Güç İnsanları Değiştirir Mi?

Para, şöhret, stratejik konum, hiyerarşinin üzerinde olmak. “Parayı buldu şımardı.”, “Ünlü oldu yüzümüze bakmıyor.”, “İyi ki bir CEO oldu” (bu arada son zamanlarda her iki insandan üçü CEO ya da sosyal medya uzmanı zaten, fazla cool’lar dostum!). “Başa geçince bizi unuttu hemen.”

Bu cümleler tanıdık mı? İlla ki hepinizin hayatında, o ya da bu şekilde bir güce sahip olunca değişmiş insanlar vardır. Benim var, hem de bir sürü. Peki güç acaba gerçekten bu insanları değiştirmiş midir?

Hayır. Güç insanları değiştirmez. Güce sahip olmak, yalnızca insanın kendi içindekini, içinde bastırdığını, belki bastırırken kendi bile farkında olmadığını ortaya çıkarır. Bir insan parayı bulduğunda kırolaşıyorsa, o insan zaten en başından kırodur. Zaten iyi bir insan değildir. Yalnızca, geçmişte bu kötü yanını ortaya çıkaracak güce sahip olmamıştır. İçinde bulunduğu sosyoekonomik durum gerçek yüzünü bastırmasına neden olmuştur, ve içinde bir yobaz olmasına rağmen dışına bunu yansıtmamıştır. Aynı durum, ünlü olunca arkadaşlarının yüzüne bakmayanlar, güce sahip olduğunda daha önce yüzüne güldüğü insanları ezmeye başlayanlar için de geçerlidir. Güce sahip olunca değişen insan komplekslidir, içinde uzun süre bastırılmış duygularını dışarı çıkarmaktadır. Bu yüzden yanlış insanların güce sahip olması çok tehlikelidir, çünkü zarar potansiyelleri, iş işten geçene kadar fark edilmeyebilir.

Durumun olumlu tarafında ise, insanların gerçek yüzünü görmüş oluruz. Bazı insanlar, özellikle güçsüz ve ezik karakterde olanlar çok güzel maske takarlar. Hayatlarında gerçekten gücü ellerine geçirene kadar, gerekirse yıllarca rol yaparlar, fakir edebiyatı arkasına saklanıp, kendilerini kedi gici masum gösterip, sinsice güçlenip saldırmayı beklerler. İşte saldırdıkları an gerçek yüzleri belli olur. Bu yüzden güce sahip insanlara daha çok güvenirim: ne oldukları bellidir. Biri ihtiyacı olan konularda gerekli güce sahipse, kendini gizlemesi için bir neden yoktur, rol yapmaya ihtiyacı yoktur. Bastırır ve istediğini alır. İşte bu yüzden güce sahip birinden kötü bir sürpriz beklenemez. İyiyse iyi, kötüyse kötüdür. İyi görünümlü kötü ya da Snape değildir, sağ gösterip sol vurmaz. Bu yüzden sırtı yere yakın olandan korkacaksın. Hakkın var. Çünkü güç insanları asla değiştirmez, sadece gerçek yüzlerini ortaya çıkarır.

İnanma İçgüdüsü

En temel fiziksel içgüdüler; hayatta kalma, nefes alma, yemek yeme. Daha sonra sevişme, devamlılık sağlama içgüdüsü. Bunlar herkes tarafından kabul görmüş içgüdüler. İnsanların (hatta çoğu canlının) evrimsel süreçte hayatta kalıp türünü devam ettirmesi için zamanla oluşmuş doğal dürtüler. Peki diyelim ki bu içgüdülerin hepsini tatmin edebiliyoruz. Sırada ne geliyor?

Çoğu insan bilmez ama insan beyni inanmak için evrimleşmiştir. Bazı kaynaklar tek bir bölgeden, bazı kaynaklar birden fazla beyin bölgesinin ortak çalışmasından bahseder, ancak tüm kaynaklar o ya da bu şekilde inanç sisteminin beyinde hardwired biçimde bulunduğu konusunda hemfikirdirler. Beynin bazı bölgeleri uyarıldığında, tanrıyla iletişim kurma hissi uyanmaktadır ve insanlar spiritüel moda geçmektedirler. Bazen halüsinatif maddelerle, bazen manyetik alan ile, bazen ise infrasound (20Hz’in altındaki ses frekansları) ile beyin, tanrısal duygulara ya da halüsinasyonlara (akademik paper’ı) yol açacak biçimde uyarılabilir. Bazı durumlarda bu durumun nedeni tamamen fiziksel olarak basitçe açıklanabilir. Ancak fiziksel nedenlerle açıklayamadığımız durumlarda, akıldan şu soru asla çıkmıyor: Neden?

Neden insanda böyle bir durum söz konusu? Neden tanrıya ya da herhangi bir doğaüstü güce inanma içgüdüsü hissediyoruz? İnsan evriminin hangi noktasında bizi diğer türlerden ayıran bu özelliği kazandık? Bilimin gözlemlediği ancak nedenini açıklayamadığı altıncı hissin sırrı burada mı gizli?

Bu sorunun cevabını kimse tam olarak bilmiyor. Muhtemelen uzay/zamanın ve hayatın sırrı ile birlikte, quantum fiziğinin de gizemi biraz çözülünce, tam olarak anlaşılabilir. Ancak yine de, şu anda elimizde olan ile tümdengelim yapabiliriz. Oldukça karmaşık canlılarız ve neden/sonuç ilişkisi kurabilen bir beynimiz var. O kadar karmaşık bir bilincimiz var ki, psikoloji/psikiyatri/nöroloji gibi bilimler sürekli bizi (ve kendini) daha iyi anlamaya çalışırken yeni birşeyler buluyor. Akıl sağlığımızın yerinde olması ya da bozulması gibi durumlar söz konusu. İnsan, kendi varoluş nedenini bile sorgulayacak, bir anlamda self-aware bir yapıya sahip. Hep neden sorusunu soruyor. Tarihte hayatın kendisine dair bir sürü soru soruldu: ne zaman? nerede? kim? nasıl? Bunların hepsine az çok cevap veriliyor. 13 milyar yıl, boşluk, tanrı, büyük patlama ya da yaratılış. Doğru ya da yanlış, insanlar bu soruların cevabını veriyor, vermek için uğraşıyor. Ama neden sorusunu çok az kişi soruyor. Hepsinin özünde, hepsinin cevabını içeren the master answer diyebileceğimiz cevabın sorusu bu. Henüz cevaplayabileceğimizi sanmıyorum. Ancak bir şeyler olmak zorunda. Göremediğimiz birşeyler. Dini inancı olan biri değilim, ancak tanrı olmasa da henüz göremediğimiz bir şeyler olmak zorunda. Fizik kuralları, evrim, yeterince zaman verildiğinde söz konusu koşullarda kültür oluşması gibi zaten bilinen gerçeklerin ötesinde birşeyden bahsediyorum. Belki tüm evrenin kendisi, herşeyin henüz açıklanamayan biçimde bağlı oluşu, üst üste keşfedilen bilim dünyasını şok eden gerçekler, ve doğadaki en temel dört kuvvetin de atomaltı parçacıklar tarafından taşınması. Bütün sorulara cevap aradıkça, cevap yerine daha da fazla soru ile karşılaşıyoruz. Arada henüz gözlemleyemediğimiz bir bağ olma ihtimali akla mantıklı geliyor. Bütün bu soru/cevap bulutunu tarttığımızda ise elle tutulur iki seçenek olduğunu düşünüyorum.

Birinci seçenek: evrimsel olarak, delirmememiz için inanıyoruz. Bir şeylere inanmaya ihtiyacımız var ve evrimsel olarak insan beyni inanacak biçimde gelişti. Hep birşeylere tutunmaya çalıştı. İnancı olmayanlar (tekrar ediyorum, genel bir inanma konseptinden bahsediyorum, tanrı inancı değil) zamanla delirdi, tutunamadılar, hayata yenik düştüler ve inananların yanında soyları tükendi. Zamanla bu inanç boşluğunu din doldurdu ve insan ile din barış içinde (dinin günümüzde manipulasyon aracı haline gelmesinden bahsetmiyorum, daha eskilerden bahsediyorum) birbirini destekleyen bir ikili oldu. İnsan ise düşünce sisteminin temel yapıtaşı olan sorgulamayı, analitik düşünmeyi ve mantığı, söz konusu kendi varoluşu olduğunda rafa kaldırdı. Evrimsel olarak bazı şeyleri, kendi iyiliği açısından sorgulamamayı öğrendi.

İkinci seçenek: bir şeyler gerçekten var. İnanarak birşeyleri değiştirme gücü her zaman vardı, ancak günümüz pozitif bilimi, bu durumu henüz açıklayacak bir teori üretemediğinden bunu köreltti. Belki içimizdeki inanma/bağlanma gücü ve getirdikleri istatistiklerle açıklanamayacak olaylar arasında gerçekten bir bağ var ve bilim bunu henüz çözemiyor. Tanrı kavramını mantıklı bulmuyorum (inanmıyorum, ancak teoriye bakarsak agnostiğim, çünkü tanrı, tanımına göre, eğer varsa kendini tamamen gizleyip, beni kendisine inanmayacak biçimde yaratmış olabilir), tamamen bilimsel bir insan olarak söylüyorum bunu. Daha kendi yaşadığımız evren hakkında hiçbir şey bilmiyorken, quantum fiziğini yeni yeni keşfediyorken, insanların açıklanamayan, nedensellik ilkesini alt üst eden olaylar oluyorken, böyle bir seçeneği tamamen kestirip atmak bana çok saçma geliyor.

Her ne kadar bir yandan da dini/spiritüel olaylara inanmasam da, ikinci seçenek bana daha mantıklı geliyor. Birinci seçenekteki duruma gelene kadar, bir sürü başka daha basit çözüm olabilirdi. İnsan beyni milyonlarca farklı biçimde gelişebilirdi ve depresyon gibi bir duygu olmazdı. Sorgulama sonucunda delirme ve bunun sonucundaki boşluk hissi ve tutunamama kavramı olmazdı, insanlar sorgulayıp, cevap veremese de hayatlarına devam edebilirlerdi. İnsan vücudunda bulunan herşeyin var olmasının bir nedeni var, ya da en azından bir zamanlar nedeni varmış. Şu anda insan beyninin inanabilme gücü, deneyler ile varlığı fark edilebilen diğer yetenekler ile birleşince insan beyninin/vücudunun gerçek gücünü henüz bilmiyor olduğumuz fikri ağır basıyor. Kendimi sorguluyorum. İçimde inanma hissi var. Ve çoğu insanın aksine, bunu insan yapımı bir tanrı ile doldurmuyorum. Ancak o zaman gerçeğin peşinden gidebiliyorum.

Sonuç olarak, kanımca inanma içgüdüsünün varoluş nedeni, gerçekten inanmamız gereken bir şeyin orada olduğudur. Bu tanrı değildir. Belki de insanın kendisidir, belki de biz, hepimiz, tüm evren, tanrının kendisiyizdir ve buna inanmak bizi diğer varlıklara bağlamaktadır. Belki de bu yüzden doğadayken insan daha gerçeğe bağlı hissetmektedir, adını koyamadığı stresten uzaklaşmaktadır. Belki bu yüzden insanlar odaklanabildikçe o ya da bu şekilde geleceği görüp (hayır Forer etkisinden bahsetmiyorum. Söz konusu bahsettiğim, genel kanılar ile ve istatistiksel olarak açıklanamayacak olaylar) bazı durumları önceden sezebilmektedirler. Bilmediğimiz çok şey var, ve sorgulamaya devam etmek gerekli. İnsanın bu kadar temelindeki böyle güçlü bir içgüdüyü, insan yapımı bir tanrı ile doldurmak, bir yarayı iyileştirmek yerine üzerini geçici olarak kapamaktan farksızdır. Sanırım artık, herşeyin özüne inip gerçeği bulmak gerekiyor. Çünkü daha bilmediğimiz çok şey var, ve gerçeği çoğu insan yanlış yerlerde arıyor.

Sosyal Medya ve Beklentiler

Facebook. Instagram. Twitter. Snapchat. Like’lar, share’lar, repost’lar, retweet’ler, heart’lar, replay’ler. Başta herşey çok güzel geliyor. Günümüzün gelişmiş teknolojisinin, devamlı İnternete bağlı kalabilmenin, cebimizde çift taraflı bir kamera olmasının, dokunmatik ekranların, fotoğraflarımızı anında güzelleştirecek güçte işlemcilerin, GPS’imiz ve WiFi sayesinde dünya üzerindeki yerimizi anında bulup istediğimiz yere check-in olabilmenin, gönderdiğimiz çıplak snap’in birkaç saniye sonra gerçekten yok olacağını sanmamızın rahatlığının getirdiği bir keyif belki de. Vine’ın bitmek bilmeyen loop’larını, Swarm’un bitmeyen sevilmeyen arkadaşın yakında olması check-in’lerini, Tinder’dan tanıştığın insanlarla duygusuz seks yapmanın getirdiklerini ve bilimum sosyal medya platformundaki istenmeyen akraba yorumlarını saymıyorum bile.

Bütün bu güzellikler bedavaya gelmiyor tabii ki. Prizlere, Wifi’a ve power bank’lere bağımlı olmanın, retweet dilenip fotoğraflarımınız kafamızdakinden daha fazla like aldığını görmenin umuduyla yaşadığımız siber dünyanın bize kattıklarından söz ediyorum. Sosyal medyanın genel anlamda insanlığa kattığı pozitif olguların, negatiflerden daha fazla olduğu tartışılmaz. Ancak bazen o çok da sorun olmaması gereken negatif olgular, bizi adeta bir Truva atı gibi içeriden fetheder. Ne mi demek istiyorum? Kullandığımız sosyal medya ortamlarının kölesi oluyoruz. Olduğumuzdan farklı biri oluyoruz, kendimizi dışarı farklı gösteriyoruz. İçimizdeki bastırılmış boşluğu, güvensizliği, asla içinden çıkamadığımız kendimizi beğenmeme psikolojimizi, like dileyen selfie’lerle bastırıyoruz. Ben yapıyorum. Sen de yapıyorsun çok büyük ihtimalle. Neredeyse herkes yapıyor bunu. Sosyal medya ve sosyal medyada popüler olma kavramı, bize insan psikolojisi ile ilgili bir şeyi hatırlattı:

İnsan doyumsuz bir varlıktır.

Daha fazla arkadaş, daha fazla takipçi, daha fazla like, daha fazla herkes tarafından görünme isteği, aslında robotlatmış şehir hayatımızın bizim içimizden alıp götürdüğünün sadece dışa yansıması. Zaten derinlerde bir yerde bozuk olan psikolojimiz, daha fazla like’a sahip fotoğrafı olanın daha üstün, daha fazla retweet’e sahip olanın daha lider olduğu sanrısına kapılmamıza neden oluyor. Çünkü sosyal medyaya hükmeden artık binlere, milyonlara hükmediyor, ve hükmetmek de güç demek. Sayfalarına reklam alarak para kazanıyorlar, gerçek dünyada da popüler konuma geçip istediklerini elde ediyorlar ve hepsinden önemlisi, paylaştıkları kendi doğrularını insanların beğenip paylaşmasının tarif edilemez tatmin duygusunu yaşıyorlar.

Bir de ayakta durmaya çalışanlar var, ki bu grup kullanıcıların yaklaşık %98’ini kapsıyor. Sosyal medyanın süpermodel fenomenlerini görüp onlar gibi olmaya çalışıyorlar, bir umut belki bir gün ünlü olurlar diye ellerinden geleni paylaşıyorlar, egolarını tatmin etmeye çalışıyorlar. Ama olmuyor. O güzel sandığın selfie’in yakın arkadaşların dahil 12 like’ı geçmiyor, komik sandığın video’yu neredeyse kimse izlemiyor. Dinlediğin müzik kimsenin umrunda değil, ve kedine Facebook profili açsan senden daha fazla arkadaşı olur.

Düşündüğümüzde bunların farkında olsak bile, neden hala bunun için savaşıyoruz? Neden kendimizi öne çıkarmaya çalışıyoruz? Neden gerçek olmayan, sokakta gördüğümüzde belki de yüzüne bakmayacağımız sahte arkadaşlıklar arasında kayboluyoruz? Neden, 10 dakika önce tuvalette ağlayan insanların aşırı makyajlı, 122 like alan fotoğrafını gördüğümüzde üzülüyoruz? Çünkü insan görerek, tekrar ederek öğrenir. Bütün gün Facebook’ta, Twitter’da, Instagram’da scroll down yaptıkça, kendimizin, birilerinin bir şekilde öne çıkıp beğenilen gönderilerinin tacizine uğramasına izin veriyoruz. Zaten bu platformların yapısı en temelinde, daha iyi bir deneyim için kullanıcılara daha fazla beğenilenleri göstermesi için tasarlanmış. Kalp, favori, yıldız gibi insanın beynine kolayca kazınacak şekillerdeki ikonların saldırısına uğruyoruz. Her fotoğrafın altındalar, yanlarında sayılar, ekranın her köşesindeler, her yerdeler! İstenen de bu zaten. Sürekli bir şeyleri like’lıyoruz, retweet’liyoruz, paylaşıyoruz. Kendimizden daha aşağılık gördüğümüz insanın fotoğrafını gördükten sonra selfie koyup ondan daha fazla like almayı umuyoruz. Alırsak egomuz tatmin oluyor, alamazsak iyice içimizde daha da çöküyoruz. Ama umrumuz değil, hemen yine bir tane koyarız, herkes bizi görür, ne de olsa biz daha iyiyiz değil mi?

Değil. Gerçekten olmadığından değil, tam olarak böyle düşünüp bu soruyu sorduğun için: değil! Bir insanın ne kadar başarılı olduğuna like’lar karar veremez. Like alınca güzel ya da popüler olmuyorsun. Neden dersen: çünkü o sen değilsin. Senin yarattığın sahte bir imaj. Ayrıca herşey dış güzellik (ki buradaki güzellik sözcüğü illa fiziksel/görsel güzellik değil, bir yazının ya da fikrin dışarıdan başarılı gözükmesini de kapsar) değil. Çoğu insan yüzeyseldir, sadece bakıp geçerler, beğenirlerse basarlar. Az sayıda insan daha derindir, önemli olan onların düşünceleridir, o düşünceler ise bir kalp ikonunun yanındaki sayının bir artmasıyla ölçülebilecek bir kavram değildir. Beklentiler insanı harcar, içten içe mahveder, çünkü gerçekleşmezler. Önemli olan, olayın özünü kavramaktır, beklentileri sıfıra indirmektir. Sen. Sana diyorum. Yazıyı noktalarken,  şu soru sana gelsin: sadece en güçlü yanlarını gösteren, gerçek korkularını saklayan insanlara özenip sosyal medyadan beklenti içine girmenin seni üzmesine bugün de izin verecek misin?

İki Tür İnsan Vardır

Beyazlar ve siyahlar, kadınlar ve erkekler, Türkler ve ‘diğerleri’, zenginler ve fakirler… Bu tür, zekası az gelişmişlerin kıstası olabilen diskriminasyonları bir kenara bırakalım. Tüm yüzeysel, dış görünüşe ya da insanların değiştiremeyeceği etnik kökene dair ayrımcılık bir kenara bırakıldığında insanları hâla farklı yönlerden değerlendirip ayırabilir miyiz? Kimileri, insanları asla ayırmamamız gerektiğini savunur. Çok denedim. Herkese aynı yaklaşmayı çok denedim gerçekten. Ve şu sonuca vardım: Olmuyor.

Biz ve onlar diyebildiğim iki grup çıkıyor ortaya. Biz diyebildiğim gruptakileri, doğru düzgün tanımasam bile hep kendime yakın hissediyorum. Onlar’a ise asla ısınamıyorum. Peki ne bu iki grup? Bizim grup’taki insanlar dünyaya bir şey katanlar. Yaratmayı seven insanlar, oluşturucular. Bir şey yaratmadığında kendini eksik hissedenler. Ne olduğu önemli değil. Bir mühendis olup bir makine de yaratabilir, bir şair olup sokakta dolmakalemiyle şiir de yazabilir. Bir fotoğrafçı olup etrafı da fotoğraflayabilir, sokaktaki bir çapulcu olup duvarları vandalca grafiti ile kaplayabilir. Önemi yok ki! Sonuçta bir şeyler katıyor, dünyaya bir etkisi oluyor. İyi ya da kötü bir şeyler ortaya çıkarıyor, ya da en azından uğraşıyor. Başkalarının ortaya çıkardığı şeylere saygı duyarlar, herşeyi sorgularlar. Hayvanları severler. Tüm evren için ‘iyi’ olmaya çalışırlar. Bunlar dünya tatlısı insanlardır.

Bir de ikinci grup var. Onlar yalnızca tüketirler. Yiyip, içip, para harcayıp sıçarlar. Dünyaya bir şey katmazlar. En büyük aktiviteleri bira içip futbol maçı izlemektir, dünyaya kattıkları en değerli şey ise maç yorumu ve nargile dumanıdır. Milliyetçidirler. Milletini korumak anlamında milliyetçi değil, onlara saygım sonsuz. Bunlar hiç bir neden olmaksızın sadece orada doğdukları için doğdukları yeri savunurlar ve başkalarını düşman olarak görürler. Genelde ‘pis Fransızlar’, ‘şerefsiz Ermeniler’, ‘aptal Amerikalılar’ diyerek başka ülke vatandaşlarını dışlamaya çalışanlar da bunlardır. Stockholm Sendromu‘na sahiplerdir, e malum, ampul‘e oy vermeyi de pek severler. Genelde dincidirler, beyinleri sorgulamaya pek yetmez. Kendileri dışındakilere zarar vermeye çalışırlar. Yüzeysel kavramlara tutunurlar.

İşte ne zaman birinci tür insan görsem bağrıma basasım geliyor, ikinci türden insan görsem de suratına tüküresim geliyor. Karşı koyamadığım bir duygu bu. Çoğu okuyucu bunun bir paradoks olduğunu düşünebilir, ‘madem başkalarını sevip herkes için iyi olanları seviyorsun, en başta bu ayrımı kendin yapıyorsun, çok saçma‘ diyen, olaylara dümdüz bakıp at gözlüğünü çıkaramayan insanlar olacaktır. Onlara şunu sorayım: eğer bir silahınız olsaydı ve kullansanız dahi hapse girmeyecek olsanız, 100 kişiyi öldüreceğini bildiğiniz bir teröristi vurur muydunuz? Hayır, değil mi? ‘Kimseyi vurmam ben, o zaman onlar gibi olurum’ diyorsunuz değil mi? Bu çok daha ironik. İşte sizinle de aramdaki fark bu. Ben vururdum. Dünya için daha iyi olanı yapardım. Masum insanlara zarar vermesini engellerdim. Bir dahaki sefere olayların sonraki adımlarını da görmeye çalışın, ilk adımdan daha sonrasını. Eğer vurmazsanız, onun yapacaklarını görmek gibi.

Ne de olsa iki tür insan vardır. Belki de onlar’dansınızdır siz de.

X

Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.

Congratulations! You have a new match!

Hikayemizin gizemli karakterine, tüm bilinmeyenleri ve mutluluğu temsilen X, herşeyi sorgulayan meraklı, antagonist kılıklı protagonistine de Y diyelim. App’ler üzerinde yaşadığımız şu günlerde Y’nin görmeye alışık olduğu sıradan bir ileti, kısa süre içinde hayattaki en büyük pişmanlığına dönüşecekti. Gününü bile hatırlamıyordu, ama ilk mesajı atan cesur, özgüveni yüksek kızları hep sevmişti Y.  X’in Y’ye mesaj atması, buluşup kaynaşmaları, yakınlaşıp güzel zaman geçirmelerine bakarsak, herkes için güzel bir geceydi. Sonraki sabah herşey çok güzeldi, süperdi, sıradan, modern bir yakınlık. Tinderella gibi. Her şey böyle tozpembe olsa bu blogu yazmazdım ben de tabi.

6 Ekim 2015

Çok kısa zaman içinde, X, Y’ye bir sürü şey vaad etti, Y’nin tüm hayallerindeki insan oldu. Y, X’siz bir hayat düşünemiyordu artık. Önüne gelene vurup geçmeyi seven Y, ilk kez afallamıştı, böyle bir şey başına daha önce gelmemişti. Nasıl olduğunu bile anlamıyordu. Gittikçe kaptırıyordu, karşı koyamıyordu, koymak da istemiyordu. Buna ihtiyacı vardı uzun süredir.

Günler, haftalar geçti, Y artık kendini yalnızca X cinsinden ifade edebilen bir denkleme dönüşmüştü. Dünyanın en tatlı, en tehlikeli, en heyecanlı, ve en gerçek denklemiydi. Belki de ilk kez, hayalleri gerçek olacaktı Y’nin. Belki de ilk kez, o son parça, oradaydı. Y artık dayanamıyordu. Olgunlaşmıştı, dürüsttü, asla yalan söylemeyen bir insandı. Bir gece şampanya içiyordu, adeta önceden zaferi hissetmiş gibi. İçti, içti, daha fazla tutamayacaktı. X’e tüm dürüstlüğüyle her şeyi, tüm duygularını anlattı. Geçmişinden biliyordu ki, birine ilan-ı aşk ettiğinde sonucu her zaman olumsuz teperdi, friendzone’lanırdı. Defalarca test etmişti, onaylamıştı bunu. Yine de yaptı, içinden bir şey bu defa farklı olacak diyordu. Evet, gerçekten de farklı olacaktı.

9 Ekim 2015

Diyeceği neredeyse herşeyi tüm açıklığıyla, tüm çıplaklığıyla yazıya dökmüş ve göndermişti. Kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Kendi olmuştu o sözcüklerde. Damarlarında kandan çok alkol gezerken, Y’nin aldığı bir mesaj her şeyi değiştirdi. Beklemediği kadar güzel ve umut veren bir cevap aldı yazdıklarına. O an, işte o an, tekrar yaşadığını hissetti. Karşı konulmaz bir rüyaya atladı. Uçuyordu. Tüm hayallerin, yapamadığı, paylaşamadığı herşeyin içinde, yerçekimsiz bir ortamda uçuyordu. Tüm gelecek kaygısı, korkuları, çevresindeki yüzlerce insana rağmen hissettiği yalnızlığı, bir kişiden gelen bir mesaj sayesinde yok olmuştu. Gelecek planları, bir sürü gelecek planı. Hem de hayata senle aynı gözle bakan biriyle. “Sonunda!” demişti Y, sonuna o’nu buldum. Dünyanın en güzel rüyasıydı bu gece. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Id ile ego arasında, yıllardır kimsenin dokunamadığı bir yerlere dokunuyordu adeta. İyi ki vardı X.

14 Ekim 2015

X çok zor günler geçiriyordu, ve Y onun olabildiğince yanında oldukça (ki çeşitli sebeplerden, ne kadar isterse istesin fiziksel anlamda yanında olamıyordu) daha da mutlu oluyordu. X madde, Y aşk bağımlısıydı. Bu bataklıktan birlikte kurtulacaklardı. Birbirlerini kurtaracaklardı. Bunalımdayken bir anda ne kadar da güzel olmuştu her şey. Y sevgilisiyle yeni ayrılmıştı, psikolojik sorunlardan dolayı aldığı ilaçları bırakmıştı. Hayata dönüyordu. X, olabilecek en güzel zamanda Y’nin hayatına girmişti. Y daha güzel bir çıkış düşünemiyordu. Her sabah yaşama sevinciyle uyanır olmuştu tekrar. Yaptığı en basit şeyler bile tekrar anlamlı olmuştu.

18 Ekim 2015

Bütün bu zor günlerin arasında, sonunda uzun (en azından uzun hissedilen diyelim) süreden sonra tekrar görüşeceklerdi. X limite giderken Y’yi ondan uzaksatan ve Z ile ifade ettiğimiz tüm değişkenlerin çarpanını sıfıra yaklaştırıyordu. Çok az kalmıştı. Asla vazgeçmeyecekti, söz vermişti. Ne olursa olsun. Çok yakında ortada Z kalmayacaktı, ve X ile Y hayatı birlikte paylaşacaklardı. Yeniden buluşmaya, yakınlaşmaya, ve tüm kötülükleri tamamen unutmaya saatler kala, Y yola çıktı. Normalde asla çıkmayacağı bir yola. Yağmur yağıyordu.

(Bu mükemmel cover ile birlikte, YouTube videosundaki Sweet November’ı izlemediyseniz kesinlikle öneririm. Özellikle de hala benim gibi Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki kızı arıyorsanız…)

22 Ekim 2015

Y, X ile buluşacağı yere vardı. Yağmur şiddetleniyordu, ama koymuyordu. Y bekledi. Öylece bekledi. Evinden çok uzaklarda, öylece bekliyordu. Ne kadar uzakta olsa da, X’in yanında evinde hissediyordu, yabancılık çekmiyordu asla. Saat ilerledikçe, her dakika heyecan ve gerilim artıyordu. Dakikalar geçti. Saatler geçti. Aradı X’i. Sürekli aradı. Her yerde, her şekilde. Her biri kalbine uzaklardan saplanan bir ok gibi isabet ediyordu. Islanıyordu yağmurda. Her yağmur damlası birer gözyaşıydı artık. Karşı koyamıyordu. Kelimelere dökemiyordu. Ağlayamıyordu bile aslında. Bekledi, biraz daha bekledi. Belki geri döner diye. Belki başına bir şey gelmiştir diye. Dönmedi. Asla. X, Y’nin ona ulaşmasının tüm yollarını engelledi. Hem de hiç bir neden olmaksızın.

Y, zamanında uçaktan bile atlamıştı, ancak böyle bir serbest düşüş hatırlamıyordu. Tır ve kamyonların arasında, trafiğin en çok olduğu saatte bu yağmurlu günde yola koyuldu. Yanına, X ile içmek için aldığı içki şişesini aldı, açtı, içti. Tüm hayalleri, tüm planları, kısacası son zamanda hayatına anlam katan her şey. Bitmişti. Oracıkta, uyanmıştı rüyadan. Artık X yoktu, var olmamıştı belki de. X, çok güzel bir rüyaydı. Çekip gitmemişti, ölmüştü adeta. Gerçeklikten kaybolmuştu. Giden birinin peşinden koşabilirdi, ya da akıllanıp dönmesini bekleyebilirdi, ama X gitmişten çok daha öteydi artık. Yoktu. Y, bunu idrak edemiyordu. Daha önce kimse böyle bir şey yapmamıştı ona. Kimsenin böyle bir şey yapmak için nedeni olamazdı da. Hala anlam veremiyordu. Neden diyip duruyordu. Hayatının en büyük, en korkunç kabusuna uyanmıştı. Ve gidecek bir yeri yoktu.

23 Ekim 2015

X’in cenazesini yaşıyordu. Kafasındaki o mükemmel X ölmüştü. Aniden, beklenmedik bir gün. Kalp krizi dediler. Y, asla inanmadı. X’in kriz geçiremeyecek kadar güçlü bir kalbi vardı. Öldürülmüştü X. Onun kadar mükemmel olamayan sahte X, gerçek X’i öldürmüştü. Tam da balayında. Gökyüzü bile simsiyaha bürünmüştü bugün. En siyah kıyafetleri, damlalar üzerine çarptıkça ışıktan yansıyordu, kalan son umudu gibi. Cenaze namazı okundu. İnandığı da yoktu pek, ama formaliteden kıldı namazını. Onu son görüşüydü. Gitti yanına tabutuna sarıldı. Yağmur damlalarından biri oldu. Elinde bir gül vardı. Tüm damlalara rağmen solmayan, kıpkırmızı bir gül. Onu yavaşça üzerine bıraktı. Son kez bakıyordu o’na. En anlamlı konuşma, en kısa ve öz olandı:

Seni seviyorum. Hep sevdim, sana tek bir yalan bile söylemedim ben. Hep X ve Y’yi istemiştim. Herşeyden çok. Seni asla unutmayacağım, ne olursa olsun. Vazgeçmeyeceğim.

Hoşçakal, X.

Y’nin en güzel rüyasıydı bu. En güzel ve en uzun rüyasıydı. Taksi çağırdı, bindi. “Öndeki aracı takip et,” dedi. Oysa öndeki aracın nereye gittiğini bile bilmiyordu. Gitti, öylece gitti. Hep devam etti bir yerlere, tekrar evinde hissedecek bir yer bulana kadar. Cebinde beş kuruş dahi olmadan… Hayal etmeye devam etti. Ne de olsa,

“Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.”

Hepsi sadece bir rüyaydı.

To be continued. Somewhere, some time…