Bastırılmış Duygular II: Ölüm Korkusu

Bu yazıyı 21 Ocak 2016 sabahından daha önce yazmaya başladım, güncel olaylarla ilgisi yoktur.

“Be a better and more positive person than yesterday.” Ya da Türkçesi: “Düne göre daha iyi ve daha olumlu bir insan ol.” Bir kaç yıl önce telefonuma, her sabah uyandığımda çıkması için ayarladığım bir kendime mesaj‘dı bu. Peki neden?

Yaşıyoruz, bu yaşamak demekse tabi. Daha tanımını bile bilmediğimiz bu sözcüğü hayatımızın ilk gününden son gününe kadar uyguluyoruz. Yaşamak ne demek? Biyolojik anlamda, beyin ölümümüz gerçekleşene kadar yaşarız. Çok ayrıntısına girmeden, bunun gerçekten yaşam olduğunu kabul edelim. En azından şimdilik. Yeni insanlar doğarken, ölürken, bu, aslında en doğal döngünün ve evrimin vazgeçilmez bir parçasıyken, neden asla kendi ölümümüzü düşünmüyoruz. Yaşıyoruz, geleceğe yatırım yapıyoruz, ölümsüz olduğumuzu sanıyoruz. Birazdan trafik kazasında bir anda ölsek, dünyaya, yakınlarımız dışında ne etkisi olur? Tüm dünyanın tanıdığı biri bile olsak, şu evrende ne önemi var ki bunun?

Hayatımızın on beş yılından fazlasını eğitime, ya da düzelteyim, sistemin istediği şekilde yetiştirilmeye ve sistemin kabul ettiği doğru‘ları doğru olarak kabul etmek için şartlandırılmaya harcıyoruz. Gerçekten istediğimiz ve bizi motive eden, hem kendi hayatımıza hem başkalarının hayatlarına bir şeyler katabilecek kavramları öğrenmek yerine, hiç ilgimiz olmayan, yıllar boyunca, asla işe yaramayacak dersler alıp, multidisipliner insan olarak yetişmek adı altında, onları geçmeye zorlanıyoruz.

Ulan dangalak! Multidisipliner insan böyle mi yetiştirilir? İnsanları sevmedikleri konularda zorla eğitemezsin. Bir insanın farklı alanlarda gelişmesini istiyorsan o insana zorla kendi beğendiğini empoze etmek yerine, farklı alanlarda gelişmenin önemini aşılayacak bir tohum ekersin. Sonra bırakırsın, o insan bu tohumun önderliğinde, gerçekten neyi seviyorsa onu yapar. Edebiyat okuyana zorla matematik, mühendise zorla Osmanlı tarihi vererek olmaz güzelim, sorry.

Hiç sevmedikleri şeylerle uğraşmaya yıllarca maruz kalan insanlar, en sonunda mezun olduklarında, herhalde bu kadar uğraştıklarına göre mükemmel bir şeyin onları beklediğini sanıyorlar. Güzel bir eğitim aldıktan sonra rahatsın be, değil mi? Bu yalanla uyuşturulmuş milyonlarca beyin kendini sorgulamaya başlıyor. Bakıyorlar, kendilerine vaat edilen şey gerçek değil, gelecekleri konusunda kaygılanıyorlar. Ne yapacaklarını bilemiyorlar, korkuyorlar, “bu nereye kadar böyle gidecek?” diyorlar. Geleceğe bakıyorlar, bulutlu, sisli, karanlık bir yol. Sonunda ise ölüm var. O yolda güzel hiçbir şey yok. Gerçekle yüzleşiyorlar. Upuzun, sonsuz gibi görünen o yolun yalnızca bir hayal olduğunu anlıyorlar. Güzel bir eğitim, rahat bir hayat. Bolluk, eğlence, tatiller, güzel, şık bir iş. Hepsi yalan. Bazıları var belki, ama o kafalarında kurdukları ütopya gerçek değil. “Ben ne olacağım?” korkusu tüm vücutlarını kaplıyor. İliklerinin titrediklerini hissederlerken bir çıkış yolu arıyorlar. Tıpkı yalnızlık gibi. Ama çare bulunamıyor. Tek çare belki de isyan. Tek çare dibine kadar inip, en büyük ölüm korkusuyla yüzleşip, “senden korkmuyorum” diyebilmek. Tek çare, belki de çaresizlik. Köşeye sıkışıp, savaşmak onunla. Kaçamazsın, çünkü eninde sonunda bir noktada yüzleşmek zorunda olduğunu biliyorsun.

Peki korkup kaçtığın şey, tam olarak ne acaba? O kadar korkmuşsun, bilinçaltını o kadar doldurmuşsun ki, korkunun yüzüne bakamıyorsun. Hissedememekten, kendin olamamaktan, bir zombiye dönüşmekten, ve hayatta gerçekten istediğine ulaşamadan ölmekten korkuyorsun. Sonsuz bir korku bu. Bundan kurtulmak için her şeyi yaparsın. Belki ölümün kendisi bile bu kadar acı vermiyor. En azından, yüzleşiyorsun, çok acıyor belki, ama bitiyor. Bu korku ise mahvediyor. En güzel günlerini, mükemmel olabilecek her şeyi mahvediyor. Ve bunun suçlusu sen değilsin, başkaları. Onlar için en kötüsünü istiyorsun. Sen kötü biri olduğundan değil, sadece, azıcık olsun  şu evrende adalet olduğuna inanmak istiyorsun. Geceleri uyuyamıyorsun. Bir şeyleri parçalamak istiyorsun. Saldırganlaşıyorsun. İçinde sevgi ve mutluluğa dair her şey yerini nefrete ve kabullenemeyişe bırakıyor. Sadece adalet istiyorsun. Çünkü iyi birisin, ve en iyiyi hak ediyorsun. Ama güvenecek hiçbir şey yok. İçindeki sana hayat veren şey sönüyor.

Yüzleş işte. Korkuyorsun ölmekten. Ölmeyeceğini sansan da, bitiyor bir gün. İşçi de olsan, müdür de olsan, işsiz de olsan, yönetici de olsan. Hiçbir şey seni kurtaramıyor. Tadacaksın. Yüzleş, ve ona göre yaşa. Diğer tarafta hayat olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yok. Belki bir şekilde devam ediyordur, ama olasılıklar üzerine yaşamayız, değil mi?

Yüzleşmeden yaşayamayız, sonsuza kadar kaçamayız, değil mi?

Bastırılmış Duygular I: Yalnızlık

Bir sürü arkadaşın var. Ailen var, seni sevenler çok fazla. Eğlenceli birisin, insanların yüzünü güldürebiliyorsun. Bu kolay bir şey. Etrafında bir sürü insan var. Belki kalabalık bir konserdesin, belki de herkesin yürüdüğü bir caddede, ya da belki de bir sinema salonundasın. İnsanlarla konuşabiliyorsun, gözlerinin içine bakabiliyorsun, ama bakarken derinlere, uzaklara dalıyorsun. Onlara dokunabiliyorsun, ellerini tutabiliyorsun, öpüşüp sevişebiliyorsun, ama hissedemiyorsun. Ne kadar konuşsan da, gerçek sen’i duymadıklarını biliyorsun. Tıpkı yan yana duran, ancak farklı kanallardaki iki radyo gibi. Ne kadar yakın olsan da, iletişim kuramıyorsun. Farklı frekanslardasınız.

Seçilmiş yalnızlıktan, seçilmemiş, zorlanmış yalnızlığa geçiş seni karanlığa sürüklüyor. Elinde değil. Yalnızsın işte. Kaçamıyorsun. O yalnızlığı senden alabilen çok az insan var. Ve onlar da, farklı sebeplerden dolayı yoklar. Kendini bir yere, bir gruba, bir olaya, aktiviteye ya da organizasyona ait hissedemiyorsun. Kendini dış bir etkenin kollarına bırakamıyorsun. Bir elin parmağını geçmeyecek kadar insana bırakabiliyorsun, sadece onlara bağlanabiliyorsun, onlarla kendin olabiliyorsun. Onlar ise, anla işte, neden bilmiyorum ama yoklar. Neden böyle oluyor?

Bozulmamış çok az insan var. Senin içindeki gerçek sen’i görebilen, o’na dokunabilen o kadar az insan var ki. Hayatına girip, çıkıp, tekrar giriyorlar. Kime, neye, nasıl, ne zaman güvenebileceğini bilemiyorsun. Seni en yukarı çıkaran insan, bir anda bırakıveriyor. Dibe vurmuşken elini uzatan, halini gören ve güveniyorum diyebildiğin insan, seni yukarı çekerken ona güvenebildiğini hissettiğin anda seni bırakıveriyor. Haftalar sonra karşına, bu insanların sana attığı kazıkları düşündürtmeyecek kadar hayat dolu biri çıkıyor, seni bırakmıyor. Sonunda dürüst ve zeki biriylesin, bu defa da hayat sizi başka nedenlerden dolayı ayırıyor. Bak, yine sıfırdasın işte.

Kalmıyor kimse. Herkes mi gelip geçici? Herkes mi yüzeysel yaşamak istiyor? İnsanların ilişkilerden ilişkilere atladığı bu uzun yolda yalnızca bir dinlenme tesisi gibi, gelip geçeni izliyorsun. Herkes uğruyor, biraz duruyor, sonra gidiyor. Nereye yetişmeye çalışıyorlar acaba? Elinden bir şey gelmiyor. Sorunu kendinde arıyorsun, ama sorunun onlarda olduğunu biliyorsun. Keşke kendinde olsa, düzeltirdin, ve her şey yoluna girerdi. İzliyorsun zamanın kum saati gibi geçmişten geleceğe akıp bitmesini tek başına. Keşke bir el, o kum saatinin zamanı dolduğunda tekrar ters çevirse. En azından bütün o kum tanelerinin, bir kez daha şimdiki zaman‘dan geçeceğini bilirdin. En azından, birileriyle yolunun tekrar kesişeceğini bilirdin. Hiç tatmadıkları yeni, gerçek sen’i tadarlardı. Gelecek kaygın olmazdı belki? Keşke.

Yalnızsın. Bir gün daha yalnız geçiyor. Bir sürü insan görüp konuştuğun, ancak yalnız bir gün. Neyse ki uykun geliyor. Neyse ki yalnız olmadığın tek yer rüyaların. Rüyalarında yalnızlıktan biraz uzak kalabilecek olma düşüncesi bile sakinleştiriyor, huzur veriyor. “Belki gerçek hayat odur” diyorsun, “hepsi bir kötü rüya, yakında bitecek” diyorsun. Çünkü tek çıkış yolu bu. Başka yol yok. Dışarıda sosyalsin, çevrende insanlar var. Ama içinde ölümüne yalnızsın işte. Yapabileceğin tek şey var.

Bastırıyorsun. İçindeki sonsuz yalnızlığı, dışında sürekli insanlarla görüşerek bastırmaya çalışıyorsun. İşe yaramayacağını bilsen bile, daha iyi bir alternatifin yok. Gözlerin kapanıyor, döngü devam ediyor. Aynaya baktığını hayal ediyorsun. Geldiğin hale bak. Sen bu değilsin, bu olmadığını, gerçekte kim olduğunu biliyorsun. Ama kendin olamıyorsun. Başkalarına bağımlısın. İnsanın kendi kendine yetebileceği yalanına inanamayacak kadar zekisin. Kendini kandıramıyorsun. Gözlerin tamamen kapalı, yatağında uyumaya çalışıyorsun. Her gece. Keşke sabah gelmese diyorsun, ama uyku da çözüm değil. Ölüm bile kaçış yolu değil, belki de bu bilgi hayatını kurtarıyor. Deliriyor muyum diye düşünüyorsun? Hayır, delirmiyorsun. Sadece cehalet mutluluktur ve cahil olamıyorsun, hepsi bu. “Keşke cahil olsaydım” diyorsun, ama aslında o da çözüm değil. Tek çözüm var ve bunun senin elinde olmaması canını yakıyor. O çözüm her şeyin ilacı, bütün bu karanlık günlerin sonu. O son eksik parça. Bütün resmin kalbindeki, ona hayat veren tek şey. Bulamıyorsun, bu yüzen sahte hayatına devam ediyorsun. Yüzleşmek istemiyorsun, çünkü kendin ne kadar güçlü olsan da, insanların aptallıklarını değiştirecek gücün kalmamış. Sen busun işte.

Milyonlarca insanın yaşadığı bir şehirde yapayalnızsın işte.

Yeni Yıl Hediyesi

İçinde yüzlerce kişiyle dev bir uçak, İstanbul’dan hareket etmek üzere. Her zamanki uzun bekleyişten sonra, kalkış için birinci sırada. Pistin başına geçiyor, motorlara gaz veriyor. Hızlanıyor, V1, artık kalkmak zorunda, rotate, ve artık havada. Çok uzaklara gidiyor, içinde, o yüzlerce kişinin içindeki bir kişi ile birlikte…

Bu yazıdaki tüm karakterler tamamen kurgusaldır. Gerçek insanlarla benzeşmeleri tamamen tesadüftür.

Soğuk bir kış günü, ancak soğuğun nedeni kar veya kış değil. Y adlı karakterimizi iliklerine kadar titreten şey, bu şehir ve soğuk, mutsuz, sahte insanları. An itibariyle, aynı şehirde, hatta aynı ülkede, tekrar kendisi olduğunu hissettiren kimse kalmamıştı. Neden böyle oluyordu? Neden ne zaman gerçekten bir şeyler tekrar yolunda gitmeye başlayacak gibi olsa, görünmez bir el, her şeyi mahvediyordu?

Camdan dışarı bakıyordu Y, öylesine, uzaklara. Hiçbir şey düşünmüyordu, düşünmek de istemiyordu. Hissetmek istiyordu sadece. Hep kaçış planları yapıyordu, gidip bir daha gelmemenin çekiciliğini hayal ediyordu. Sekiz yıldır buralardaydı, ancak sevememişti bir türlü bu şehri. Kaldığı yere ev diyordu, bir kez bile evim diyememişti. Odasında bile misafirlikte hissediyordu, ve bu iş biraz fazla uzamıştı artık.

Dışarı baktığında yağmur yağıyordu. Kapalı bir hava, donuk bir bakışı beraberinde getirdi. Düşünmeye başladı… Ne kadar çok şey öğrenmişti son dört ayda, yazdan beri. Ne kadar çok şey yaşamıştı. Defalarca yıkılıp yeniden ayağa kalkmıştı. Güçlenmişti. Yeni yıla bomba gibi girmişti Y, ve yılbaşı gecesi hayattan unutulmaz bir hediye almıştı. En son olanlardan sonra, ilaç gibi gelmişti bu hediye ona. Tabii ki noktaları, ileriye dönük birleştiremiyordu o zaman, ancak yalnızca iki hafta sonra bile geriye dönüp baktığında anlayabilecekti.

Büyüyüp güçlendiğini de o zaman anladı işte. Hayatında ilk kez, her şeyi erteleyip, yaparız, ederiz” diye planlar yapmak yerine, o an aklına gelen her şeyi gerçekten yapıyordu. O anda yapılması mümkün olan hiçbir planı ertelemiyordu. Gelecekte ya da geçmişte değil, o anda yaşıyordu. Beklemediği bir şekilde, Y’nin hayatındaki her şey tahmin edemeyeceği bir hızla düzeliyordu. Bu kadar güzel olamazdı, değil mi?

Yeni biriyle tanışmıştı. Yalnızca iki elin parmaklarından birazcık daha fazla günde, tekrar birine çok yakın hissedebilmişti. Üstelik bu defa karşısında iki yüzlü bir yalancı, ya da gerçek duyguları yaşamaktan kaçan bir korkak yoktu. “Sonunda” diyordu Y, bir kez daha. “Sonunda kendim olabiliyorum.” Birlikte sevdikleri şeyleri yapıyorlar, hayatı özgürce, sınırlar olmadan yaşıyorlar, anın tadını dibine kadar çıkarıyorlardı. Geriye dönüp baktıklarında, keşke dedikleri hiçbir şey kalmıyordu. Üstelik, ikisi de, bir ilişki adı koymaya çalışmayıp oluruna bırakıyordu. Mükemmel gidiyordu.

Bazı insanlarla kısa sürede insanlarla (aslında tüm canlılarla) aşırı iyi anlaşıp, çok yakın bağ kurabilme yeteneğinin yan etkisi de vardı tabii ki: kolay kolay kopamıyordu. Ve ortada ufak bir sorun vardı: farklı yerlerde yaşıyorlardı. Dünyanın iki farklı ucundalardı ve son günlerini yaşıyorlardı. Bitecekti. En azından bir süreliğine de olsa, artık birlikte olamayacakları fikri Y’yi rahatsız ediyordu. Neden ne zaman kendini gerçekten yakın hissettiği biri hayatına girse, her şey mükemmel olmasına ramak kala bir şeyler bozulmak zorundaydı? Bilmiyordu. Anlamaya çalışıyordu. Belki anlayamayacaktı da. Noktaları ileriye doğru birleştiremeyeceğini biliyordu, yalnızca, ileride, geriye, bugünlere baktığında, büyük resmin bir şeyler ifade etmesini istiyordu.

Veda zamanı gelmişti. “Hoşçakal” dedi. Demek istemiyordu. Vedalardan hoşlanmazdı Y. Güzel bir şeylerin bitmesi fikri onu hep rahatsız ediyordu. Ancak demek zorundaydı. Döndü arkasını. Oturdu, öylece, uzaklara baktı. Kahvesini yudumluyordu, derinlere, uzaklara dalmıştı. Kafasında hiçbir düşünce kalmamıştı. Mantığını iptal etmişti yine gerçek duyguları. Bunu seviyordu. Çünkü hissetmek her şeydi, ve insan mantığını kaybedip duygularını hissedebildiği sürece yaşayabilirdi. Belki de en güzeli, en doğrusu, her anı dolu dolu yaşayıp, hiçbir şey için pişman olmamaktı.

Bekledi, öylece bekledi. Nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın, aklının bir köşesinde sürekli bir özlem, bir tutku, bir sevgi, onu bambaşka bir dünyaya götürmeye çalışacaktı. O gizemli duygunun çağrısına ve çekiciliğine hayır diyemiyordu, asla diyememişti. Günlük hayatı bir kenara bıraktı. Gözlerini kapadı. Hayal etti. Zaman ve mesafe denilen şeylerin var olmadığı bir paralel evrende, istediği ve gerçek olan her şeyin onunla olduğunu hayal etti. Bunu yaptığında içindeki yaşama sevinci geri geliyordu. Hem de gelmiş geçmiş en güzel doğumgünü hediyesiyle birlikte.

Gözlerini açtı, öylece bekledi. Çünkü o günün, zaman çizgisinde gitgide kendisine yaklaştığını biliyordu. Hep bekledi.

to be continued, somewhere, some time…

Müziğin Gücü

Not: Profesyonel bir müzisyen değilim, ancak şirin bir dinleyiciyimdir 😊. Olayı üretici değil tüketici bakış açısından, basit bir dille anlattım.

Sıradan, ruhsuz bir gün. Sen ruhsuz değilsin de, gün ruhsuz. Yine kendini değil başkalarını suçluyorsun. Sonra bir şey tüm gününü değiştiriyor. Hayır, bir insan ya da bir olay değil. Aldığın bir haber falan da değil. En kaba ve teknik tanımıyla, havadaki moleküllerin, saniyede yaklaşık 20 ile 20000 kez arasındaki belli frekanslarda titreşimlerinin üst üste binmesi sonucu bu moleküllerin kulak zarına çarpması sonucu beynine ilettiği elektriksel hareketten bahsediyorum. Ya da diğer, kısa adıyla: müzik.

Pop, rock, metal, elektronik, alternatif, jazz, house, arabesk, dubstep, goa trance, brutal fark etmez. İster 120bpm 4/4 time signature’a sahip basit bir şarkı olsun, ister birkaç arkadaş dışında kimsenin sayamayacağı kadar progresif olsun, müzikte önemli olan şey insana bir şey hissettirmesidir. Gerisi ne fark eder ki? Hissetmek her şeydir, ve müzik de bir şeyler hissedebilmenin, ya da var olan duyguları güçlendirmenin en doğal yollarından biridir. Peki derinlere inersek, neden müzik bizi bu kadar etkiliyor? Sonuçta yalnızca havadaki moleküllerin titreşmesi değil mi bu olay? Nasıl oluyor da, bizi en derinimize götürebiliyor?

Öncelikle, belirli nota ya da akorlara tek parça olarak bakarsak, belirli frekanstaki belirli notaların birlikte kulağa daha güzel gelmesini inceleyebiliriz. Burada hafif matematik devreye giriyor. En basit haliyle, belirli bir frekansın harmonikleri (yani frekansın katları), o frekans ile birlikte duyulduğunda kulağa daha uygun gelir. İnsan beyni, aynı frekanstaki titreşimleri daha çok beğeniyor, bu yüzden, harmoniklerinin frekansı eşit olan notalar da kulağa daha güzel geliyor. Genel olarak temel frekansları arasında matematiksel olarak belirli, küçük sayılardan oluşan bir oran olan sesler üst üste bindiğinde kulağa hoş geliyor. Bu konuda yüzlerce kaynak var, ancak kanımca en kısa ve net özetleyenlerden birine buradan ulaşabilisiniz.

Ancak tek başına nota ve akorların kulağa hoş gelmesi, tek başına bir şey ifade etmiyor. Önemli olan müziğin genel olarak insana, başından sonuna kadar güzel gelmesi. Bu yüzden müzikte bir tempo olmalı. İnsan beyni, tekrar eden, ard arda geldiğinde pattern özelliği taşıyan her olgudan -ister ses frekansı, ister benzer şekil ve semboller olsun- belirli bir desen/tekrar oluşturmayan karşılıklarına göre daha fazla etkileniyor. İnsanın eşlik edebileceği, değişmeyen bir ritimde olan şarkılara kolayca ritim tutarak eşlik etmemizin daha kolay olmasının nedenlerinden biri de bu. Bu ritme uyacak biçimde, yine matematiksel olarak, tamamen frekansların oranı üzerine kurulu scale’lardan notalar oturttuğumuzda da kulağa güzel geliyor.

Bir başka müzik etkisi de, müziğin insanı dinlediği süre boyunca (dakikalar, saatler gibi) duygulara hitap eden yapısından dolayı, çağrışımsal hafızamız ile beynimizde anılarla birlikte ilişkilendiriliyor. Böylece, bazı şarkılar, bizi bazı günlere ve zamanlara götürüyor. Tıpkı bir fotoğrafın bizi bir yere ya da bir kokunun bir kişiye götürmesi gibi. Eğer bir müziği bizim için önemli bir durumda dinlediysek, o müziği tekrar duyduğumuzda beynimiz en iyi yaptığı şeyi yapıyor: o anıyı hatırlıyor (bazen hatırlamaz olaydık diyoruz, ayrı konu 😊).

Hepsi bu mu? Birazcık araştırırsak, ya da daha derinlere inersek, çok daha etkileyici ve radikal sonuçlarla karşılacağımızdan eminim, ancak müziğin nörolojik etkileri yıllardır araştırılıyor olsa da, temelindeki nedenler konusunda henüz kimse kesin bir sonuca ulaşabilmiş değil. Kişisel olarak bunun nedeninin, müziğin temelinde matematik ve bağıntılar olduğu gerçeği olduğunu düşünüyorum. Müzik yalnızca, zaten doğada olanın, insanın temel duyularından biri olan işitme duyusuna hitap eden hali. Nasıl doğadaki yapraklara ve ağaçlara baktığımızda bize kendi içindeki oranlarla ve desenlerle görsel açıdan güzel geliyorsa, müzik de aslında aynısını yapıyor. Müziğin temelinin matematiksel oranlardan başka bir şey olmadığını, bu oranların desenleri oluşturduğunu ve insan beyninin de en iyi yaptığı şeyin duyulara hitap eden desenlere yanıt verme olduğunu düşünürsek, müziğin bize niye bir şeyler hissettirmek konusunda başarılı olduğunu anlamak zor değil. Çünkü müzik, bize en temelimizde ne olduğumuzu hatırlatıyor. Bizi yeniden biz yapıyor, bize yaşam enerjisi veriyor. Hem de dışarıdan hiçbir madde almadan. Bizi daha derine götürüyor, içimizde var olanı görmemizi, hatırlamamızı sağlıyor.

Belki de en zor sorulara cevabımız, zaten içimizde en derinde bir odada saklıdır, ve müzik de, aşk ile birlikte buraya ulaşmamızı sağlayan anahtarlardan biridir. Zaman gösterecek.

Tüm Gücünle Bağırsan…

Burada tüm gücünle bağırsan seni kim duyar ki?

Bir çocuk. Dünyadan bile haberi yok, insanların arasında yürüyüp yolunu bulmaya çalışıyor. Zamanla büyüyor ama nereye baksa kendini küçük hissediyor. Belki de küçük, herkes gibi. Dünyevi aptal sorunlarla, yüzeysel gerçeklik(!)lerle uğraşırken kim kendine büyük diyebilir ki?

Günlük, dolu ama basit hayatını yaşıyor çocuk yine. Ama bir şeyler birikiyor. İçinden atamadığı, düşünmekten alıkoyamadığı bir şeyler. İnsanları, yaptıklarını, basitliklerini, aptallıklarını, sinsiliklerini, ikiyüzlülüklerini, ve olmayan adaleti gördükçe siniri bozuluyor. Biriktikçe, daha çok bastırıyor. Dayanamıyor artık.

Zaman geçiyor, daha da fazla bastırıyor. Kendi gücünü bile anlamıyor. Zaten artık kimseye güvenemiyor. Bazen kaldıracak hali kalmıyor, ama omzunda ağlayacak birini de bulamıyor. Bağırmak istiyor tüm gücüyle, “yeter!” diye. Bu hayatı istemiyor artık. Ne pahasına olursa olsun kurtulmak istiyor. Kendi, gerçek hayatını yaşamak istiyor.

Sevgili çocuk, tüm gücünle bağırsan seni kim duyar ki? Yardımına koşacak bir kişi bile var mı? Ya da, istese bile yardım edebilecek birileri var mı? Ya da en azından edebilecek biri varsa, onun umrunda mısın ki?

Tüm gücünle bağırsan kim dönüp bakar? Birkaç kişi duymuş bugüne kadar, onlar da sana en büyük kazıkları atanlar, en büyük haksızlıkları yapanlar değil mi zaten? Baksalar ne olur güvenemedikten sonra?

Bağırmaya devam etsen belki biri duyar diye? Belki çok şanslıysan, yine biri duyar sesini. Gelir, sana bakar. Güvenebilir misin ona, en güvendiklerin, en sevdiklerin, karşısında en dürüst oldukların bile sana en aptal bahaneleri sunup, en büyük kazıkları atıp, bir de üzerine bütün bu saçmalıklara inanmanı bekledikten sonra.

Kendine mi güveneceksin gücün kalmadığında? Bir sosyal varlık olarak başkalarına ihtiyacın olduğunu anlayamadın mı? Bağırsan biter mi içindeki savaş? Tekrar kendin olabilir misin? Yoksa yine mi güvenmemen gereken insanlara güvenip, haksızlığa uğradığını bilen, zayıf noktanı gösterdiğin ama ne olursa olsun güvendiğin insanlardan bile hayatının kazığını yersin? Yoksa yine mi her gece uyumak için kendine farklı bir bahane üretirsin? Yine mi nefes alacak gücün bile kalmaz?

Bağırsan biter mi her şey? Ay ışığında, kocaman bir vadiye, filmlerdeki kurtlar gibi bağırsan, biraz olsun daha gerçek hisseder misin? Korkar mısın bir daha asla hissedememekten? Bağırsan, ölüm sessizliğini, karanlık, bilinmeyen sonsuzluğu yenebilir misin? Yoksa gücün bitince öylece yere yığılır mısın? Bekler misin tün sahnenin bitmesini, her şeyin karanlığa gömülmesini. Döner misin eski aptal düzenli hayatına, düzen denilen saçmalığın senin senden alınan özgürlüğün olduğunu bile bile? Bakar mısın insanların gözlerinin içine, her gün yüzüne yalan söyleseler bile?

Ya da s*ktir olup gider misin buralardan, bir daha o’nu senden kimsenin alamayacağı bir yere?

Tüm gücünle bağırsan duyar mı seni birileri? Elini tutar mı, bırakmak istesen bile bırakmayacak şekilde? Öper mi, sanki hayatındaki ilk öpücüğünmüş gibi? Sana neden var olduğunu hatırlatır mı? Yaşadığını hissettirir mi? Yaşamak için ihtiyacın olan iki kelimeyi bir arada söyleyebilir mi? Seni yaşamaya cesareti olan biri çıkar mı karşına, her şeyinle?

Başka çaren mi var? Sen tüm gücünle bağırsana, belki birileri daha oradadır, seni duyar, ve karşına çıkar.

Sadece belki.