Gaslighting

Az önce üzerindeki kıyafetin kırmızı olduğundan eminim. Şu an ise mavi. Sordum, zaten hep maviydi dedi. Günlük olayları, eşyaların yerlerini yanlış hatırlamaya başladım. Gerçekliğimi ve akli dengemi sorguluyorum.

Bazı insanlar kötüdür. Kötü oldukları bellidir. Pis işler’le uğraşırlar, giyimlerinden, insanlara davranışlarından, araba kullanmalarından, kısaca o ya da bu şekilde kötü oldukları bellidir. Belki insan ya da hayvan öldürmüşlerdir. Belki organ mafyasıdır. Belki tecavüzden içeri girmişlerdir. Belki de hırsızdırlar.

Bazı insanlar ise kötüdür. Dışarıdan bakıldığında oldukça normal, hatta gayet iyi insanlardır. Kimse onlardan bir kötülük beklemez. Ancak içlerinde tahmin edemeyeceğimiz bir kötülük vardır. En büyük tehlike de buradadır: kimse onların kötü olabileceğini akıllarına bile getirmez.

1938 yılındaki Gas Light adlı minik tiyatro, belki de insanın en psikopat, en tehlikeli, deliliğe ve ruh hastalığına sürükleyen yanını gözler önüne sermişti. Daha sonradan filmi de çekilen bu oyunda adam, eşinin akli dengesini yitirdiğini düşündürecek davranışlarda bulunuyordu. Örneğin, evdeki gaz lambasının parlaklığı görünür biçimde azalıyordu, ancak böyle bir şeyin asla olmadığını savunuyordu, ki terim de buradan gelmektedir.

Gaslighting, dışarıdan basit ve zararsız gibi görünse de çok ciddi bir psikolojik işkence yöntemidir. Kurban, günlük hayatta başka her şey normal olduğundan dolayı herhangi bir durumdan şüphelenmez. Ayrıca gaslighting uygularken kullanılan silah’lar tamamen günlük, önemsiz olaylar olduğundan kurban, karşısındakinin böyle önemsiz bir konuda yalan söylemeyeceğini düşünür. Örneğin, ben üzerimdeki kırmızı kazağı mavi renkle değiştirip ya da gaz ışığının azaldığını fark edip neden böyle hiçbir şey gizlemek için bir nedenim olmayan bir konuda karşımdakine yalan söyleyeyim ki?

Bu düşünce yapısı, zamanla, çaktırmadan ve kurban tarafından iddia edildiğinde tamamen yalanlanarak, zamanla kurbanın kendi akli dengesinde sorun olduğunu, basit, sıradan olayları karıştırdığını ve delirdiğini düşünmesine neden olur. Oldukça sinsice yapıldığından ve tamamen önemsiz günlük olayları saldırı vektörü olarak kullandığından yakalanması zordur, çünkü kimse zaten durup dururken karşısındakinin gaslighting uygulayacağını düşünmez. Eğer net bir şekilde birinin gaslighting yaptığını düşünüyorsak fark etmesi çok zor olmasa da, insanların durup dururken bunu yapacağını düşünmeyeceğimizden dolayı bu tür bir psikolojik oyunun kurbanı olduğumuzu fark edemeyebiliriz. Bu oyuna kurban olanlar zamanla kendi psikolojilerine ve akli dengelerine olan güvenlerini yitirirler ve delirdiklerini düşünürler. Bir anlamda, normalde hiçbir sorunları yokken delirirler, ve bu durum, düşük ihtimalle de olsa, hemen hemen herkesin başına gelebilir.

Sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanlarız bize psikolojik oyunlar oynadığını kabullenmek istemesek de, bu tür insanlar maalesef var. Tabii ki, paranoyak olmanın anlamı yok, böyle insanların sayısı oldukça az, ancak her tür tehlikenin, özellikle çok fazla insanın farkında olmadığı ve insanların hayatlarını mahvedebilecek olanların farkında olmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

Kimsenin bir gaslighter ile karşılaşmaması dileğiyle, sevgiler.

Ben

Ben kimim?

Ben, yaşamaktan, sevmekten, doğruluktan korkmayan biriyim. Var olmanın, hayata bir kere gelmenin, ve bu özel anda yaşamanın değerini anlayıp anlatamayan kişiyim.

Ben, karşıma çıkan insanların da dürüst olmasını bekleyen, tek istediği biraz iletişim kurabilmek, her tür birey veya varlık arasındaki sorunların doğru iletişim yoluyla çözülebileceğine inanırken, başkalarının da buna inanmasını bekleyen biriyim.

Ben, hayatta yeri geldiğinde her şeyden vaz geçmeye değecek insanlar ve olaylar olduğuna inanan, ve diğer insanların da bu tür değerli bağları hissedebileceğini sanan biriyim.

Ben, insanların, diğer insanlara, hayvanlara, doğaya, ve belki de en önemlisi kendilerine karşı dürüst ve sevgi dolu olmasını isteyen bir hayalperestim.

Ben, zekanın bile yapay olduğu şu günlerde, gerçek duyguları yaşayabilen, başkalarının da aynı duyguları yaşayabileceğine inanan yüksek beklentilere sahibim.

Ben, insanların, tıpkı hayvanlar gibi, çıkar ilişkisi olmadan da iyilik yapabileceğine inanan, her davranışın arkasında sinsi bir plan aramayan kişiyim.

Ben, sevdiğim ve güvendiğim insanları yarı yolda bırakmayan, ve insanlardan da bu dürüstlüğü ve saygıyı bekleyen, en beklemediği noktada sırtından vurulan kişiyim.

Ben, dışarıdan kötü ya da saygısızca bile görünen davranışların arkasında, çoğunluğun gördüğünün arkasında daha büyük resimde herkesin iyiliği için çabalayıp, hedef göstermeyi seven toplum tarafından saygısız ve sevgisiz olarak damgalanan bireyim.

Ben, ego ve popülarite savaşındaki insanlar arasında nefes almaya çalışan, rol yapmayı sevmeyen, bozulmamış kişiyim.

Ben, şu dünyada hala bir şeylerin güzel olabileceğine inanan kişiyim.

Sanırım sana çok fazlayım, dünya.

Ben, ben olduğum için özür dilerim.

Bazılarımız

Kafanın içinde dünyayı geziyorsun. Olabilecek tüm kombinasyonları hayal ediyorsun. İnsanları tanıyorsun, zaman geçiriyorsun. Paylaşıyorsun.

Güveniyorsun.

Ve güvendiğine pişman oluyorsun. Elinde ise yalnızca birkaç günlük huzur kalıyor. 

Hepimiz sürekli yeni insanlarla karşılaşıyoruz. İlk andan itibaren onlarla ilgili izlenimlerimizi aklımızın uçsuz bucaksız nöronlardan oluşan ağına atıyoruz. Zaman geçtikçe kafamızın içindeki bu ağlar, insanlar hakkında daha net bilgilere ve varsayımlara ulaşmamıza sağlayacak kapıları açıyor. Peki ya her şey bir oyun ise? Ya her şey bir hayal ise? Eğer herkes rol yapıyorsa, her şey bir simülasyon ise, duygu ve düşünce dediğimiz her şey laboratuvar ortamındaki bir kap içinde bulunan bilincimizi uyaran elektrik sinyali ise neyin anlamı var ki? Hiçbir şeyin gerçek olamadığına inandıktan sonra en anlamlı olgulara bile nasıl anlam yükleyebiliriz? Arkadaşlarımızın, yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin, ailemizin, evimizin, hatta maddenin varlığından nasıl emin oluruz?

İnsanlar biraz daha güce sahip olmak için başkalarının hayatlarına kıyıyorsa, yalnızca kendilerinden daha güçsüz diye hayvanların haklarını hiçe sayıyorsa, başkalarını ezerek başarılı oluyorsa, ne anlamı var ki bu toplumda barınmanın?

En güvendiklerimiz gözlerimizin içine bakıp yalan söylüyorsa, sevgi gibi kutsal bir duyguya ihanet ediyorsa, emekleri bir çırpıda çöpe atıyorsa ne anlamı var ki sevmenin?

Ne anlamı var ki güvenmenin?

İnsanlar gerçeklerden kaçıyorsa, yalan bir dünya içinde yaşamak istiyorsa, sorunları olduğunda yapıcı olup çözmek yerine yıkım yolunu seçiyorsa, ne anlamı var ki iletişim kurmaya çalışmanın?

Bu dünyada herkes mutsuz, olmayan hayaller peşinde üzerilerinde şık kıyafetlerle, makyajlarla, parfümlerle, gösterişli arabalarla bir sürü insan. Yukarıdan yalnızca karınca sürüsü gibi gözüküyorlar. Bir çırpıda ezilebilecek kadar küçükler, ve dünyayı mahvedecek kadar büyükler.

Bazılarımız topluma ayak uydurup, kendilerine dayatılan düzenli robotik hayatı tercih ediyor. Geri kalanlarımız ise gittikçe daralan distopyanın duvarları arasında klostrofobinin gözlerinin içine bakıp nabzının arttığını hissederek çıkacak bir yer alıyor. Bazılarımız şehir ışıkları arasında kamaşan gözlerini kapıyor, bazılarımız ise o kadar yalnız ki karanlık bile parlak geliyor.

Bazılarımız iş, para, koşturmaca ve antidepresanlar arasında bir ölümü yaşamayı hayat sanıyor, bazılarımız ise tüm farkındalığıyla döngüden çıkmaya çalışıp dibe çekiliyor.

Bazılarımız bunu da bir kenara atıp hayatına devam ediyor,

Bazılarımız ise yalnızca yaşamak istiyor.

Birkaç Günlük Huzur

Eskiden insanların neden kendi canlarına kıydıklarını anlamazdım. Artık çok iyi anlıyorum.

Onlar ölmek istemiyorlar, yaşamak istiyorlar. Ne istediklerini bilmiyor değiller, ne istediklerini çok iyi biliyorlar. Ve istediklerine kavuşamayacaklarını da biliyorlar. Hayatın her dakikası korku ve acı içinde geçiyor, daha fazla dayanamıyorlar. Ruh hastası değiller, sadece her şeyin farkındalar. “Normal” insanlar şehirde oradan oraya işe okula toplantılara yemeklere koştururken, onları yukarıdan izliyorlar. Ama yalnızlar. Yanlarında insanlar varken bile yalnızlar. Çünkü aynı frekansta olmadıklarını biliyorlar.

Hayatın ne olduğunu çözmüşler. Yaşamak, gezmek, görmek, öğrenmek, paylaşmak istiyorlar. Ama paylaşmadıkça en güzel anların bile bir anlamı olmadığının farkındalar. Bazen birkaç günlük huzur buluyorlar, her şey yoluna giriyor gibi oluyor. Sonra ise her şeyin bir hayal olduğunu görüyorlar. Basit ve yüzeysel şeylerden zevk alamıyorlarsa bu onların suçu değil. Derine inmek istiyorlar, en derinde en gerçek duyguları hissedebiliyorlar. Bir şey kötü gidiyorsa ve yoluna girmeyecekse, o şeyin yoluna gireceğine dair kendilerini kandırmayacak kadar zekiler.

Paylaşacak çok şey varken, hayatı dolu dolu yaşamak varken yalnızlığa mahkûm ediliyorlar. Sonsuz mutlulukla sonsuz mutsuzluk arasındaki pamuk ipliğinin üzerinde dengelerini kaybetmemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak ellerinde olmayan faktörler var: bağımlılar. Maddelere değil, insanlara. Kontrol edemedikleri başka insanların davranışlarından etkilenmeyi engelleyemeyecek kadar hassaslar. Sizin göremeyeceğiniz en ufak olaydan bile etkileniyorlar, çünkü olayların arkasını görebiliyorlar. Sonra çekip gidiyorlar, “arkalarındakileri hiç düşünmeyip” kendi canlarına kıyıyor “aptallar”. Zamanla unutulup gidiyorlar. Tarihin bir daha kimsenin açmayacağı sayfalarına kazılıyorlar.

Belki de hayat boyu tek gerçekten sahip oldukları birkaç günlük huzur oluyor, ve bunun devam etmesini istiyorlar. Ama bu dünya onlara çok “fazla” işte.

En Büyük Korku

En büyük korkumuz nedir? Yüzleşene kadar bunu pek de düşünmeyiz aslında. Günlük hayatımızda, bir şeyler bizi korkularımıza götürmedikçe pek oralı olmayız. Başarısızlık korkusu vardır ancak varlıklarımızdan olana kadar düşünmeyiz. Ölümden korkarız ama doktorun odasında sonuçları beklerken geçmek bilmeyen dakikalarda boğulana kadar hissetmeyiz.

Ya da sevilmemekten korkarız, ancak yalnızlığı iliklerimizi titreten biçimde en derinimizde hissedene kadar sevilebileceğimizi sanarız.

Her şey yolundadır, sıradan, huzurlu bir gündür. Güne sporla başlarsın, kahveni yudumlayıp işlerini hallettikten sonra hobilerinle ilgilenirsin. Korkmak için bir nedenin yoktur, yaşamak ve mutlu olmak için ise bir sürü nedenin vardır. Yaşamayı seçmişsindir. Gülersin, eğlenirsin, insanlarla vakit geçirirsin, bir şeyler paylaşırsın. Sonra güneş batar. Her şeyi beraberinde karanlığa ve gecenin sakinliğine devreder. Hava karardıkça insanların yüzleri soluklaşır, elimizi uzatırız ancak orada kimse yoktur artık. Herkes gitmiştir, yapayalnızızdır. Bağırırız ama kimse sesimizi duymaz, duyacak birinin bile olmadığını biliriz. Gökyüzüne bakarız, belki çok uzaklarda biri vardır, ama ona asla ulaşamayacağımızı biliyoruzdur. Birbirimize asla kavuşamadan öleceğimizi bilmenin korkusuyla öylece bakmaya devam ederiz.

Hava daha da soğumuştur. Evimize gideriz. Konuşuruz ama sesimizin soğuk duvarlardan yankılanması yalnız olduğumuzu fısıldayarak hatırlatır bize. Dakikalar saatlere dönüştükçe o fısıltı çığlıklara dönüşür ve bedeninin duvarlarında savrulur. Bağırmak istersin ama sesinin çıkmadığı bir kabus olmuştur hayat. Uyumak istersin ama uyuyamazsın, yapayalnızsındır. O dört duvar gittikçe daralır, kurtulmanın umuduyla kapıya koşarsın ancak o daha da dar bir odaya açılır. Duvarlar daralıp sırtından ve göğsünden bastırır. Nefes alamazsın. O duvarları yıkabilecek tek bir şey vardır. Hikayenin gidişatını bir anda tersine çevirecek tek bir ses.

Birinin nefesi. Birinin o karanlığın içinden adını söylemesi. Birinin, ölüme terk edilmişken seni kurtarması. Birinin seninle aynı yalnızlığı paylaşıp seni anlaması. Birinin, yaşadığın yalnızlık hapishanesinde seni ziyaret etmesi. Cebinden anahtarı çıkartması, ve sana özgür olabileceğini hissettirmesi. Birinin, denklemdeki tüm bilinmeyenleri yerine koyması ve her şeyi birlikte geride bırakabileceğinizi göstermesi. Birinin, tek başına mutlu olmanın mümkün olmadığını ve kendini bu şekilde kandıramayacağını hatırlatması. Birinin, kimsenin dolduramadığı sevgi boşluğunu doldurması. Birinin, sen hastanede tedavisi olmayan bir kanserden ölümü beklerken, hayatını kurtaracak bir ilaç olduğuna inandırması. Birinin, olabilecek bütün güzel şeyleri sana göstermesi.

En büyük korku nedir biliyor musun? Birinin bunlardan sonra seni terk etmesi.