Sonsuzluk

Çocukken hep yukarı, gökyüzünün derinliklerine bakardım. Öylece, bomboş. O boşluk, aslında en derindeki, herşeyden ve herkesden sakladığım duyguları uyandıran şeydi. Öylece dakikalarca, saatlerce bakardım bazen. Neye bakıyordum?

O anda bulunduğum noktadan, gözlerimle baktığım doğrultuda dümdüz bir çizgi çekersem, acaba nereye gidecekti? Bir şeylere vuracak mıydı? Milyonlarca ışık yılı uzakta başka bir galaksideki bir sezyum atomuna mı çarpacaktı? Bir karadeliğin uzay zamanı bükmesiyle etki alanına girip event horizon‘ını geçip henüz sırrını açıklayamayıp fiziksel anlamda singularity denilen yere mi gidecekti? Henüz anlaması çok zor olan bir konseptle, bir şekilde arkadan, sanki bir kürenin yüzeyinde ilerliyormuş gibi başladığı noktaya mı dönecekti? Yoksa, en tuhafı, öylece gitmeye devam mı edecekti? Öylece, dakikalarca, günlerce, yıllarca, milyarlarca yılca. Buradaki, ne kadar uzun olursa olsun, gitmesi’nin belirli bir süre içinde gerçekleşiyor olması bile, aslında aklımızda görecelilik ile ilgili bambaşka sorular doğuruyor. Örneğin, bu çizgi, ne hızda ilerliyor? Anında mı gidiyor? Anında giderse, zamanda geriye, hatta zamanda eksi sonsuz‘a gideceği için, zaten bir noktaya kadar bir şeye çarpmıyorsa bir daha çarpması mümkün de değil. Anında ne demek? Işık hızını nasıl oldu da geçtik? Kaldı ki, bir şekilde geçtiğimizi kabul etsek bile, uzay ve zaman o zaman bir şey ifade eder mi?

İşte bütün bu sorular ve daha fazlası kafamı kurcalarken, öylesine bakardım ve herşeye bağlı olduğumu hissederdim. Anlatması çok zor, ama tüm evreni bir bütün olarak görüp, herşeyin birbirini etkileyebildiğiyle ilgili bir duygu. Herşey bağlı. İple değil belki, ancak fiziğin temelindeki kuvvetlerle, boşluk sandığımız uzaydaki şey ile.

Bu yazıdaki asıl noktam, matematiksel ya da fiziksel sonsuzluk kavramından çok, onu hissetmek. Sonsuzluğu hissetmek nedir? Mümkün müdür? Tabii ki de burada insan beyni, aksonlar, elektrik akımı, kimyasal reaksiyonlar, ve aslında düşünce denilenin beyinde bunların sonucu oluşan bir durum olduğu gerçeğine karşı bir şey demiyorum, pozitif bilimciyim, hardcore mühendisim 🙂 Ancak, insanın bilincinin gelebileceği, belki de fiziksel sınırımızda olan sonsuzluk duygusundan bahsediyorum. Bu duygu neden var? İnanma içgüdüsü ile ilgisi var mı? Bunu hissettiğimizde neden güçlü ve tanrı gibi, yenilmez hissediyoruz? Yalnızca evrimsel sürecin insan ırkına güçlü olması için bir hediyesi mi? Yoksa arkada daha fazlası mı var? Neden bu duyguyu hissettiğimizde, sonrasında dönemde hayatımızda tuhaf olaylar oluyor (evet, bende kesinlikle oluyor, neredeyse 1.0 korelasyon diyebilirim)?

Doğaya bağlıyken, şehirden uzak, ormanda ağaçların arasındayken, çok daha bağlı ve sonsuz hissedebiliyorum. Şehir ışıklarından uzakta (ki, astrofotoğrafçılık ile de ilgilendiğimden dolayı yazları sık sık şehir ışıklarından uzağa giderim), gözyüzüne baktığımda neden yıldızları gördükçe, anlatamadığım bir güç hissediyorum? Hava bulutluyken, aynı yıldızların orada olduğunu bilsem de, neden aynı gücü o etkide hissedemiyorum? Ben deli miyim? Öyle sanan var, ama öyle olduğumu düşünmüyorum. Sadece, bir insan olarak, kendi iç sesimi sorgulamayı ve anlamaya çalışmayı seviyorum. Anlatamadığım bir biçimde hep doğru yolu o gösteriyor, ancak doğadan ve uzayın sonsuzluğundan uzak olunca gerçekten uzak olduğumu hissediyorum. Hissetmeyi seviyorum.

Bu yazıyı sonuçlandırmayacağım. Sadece kendim de düşünürken düşündürmek istedim. Her ne kadar bir bilgisayar mühendisi de olsam, hayatım API request’ler, DoS saldırıları, UI/UX, SQL query’leri, backend’ler ve frontend’ler ile geçiyor da olsa, sadece o sonsuzluk duygusunu yaşamak için, bazen herşeyden, şehirden, teknolojiden kaçıp, doğada herşeyden uzak, sevdiğim ve yanında iyi hissettiğim insanlarla uzaklara kaçmak istiyorum.

Çok uzağa. Sonsuzluğa.

Maske

Monoton hayattan herkese merhaba. Ben bir sıradan insanım. Her sabah alarm ile yatağımdan uykulu kalkıp işe gidiyorum, düzenli sporumu yapıyorum. Bütün gün sevmediğim insanların yüzüne gülümseyip ‘tabii ki’ diyorum. Kendime söyleneni yapıyorum, köleyim çünkü. Hak ettiğimin çok altında maaşımla geçinip gidiyorum. Instagram’a, Twitter’a, Facebook’a, Snapchat story’me çok mutluymuş gibi fotoğraflar koyuyorum tekrar. Gelen like’lar ise beni motive ediyor.  20’lerimin ortalarından beri bunu yapıyorum, belki 30’larımda biraz daha iyi bir maaş ve iş tecrübesiyle bunu yapıyor olacağım. 40’larımda belki biraz daha fazla gezerim, şanslıysam üst düzey yönetici olurum. Belki o zaman sevmediğim insanların yüzüne gülmeme lüksüm olur. Okumuş olduğum klişe kitaplar ve izlediğim klişe filmler sayesinde ise iş ortamında tanıştığım insanlarla tartışacak monoton konularım olur. Tabi bütün bu sakinliğimi aldığım ilaçlara borçluyum. Kendim gibi monoton biriyle evlenirim. Sonra emekli olurum, kendimi aynı monotonluğu çocuklarıma aşılamaya adarım. Ben köle oldum, onlar da olsunlar.

Yeter arkadaş. Sıradan bir gün kaç insana yalan söylediğini saydın mı hiç? Yalan söylemek dediğim, birinin yüzüne yanlış bir bilgi içeren tümce sarf etmek değil. Yalan illa bu değildir. Normalde olduğun kişiden başka biri gibi görünmek de yalan söylemektir. Birini sevmeyip, arkasından dedikodu yapıp, sadece iş yaptığın için yüzüne gülmenin, düz bir yalan söylemekten hiçbir farkı yoktur. Ama tabii ki, normlar, sosyal yaşam, evet. Tabii ki normlara uymak zorundayız, iş ilişkilerimize özen göstermeliyiz, kendimizi olduğumuzun çok üzerinde pazarlamalıyız. Herkes bunu yapıyor sonuçta, yapmazsak eziliriz, yükselemeyiz, yerimizde sayarız. Herkes bir yarışa kaptırmış, birbirlerin arkasından vurmak için yer arıyor. Sabah akşam koşuyorlar, ama ne için koştuklarını bile bilmiyorlar. Hayır, cevap para değil, o yalnızca bir araç. Ego tatmini? Kendini geliştirmekle, milletin pohpohlaması sonucu kendini bir şey sanmak arasındaki çizgiyi görebilmek gerek. Ne için koşuyor bu insanlar? Ne bu yarış, ne bu stres, ne bu kölelik? Neden herkes iyi olduğu işe odaklanıp bunu severek yaparak ortaya faydalı ve gerçekten güzel bir şeyler çıkaramıyor? Google’ın Amerika’daki ana kampüsü gibi az sayıdaki yeri bir kenara koyarsak, bir şirket için çalışan insanlar işini ya sevmiyor, ya da zorla seviyorlar. Fikirlerle beyinleri yıkanıyor, işlerini sevmeye programlanıyorlar. Eğer yaptıkları işi sevmeyip sadece para için oradalarsa (ki bu grubun, toplamın oldukça büyük bir bölümünü kapsadığını söylememe gerek yok sanırım) sevmeleri için herşey yapılıyor. Ne kadar da iyi niyetli o şirket yöneticileri, çalışanların mutlu olmasını istiyor. Ya da motiveyken insanların daha iyi perform ettiğini bildikleri için şirket kârını optimize ediyorlar diyelim. İstisnalar var tabii ki, ancak çoğu yerde, çalışanların hayatı patronların umru değil. Nedeni çok basit: diğer patronlarla öyle bir yarış halindeler ki, kendi istekleri, kontrollerindeki insanların hayatını göz önünde bulundurma güdüsünü bile bastırmış.

Kanımca asıl kötü olan bu değil. Bu, zaten kapitalizmin gerçeği, hep böyleydi, uzun süre de değişecek gibi gözükmüyor. İnsan doğasında olan, doğal bir dürtü. Asıl kötü olan, insanların maskeleri. Altındakini karınca gibi görüp, yüzlerine gülmeleri. Sahte olmaları. Kendileri olmamaları. O maskeyi, yıllarca yüzlerini gizledikleri o aptal maskeyi çıkarmaya korkuyorlar. Ama hangi maskeyi takarlarsa taksınlar, gözlerini, asıl içlerindekinin çıkış kapısını asla kapatamıyorlar.

Rol yapmayı, bir başkası olmayı bırakın artık. Kendiniz olun. İyi de olsa, kötü de olsa, bir insan kendi olabildiği kadar gerçektir. Kötüyse, gizlenmek yerine değişin. Maskelerin arkasındakini zaten herkes görüyor. Yalnızca kelimelerin geçerli olduğu formal context‘te insanlarla iletişiminizi kelimelerle belli bir saygı çerçevesinde tutabilirsiniz, ancak asla gerçeğe taşıyamazsınız. Ama ne fark eder değil mi? Zaten politik bir dünyadayız, ve yalnızca sosyopolitik konumunuzu korumak önemli? İnsanlar, ne de olsa, yalnızca ufak kuklalar değil mi? Bir sürü ip ile parmağımızın ucunda. Yönetmesi, oynaması, canlarını yakması, yalanlar söylemesi çok eğlenceli kuklalar. Ancak o ipleri elimize aldığımızda, nedense korkup maskelerin arkasına gizleniyoruz. Ama unutmayın, o maskeler günümüz dünyasında eriyip gidiyor. Artık herkes gerçeği görebiliyor. Maske artık kimseyi kandıramıyor. İster patron, ister fenomen, ister bilim adamı, ister politikacı, ister esnaf, ister mühendis, ister tiyatrocu ol. O maskeyi çıkarmadığın sürece asla kendin olamazsın.

Güç İnsanları Değiştirir Mi?

Para, şöhret, stratejik konum, hiyerarşinin üzerinde olmak. “Parayı buldu şımardı.”, “Ünlü oldu yüzümüze bakmıyor.”, “İyi ki bir CEO oldu” (bu arada son zamanlarda her iki insandan üçü CEO ya da sosyal medya uzmanı zaten, fazla cool’lar dostum!). “Başa geçince bizi unuttu hemen.”

Bu cümleler tanıdık mı? İlla ki hepinizin hayatında, o ya da bu şekilde bir güce sahip olunca değişmiş insanlar vardır. Benim var, hem de bir sürü. Peki güç acaba gerçekten bu insanları değiştirmiş midir?

Hayır. Güç insanları değiştirmez. Güce sahip olmak, yalnızca insanın kendi içindekini, içinde bastırdığını, belki bastırırken kendi bile farkında olmadığını ortaya çıkarır. Bir insan parayı bulduğunda kırolaşıyorsa, o insan zaten en başından kırodur. Zaten iyi bir insan değildir. Yalnızca, geçmişte bu kötü yanını ortaya çıkaracak güce sahip olmamıştır. İçinde bulunduğu sosyoekonomik durum gerçek yüzünü bastırmasına neden olmuştur, ve içinde bir yobaz olmasına rağmen dışına bunu yansıtmamıştır. Aynı durum, ünlü olunca arkadaşlarının yüzüne bakmayanlar, güce sahip olduğunda daha önce yüzüne güldüğü insanları ezmeye başlayanlar için de geçerlidir. Güce sahip olunca değişen insan komplekslidir, içinde uzun süre bastırılmış duygularını dışarı çıkarmaktadır. Bu yüzden yanlış insanların güce sahip olması çok tehlikelidir, çünkü zarar potansiyelleri, iş işten geçene kadar fark edilmeyebilir.

Durumun olumlu tarafında ise, insanların gerçek yüzünü görmüş oluruz. Bazı insanlar, özellikle güçsüz ve ezik karakterde olanlar çok güzel maske takarlar. Hayatlarında gerçekten gücü ellerine geçirene kadar, gerekirse yıllarca rol yaparlar, fakir edebiyatı arkasına saklanıp, kendilerini kedi gici masum gösterip, sinsice güçlenip saldırmayı beklerler. İşte saldırdıkları an gerçek yüzleri belli olur. Bu yüzden güce sahip insanlara daha çok güvenirim: ne oldukları bellidir. Biri ihtiyacı olan konularda gerekli güce sahipse, kendini gizlemesi için bir neden yoktur, rol yapmaya ihtiyacı yoktur. Bastırır ve istediğini alır. İşte bu yüzden güce sahip birinden kötü bir sürpriz beklenemez. İyiyse iyi, kötüyse kötüdür. İyi görünümlü kötü ya da Snape değildir, sağ gösterip sol vurmaz. Bu yüzden sırtı yere yakın olandan korkacaksın. Hakkın var. Çünkü güç insanları asla değiştirmez, sadece gerçek yüzlerini ortaya çıkarır.

İnanma İçgüdüsü

En temel fiziksel içgüdüler; hayatta kalma, nefes alma, yemek yeme. Daha sonra sevişme, devamlılık sağlama içgüdüsü. Bunlar herkes tarafından kabul görmüş içgüdüler. İnsanların (hatta çoğu canlının) evrimsel süreçte hayatta kalıp türünü devam ettirmesi için zamanla oluşmuş doğal dürtüler. Peki diyelim ki bu içgüdülerin hepsini tatmin edebiliyoruz. Sırada ne geliyor?

Çoğu insan bilmez ama insan beyni inanmak için evrimleşmiştir. Bazı kaynaklar tek bir bölgeden, bazı kaynaklar birden fazla beyin bölgesinin ortak çalışmasından bahseder, ancak tüm kaynaklar o ya da bu şekilde inanç sisteminin beyinde hardwired biçimde bulunduğu konusunda hemfikirdirler. Beynin bazı bölgeleri uyarıldığında, tanrıyla iletişim kurma hissi uyanmaktadır ve insanlar spiritüel moda geçmektedirler. Bazen halüsinatif maddelerle, bazen manyetik alan ile, bazen ise infrasound (20Hz’in altındaki ses frekansları) ile beyin, tanrısal duygulara ya da halüsinasyonlara (akademik paper’ı) yol açacak biçimde uyarılabilir. Bazı durumlarda bu durumun nedeni tamamen fiziksel olarak basitçe açıklanabilir. Ancak fiziksel nedenlerle açıklayamadığımız durumlarda, akıldan şu soru asla çıkmıyor: Neden?

Neden insanda böyle bir durum söz konusu? Neden tanrıya ya da herhangi bir doğaüstü güce inanma içgüdüsü hissediyoruz? İnsan evriminin hangi noktasında bizi diğer türlerden ayıran bu özelliği kazandık? Bilimin gözlemlediği ancak nedenini açıklayamadığı altıncı hissin sırrı burada mı gizli?

Bu sorunun cevabını kimse tam olarak bilmiyor. Muhtemelen uzay/zamanın ve hayatın sırrı ile birlikte, quantum fiziğinin de gizemi biraz çözülünce, tam olarak anlaşılabilir. Ancak yine de, şu anda elimizde olan ile tümdengelim yapabiliriz. Oldukça karmaşık canlılarız ve neden/sonuç ilişkisi kurabilen bir beynimiz var. O kadar karmaşık bir bilincimiz var ki, psikoloji/psikiyatri/nöroloji gibi bilimler sürekli bizi (ve kendini) daha iyi anlamaya çalışırken yeni birşeyler buluyor. Akıl sağlığımızın yerinde olması ya da bozulması gibi durumlar söz konusu. İnsan, kendi varoluş nedenini bile sorgulayacak, bir anlamda self-aware bir yapıya sahip. Hep neden sorusunu soruyor. Tarihte hayatın kendisine dair bir sürü soru soruldu: ne zaman? nerede? kim? nasıl? Bunların hepsine az çok cevap veriliyor. 13 milyar yıl, boşluk, tanrı, büyük patlama ya da yaratılış. Doğru ya da yanlış, insanlar bu soruların cevabını veriyor, vermek için uğraşıyor. Ama neden sorusunu çok az kişi soruyor. Hepsinin özünde, hepsinin cevabını içeren the master answer diyebileceğimiz cevabın sorusu bu. Henüz cevaplayabileceğimizi sanmıyorum. Ancak bir şeyler olmak zorunda. Göremediğimiz birşeyler. Dini inancı olan biri değilim, ancak tanrı olmasa da henüz göremediğimiz bir şeyler olmak zorunda. Fizik kuralları, evrim, yeterince zaman verildiğinde söz konusu koşullarda kültür oluşması gibi zaten bilinen gerçeklerin ötesinde birşeyden bahsediyorum. Belki tüm evrenin kendisi, herşeyin henüz açıklanamayan biçimde bağlı oluşu, üst üste keşfedilen bilim dünyasını şok eden gerçekler, ve doğadaki en temel dört kuvvetin de atomaltı parçacıklar tarafından taşınması. Bütün sorulara cevap aradıkça, cevap yerine daha da fazla soru ile karşılaşıyoruz. Arada henüz gözlemleyemediğimiz bir bağ olma ihtimali akla mantıklı geliyor. Bütün bu soru/cevap bulutunu tarttığımızda ise elle tutulur iki seçenek olduğunu düşünüyorum.

Birinci seçenek: evrimsel olarak, delirmememiz için inanıyoruz. Bir şeylere inanmaya ihtiyacımız var ve evrimsel olarak insan beyni inanacak biçimde gelişti. Hep birşeylere tutunmaya çalıştı. İnancı olmayanlar (tekrar ediyorum, genel bir inanma konseptinden bahsediyorum, tanrı inancı değil) zamanla delirdi, tutunamadılar, hayata yenik düştüler ve inananların yanında soyları tükendi. Zamanla bu inanç boşluğunu din doldurdu ve insan ile din barış içinde (dinin günümüzde manipulasyon aracı haline gelmesinden bahsetmiyorum, daha eskilerden bahsediyorum) birbirini destekleyen bir ikili oldu. İnsan ise düşünce sisteminin temel yapıtaşı olan sorgulamayı, analitik düşünmeyi ve mantığı, söz konusu kendi varoluşu olduğunda rafa kaldırdı. Evrimsel olarak bazı şeyleri, kendi iyiliği açısından sorgulamamayı öğrendi.

İkinci seçenek: bir şeyler gerçekten var. İnanarak birşeyleri değiştirme gücü her zaman vardı, ancak günümüz pozitif bilimi, bu durumu henüz açıklayacak bir teori üretemediğinden bunu köreltti. Belki içimizdeki inanma/bağlanma gücü ve getirdikleri istatistiklerle açıklanamayacak olaylar arasında gerçekten bir bağ var ve bilim bunu henüz çözemiyor. Tanrı kavramını mantıklı bulmuyorum (inanmıyorum, ancak teoriye bakarsak agnostiğim, çünkü tanrı, tanımına göre, eğer varsa kendini tamamen gizleyip, beni kendisine inanmayacak biçimde yaratmış olabilir), tamamen bilimsel bir insan olarak söylüyorum bunu. Daha kendi yaşadığımız evren hakkında hiçbir şey bilmiyorken, quantum fiziğini yeni yeni keşfediyorken, insanların açıklanamayan, nedensellik ilkesini alt üst eden olaylar oluyorken, böyle bir seçeneği tamamen kestirip atmak bana çok saçma geliyor.

Her ne kadar bir yandan da dini/spiritüel olaylara inanmasam da, ikinci seçenek bana daha mantıklı geliyor. Birinci seçenekteki duruma gelene kadar, bir sürü başka daha basit çözüm olabilirdi. İnsan beyni milyonlarca farklı biçimde gelişebilirdi ve depresyon gibi bir duygu olmazdı. Sorgulama sonucunda delirme ve bunun sonucundaki boşluk hissi ve tutunamama kavramı olmazdı, insanlar sorgulayıp, cevap veremese de hayatlarına devam edebilirlerdi. İnsan vücudunda bulunan herşeyin var olmasının bir nedeni var, ya da en azından bir zamanlar nedeni varmış. Şu anda insan beyninin inanabilme gücü, deneyler ile varlığı fark edilebilen diğer yetenekler ile birleşince insan beyninin/vücudunun gerçek gücünü henüz bilmiyor olduğumuz fikri ağır basıyor. Kendimi sorguluyorum. İçimde inanma hissi var. Ve çoğu insanın aksine, bunu insan yapımı bir tanrı ile doldurmuyorum. Ancak o zaman gerçeğin peşinden gidebiliyorum.

Sonuç olarak, kanımca inanma içgüdüsünün varoluş nedeni, gerçekten inanmamız gereken bir şeyin orada olduğudur. Bu tanrı değildir. Belki de insanın kendisidir, belki de biz, hepimiz, tüm evren, tanrının kendisiyizdir ve buna inanmak bizi diğer varlıklara bağlamaktadır. Belki de bu yüzden doğadayken insan daha gerçeğe bağlı hissetmektedir, adını koyamadığı stresten uzaklaşmaktadır. Belki bu yüzden insanlar odaklanabildikçe o ya da bu şekilde geleceği görüp (hayır Forer etkisinden bahsetmiyorum. Söz konusu bahsettiğim, genel kanılar ile ve istatistiksel olarak açıklanamayacak olaylar) bazı durumları önceden sezebilmektedirler. Bilmediğimiz çok şey var, ve sorgulamaya devam etmek gerekli. İnsanın bu kadar temelindeki böyle güçlü bir içgüdüyü, insan yapımı bir tanrı ile doldurmak, bir yarayı iyileştirmek yerine üzerini geçici olarak kapamaktan farksızdır. Sanırım artık, herşeyin özüne inip gerçeği bulmak gerekiyor. Çünkü daha bilmediğimiz çok şey var, ve gerçeği çoğu insan yanlış yerlerde arıyor.

Sosyal Medya ve Beklentiler

Facebook. Instagram. Twitter. Snapchat. Like’lar, share’lar, repost’lar, retweet’ler, heart’lar, replay’ler. Başta herşey çok güzel geliyor. Günümüzün gelişmiş teknolojisinin, devamlı İnternete bağlı kalabilmenin, cebimizde çift taraflı bir kamera olmasının, dokunmatik ekranların, fotoğraflarımızı anında güzelleştirecek güçte işlemcilerin, GPS’imiz ve WiFi sayesinde dünya üzerindeki yerimizi anında bulup istediğimiz yere check-in olabilmenin, gönderdiğimiz çıplak snap’in birkaç saniye sonra gerçekten yok olacağını sanmamızın rahatlığının getirdiği bir keyif belki de. Vine’ın bitmek bilmeyen loop’larını, Swarm’un bitmeyen sevilmeyen arkadaşın yakında olması check-in’lerini, Tinder’dan tanıştığın insanlarla duygusuz seks yapmanın getirdiklerini ve bilimum sosyal medya platformundaki istenmeyen akraba yorumlarını saymıyorum bile.

Bütün bu güzellikler bedavaya gelmiyor tabii ki. Prizlere, Wifi’a ve power bank’lere bağımlı olmanın, retweet dilenip fotoğraflarımınız kafamızdakinden daha fazla like aldığını görmenin umuduyla yaşadığımız siber dünyanın bize kattıklarından söz ediyorum. Sosyal medyanın genel anlamda insanlığa kattığı pozitif olguların, negatiflerden daha fazla olduğu tartışılmaz. Ancak bazen o çok da sorun olmaması gereken negatif olgular, bizi adeta bir Truva atı gibi içeriden fetheder. Ne mi demek istiyorum? Kullandığımız sosyal medya ortamlarının kölesi oluyoruz. Olduğumuzdan farklı biri oluyoruz, kendimizi dışarı farklı gösteriyoruz. İçimizdeki bastırılmış boşluğu, güvensizliği, asla içinden çıkamadığımız kendimizi beğenmeme psikolojimizi, like dileyen selfie’lerle bastırıyoruz. Ben yapıyorum. Sen de yapıyorsun çok büyük ihtimalle. Neredeyse herkes yapıyor bunu. Sosyal medya ve sosyal medyada popüler olma kavramı, bize insan psikolojisi ile ilgili bir şeyi hatırlattı:

İnsan doyumsuz bir varlıktır.

Daha fazla arkadaş, daha fazla takipçi, daha fazla like, daha fazla herkes tarafından görünme isteği, aslında robotlatmış şehir hayatımızın bizim içimizden alıp götürdüğünün sadece dışa yansıması. Zaten derinlerde bir yerde bozuk olan psikolojimiz, daha fazla like’a sahip fotoğrafı olanın daha üstün, daha fazla retweet’e sahip olanın daha lider olduğu sanrısına kapılmamıza neden oluyor. Çünkü sosyal medyaya hükmeden artık binlere, milyonlara hükmediyor, ve hükmetmek de güç demek. Sayfalarına reklam alarak para kazanıyorlar, gerçek dünyada da popüler konuma geçip istediklerini elde ediyorlar ve hepsinden önemlisi, paylaştıkları kendi doğrularını insanların beğenip paylaşmasının tarif edilemez tatmin duygusunu yaşıyorlar.

Bir de ayakta durmaya çalışanlar var, ki bu grup kullanıcıların yaklaşık %98’ini kapsıyor. Sosyal medyanın süpermodel fenomenlerini görüp onlar gibi olmaya çalışıyorlar, bir umut belki bir gün ünlü olurlar diye ellerinden geleni paylaşıyorlar, egolarını tatmin etmeye çalışıyorlar. Ama olmuyor. O güzel sandığın selfie’in yakın arkadaşların dahil 12 like’ı geçmiyor, komik sandığın video’yu neredeyse kimse izlemiyor. Dinlediğin müzik kimsenin umrunda değil, ve kedine Facebook profili açsan senden daha fazla arkadaşı olur.

Düşündüğümüzde bunların farkında olsak bile, neden hala bunun için savaşıyoruz? Neden kendimizi öne çıkarmaya çalışıyoruz? Neden gerçek olmayan, sokakta gördüğümüzde belki de yüzüne bakmayacağımız sahte arkadaşlıklar arasında kayboluyoruz? Neden, 10 dakika önce tuvalette ağlayan insanların aşırı makyajlı, 122 like alan fotoğrafını gördüğümüzde üzülüyoruz? Çünkü insan görerek, tekrar ederek öğrenir. Bütün gün Facebook’ta, Twitter’da, Instagram’da scroll down yaptıkça, kendimizin, birilerinin bir şekilde öne çıkıp beğenilen gönderilerinin tacizine uğramasına izin veriyoruz. Zaten bu platformların yapısı en temelinde, daha iyi bir deneyim için kullanıcılara daha fazla beğenilenleri göstermesi için tasarlanmış. Kalp, favori, yıldız gibi insanın beynine kolayca kazınacak şekillerdeki ikonların saldırısına uğruyoruz. Her fotoğrafın altındalar, yanlarında sayılar, ekranın her köşesindeler, her yerdeler! İstenen de bu zaten. Sürekli bir şeyleri like’lıyoruz, retweet’liyoruz, paylaşıyoruz. Kendimizden daha aşağılık gördüğümüz insanın fotoğrafını gördükten sonra selfie koyup ondan daha fazla like almayı umuyoruz. Alırsak egomuz tatmin oluyor, alamazsak iyice içimizde daha da çöküyoruz. Ama umrumuz değil, hemen yine bir tane koyarız, herkes bizi görür, ne de olsa biz daha iyiyiz değil mi?

Değil. Gerçekten olmadığından değil, tam olarak böyle düşünüp bu soruyu sorduğun için: değil! Bir insanın ne kadar başarılı olduğuna like’lar karar veremez. Like alınca güzel ya da popüler olmuyorsun. Neden dersen: çünkü o sen değilsin. Senin yarattığın sahte bir imaj. Ayrıca herşey dış güzellik (ki buradaki güzellik sözcüğü illa fiziksel/görsel güzellik değil, bir yazının ya da fikrin dışarıdan başarılı gözükmesini de kapsar) değil. Çoğu insan yüzeyseldir, sadece bakıp geçerler, beğenirlerse basarlar. Az sayıda insan daha derindir, önemli olan onların düşünceleridir, o düşünceler ise bir kalp ikonunun yanındaki sayının bir artmasıyla ölçülebilecek bir kavram değildir. Beklentiler insanı harcar, içten içe mahveder, çünkü gerçekleşmezler. Önemli olan, olayın özünü kavramaktır, beklentileri sıfıra indirmektir. Sen. Sana diyorum. Yazıyı noktalarken,  şu soru sana gelsin: sadece en güçlü yanlarını gösteren, gerçek korkularını saklayan insanlara özenip sosyal medyadan beklenti içine girmenin seni üzmesine bugün de izin verecek misin?