip olmak, yalnızca insanın kendi içindekini, içinde bastırdığını, belki bastırırken kendi bile farkında olmadığını ortaya çıkarır. Bir insan parayı bulduğunda kırolaşıyorsa, o insan zaten en başından kırodur. Zaten iyi bir insan değildir. Yalnızca, geçmişte bu kötü yanını ortaya çıkaracak güce sahip olmamıştır. İçinde bulunduğu sosyoekonomik durum gerçek yüzünü bastırmasına neden olmuştur, ve içinde bir yobaz olmasına rağmen dışına bunu yansıtmamıştır. Aynı durum, ünlü olunca arkadaşlarının yüzüne bakmayanlar, güce sahip olduğunda daha önce yüzüne güldüğü insanları ezmeye başlayanlar için de geçerlidir. Güce sahip olunca değişen insan komplekslidir, içinde uzun süre bastırılmış duygularını dışarı çıkarmaktadır. Bu yüzden yanlış insanların güce sahip olması çok tehlikelidir, çünkü zarar potansiyelleri, iş işten geçene kadar fark edilmeyebilir.

Durumun olumlu tarafında ise, insanların gerçek yüzünü görmüş oluruz. Bazı insanlar, özellikle güçsüz ve ezik karakterde olanlar çok güzel maske takarlar. Hayatlarında gerçekten gücü ellerine geçirene kadar, gerekirse yıllarca rol yaparlar, fakir edebiyatı arkasına saklanıp, kendilerini kedi gici masum gösterip, sinsice güçlenip saldırmayı beklerler. İşte saldırdıkları an gerçek yüzleri belli olur. Bu yüzden güce sahip insanlara daha çok güvenirim: ne oldukları bellidir. Biri ihtiyacı olan konularda gerekli güce sahipse, kendini gizlemesi için bir neden yoktur, rol yapmaya ihtiyacı yoktur. Bastırır ve istediğini alır. İşte bu yüzden güce sahip birinden kötü bir sürpriz beklenemez. İyiyse iyi, kötüyse kötüdür. İyi görünümlü kötü ya da Snape değildir, sağ gösterip sol vurmaz. Bu yüzden sırtı yere yakın olandan korkacaksın. Hakkın var. Çünkü güç insanları asla değiştirmez, sadece gerçek yüzlerini ortaya çıkarır.