Solistis

Gündönümü demek yerine İngilizce’den sözcük çarpıtmamı -ki kendisi de muhtemelen Latinceden araklamıştır- bir kenara koyarsak, bugün yılın en uzun günüydü; güneşin en uzun süre tepede kaldığı, en yüksek açıyla tepeden vurduğu doruk noktasıydı.

Her şey aydınlıktı. Bir daha yıl boyunca hiçbir gün bu kadar aydınlık olmayacaktı. Her gün, birazcık daha karanlık olmaya devam edecekti. Gittikçe daha karanlık olacaktı. Yaz boyunca yaşadığımız her gün, bir önceki günden daha kısa olacaktı, tıpkı hayatımız gibi.

Ve her yaz gibi, biteceğini bilecektik. En güzel anlarımızın bile biteceğini, yerini yalnızca geri gelmeyecek anılara bırakacağını bilerek nasıl mutlu olabilirdik ki? Geçmiş kapkaranlık bir bulut ile birlikte geliyordu. Gittikçe yaklaşan bir bulut. Her şeyi, yaşanmamışlıkları, yarım kalanları içine çekip kışın tam unutmuşken yüzümüze soğuk bir yağmur gibi yağacak.

Geçmiş Bizi Çağırıyor

Her yıl, hayatımızın o ana kadarki kısmının oran olarak daha küçük bir kısmını kapsadığından, yıllar hep daha kısa gelir. Örneğin, bir yaşımızdan iki yaşımıza geçen bir yıl, hayatımızın yüzde ellisidir, ancak dokuz yaşımızdan on yaşımıza kadar geçen kısım hayatımızın yüzde onudur. İleri yaşlıların da zaman ne hızlı geçiyor demesinin nedenlerinden biri de budur; beynimiz yıllar boyunca anılarla doldukça, her eklenen eşit uzunluktaki dönem, toplama göre daha düşük öneme sahip olacaktır.

Tüm anılarımız, yaşadıklarımız, hayallerimiz, paylaştıklarımız hep geçmiştedir. Geleceğe dair kurduğumuz hayaller bile aslında geçmişe aittir. Yarattığımız tüm anılar, geçirdiğimiz tüm birliktelikler, her geçen saniye geçmişe doğru ilerlemektedir. Hayatımızda yaşadığımız hiçbir anımızı tekrar yaşayamayız. En fazla hatırlayıp, o anıları hatırlatan müzikler dinleyip, o güne götüren kokuları koklayıp, gözümüzde canlandırmaya çalışarak yaklaşabiliriz, ancak hiçbir hayal, gerçeğinin yerini tutamaz. Zaman geçtikçe geçmişe ait tüm hatıralar yavaşça şekil değiştirir, olduğundan daha çekici gelmeye başlar. O zamanlar içindeyken hissettiğimiz duyguları yaşatmazlar bize. Unutmuşuzdur o duyguları.

Bazen de anıları komple unuturuz. Beynimizin nöronları arasındaki karmaşık ağda gizlenmiş, derinlere gömülmüş sayısızca anı vardır. Üzerinden yıllar geçtikçe unuturuz onları, oysa ki onlar bizim benliğimizi şekillendirirler. Varlıklarından habersiz, sıradan bir günde, gazetenin kenarında bir yazı okuruz, oturduğumuz kafede bir melodi duyarız, yanımızdan geçen kişinin parfümünün kokusunu alırız. Bir anda, ne olduğunu bile anlamadan tekrar o anıya gideriz. Çünkü bizi geçmişe olaylar değil, duygular bağlar. Kişileri, isimleri, yerleri ve tarihleri zamanla unutabiliriz, ancak duyguları asla unutmayız. Aklımıza girmek için yazılmış bir şiir gibi yazılmış notaları, tüylerimiz diken diken olurken teker teker hissederiz. Bizi çağırır yanına. “Gel,” der. “Bana geri gel.”

Gözümüzün önüne bir perde iner, gerçek hayatla bağlantımızı keseriz. Sıkıcıdır ne de olsa gerçek hayat. Kokulardan kişilere, anılardan müziklere, duygulardan ise geçmişe karanlığın içinden uçsuz bucaksız bir halat gibi uzanan bir zaman çizgisi üzerinde fırtınada savrulurcasına oradan oraya atlarız. Geçmişin rüzgarı bizi içine çekmiştir, çıkmamıza izin vermiyordur. Çıkmaya çalışsak da, duygular, isimler, omuriliğimizin derinliklerine kazınmış anılar bizi hızla geri çeker. Bizi asla bırakmazlar. Geçmişin karşı konulmaz çekiciliği içinde kayboluruz. Gerçek hayattan, insanlardan, şehir hayatından, rutinden kaçsak bile kendimizden asla kaçamayız. Günler, haftalar, yıllar geçse de geçmişteki hayallerimizden kaçamayız. Çünkü hayallerimiz bizi biz yapar, ve hayallerimiz ne kadar büyükse, üzerimize yıkıldıklarındaki enkaz da o kadar derin olur. En beklemediğimiz anda vuran şiddetli bir deprem gibi her şeyi bir anda yıkarlar. Kimse yardım edemez bize. Yapamadığımız her şeyin yükünü dizlerimizde, omuzlarımızda, kalbimizde hissederiz. Başlayıp bitiremediğimiz, ya da daha başlamadan biten tüm hayallerimiz bizi korkudan titretir. Tüm yarım kalmışlıkları hatırlarız. Yarım kalmışlıklar güzeldir.

Hoşçakal İstanbul

Bundan tam iki yıl önceydi. Üniversite bitmiş, İstanbul’un tadını almıştım. Güzel günler, hayaller, şunu da yapacağım bunu da yapacağım dediğim her şey yapmadan geride kalmıştı. Her geçen gün Arabistan 2.0 olma yolunda ilerleyen o can sıkıcı, gerçeklikten uzak, gösteriş meraklısı şehirde durmamın daha fazla anlamı yoktu. Bir gün atladım ve İzmir’e, doğup büyüdüğüm yere geldim. Arkama bakmadım. Bıraktıklarım çok fazlaydı İstanbul’da geride. Ama o şehir psikolojime iyi gelmiyordu. Hiçbir zaman gelmedi. Asla gerçek olmayacak hayallerle, gerçeklikten tamamen uzak bir balonun içinde, her şeyi hissetmekle hiçbir şeyi hissetmemenin arasındaki ince çizgide cambazlık yapmak çok yoruyordu.

Geride kalanlar yalnızca anılar değildi. Geçmişi değil, geleceği de bıraktım. İnsanlarla yaptığım planları, gelecekle ilgili kurduğum hayalleri de bıraktım. Şehrin silüeti uzaklarda bulutların arasında soluklaştıkça planlarım, hayallerim, umutlarım da o sonsuz griliğin içinde kayboldu.

Gittikçe siyahlaşan o grinin içindekilerden en kötüsü, yaşanan kötü olaylar değildi. En kötüsü, yaşanmayanlar ve hayal kırıklıklarıydı. Geleceğe ait tüm anıları gömdüm. Hava karardıkça toprağın rengi de sisin içinde kayboldu. Şehrin ışıkları uzaklaştıkça küçüldü ve parlak bir yıldız oldu. Sonra o yıldız söndü, soldu, ve en sonunda karanlığın içinde kayboldu.

Bir daha da hiç parlamadı o yıldız.