13. Cuma, Güneş Tutulması, Ay Tutulması ve Mars’ın Zirvesi: Sonumuz Yakın

Bugün ayın on üçü ve cuma. Üstelik az önce kara kedi sevdim. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bugün yeni ay ve güneş tutulması var. Bu çok ender olan iki olayın tesadüf olduğuna inanıyorsanız bir de şunu ekleyeyim: tam iki hafta sonra bugün dolunay, ve ay tutulması var. Hem de yirmi birinci yüzyılın en uzun ay tutulması. Ve aynı gece, Mars en parlak halini alacak. Kıyamet gününün yakın olduğunu söylememe gerek yok, değil mi?

İnsan, her zaman hayata anlam yükleyip bir yerlerde doğaüstü bir anlam arayışındadır. Gerek hayatın monotonluğundan olsun, gerek yaşamdan sonra bir şeylerin devam edeceğine inanma istediğinden dolayı, doğada herhangi bir özel anlamı olmayan olaylardan anlam çıkarmaya çalışır. Duyulardan, seslerden, görüntülerden olmayan bulgular çıkarıp gerçek olduğuna inanır. Bu durumun evrimsel açıdan açıklaması oldukça basittir: olmayan bir şeyden anlam çıkarıp olduğuna göre hareket etmek (false positive, ya da type I error), gerçekten olan bir durumdaki anlamı görememekten (false negative, ya da type II error) çok daha mantıklıdır. Örneğin, başınız ağrıdığında paranoyakça şüphelenip doktora gidip test yaptırmanın size, herhangi bir hastalığınız olmasa bile bir zararı yoktur, maksimum birkaç saat ve birazcık para kaybedersiniz. Ancak hastalık belirtisi varken doktora gitmeyip bir şey yok demek hastalığı fark etmeyip ölmenize neden olabilir. Ya da uzaktan gelen ne olduğu belirsiz sesi vahşi hayvan sanarsanız, saklanırsınız, ancak o hayvan değildir. Ancak sesi duyup, vahşi hayvan olmadığını düşünerek saklanmazsanız yine hayatınızla ödeyebilirsiniz. Bu yüzden evrimsel süreçte her şeyden paranoyakça anlam çıkaran insanlar yaşamını sürdürürken, ‘çok da şey yapmayan’lar genlerini çok devam ettirememiştir.

İnsanlar, herhangi bir anlamı olmayan bulgularda anlam olduğuna inanmaya evrimsel açıdan programlanmış varlıklardır. İngilizcede apophenia denilen bu durumun çeşitli alt kategorileri vardır. Örneğin, evrimsel süreçte diğer insanların yüzlerini kolayca bulup tanımamız/kaybetmememizde önemli rol oynayan bir beyinsel fonksiyonumuz, yüz olmadığı halde her yerde yüz varmış gibi görmemize neden olur. Bu duruma pareidolia denir. Ya da aralarında özel bir bağ olmayan olaylar arasında bir bağ olduğuna inanılabilir. İngilizcede synchronicity (eşzamanlılık) denilen bu durumda kişi, birbiriyle benzer konuda ancak bağımsız olaylar arasında bağlantı kurar.

Anlamsız bulgularda inancı en çok körükleyen ise confirmation bias adı verilen, inancı destekleyen argümanlara sarılıp inancı desteklemeyen her şeyi gözardı edip yalanlama durumudur. İşte astroloji tam olarak burada devreye girer: yalancı bilim olarak da geçen astroloji safsatası, tıpkı fal gibi, insanları doğdukları tarih ve saate göre gruplara ayırıp, her gruba, zaten çoğu insan için geçerli genel bakılarda bulunur. İnsanlar ise inanmaya yönelik eğilimlerinden dolayı kendilerine burçları ile ilgili söylenenleri doğru kabul ederler. Birine çok genel geçme, ucu her yere çekilebilecek birkaç cümle söylendiğinde, zaten söylenenlerden birinin ya da birkaçının tutmama ihtimali sıfıra yakındır. Bunun üzerine hali hazırdaki inanma eğilimini de eklersek, sorgulamayan insanların astrolojiye ve fallara inanması kaçınılmazdır.

Eğer olaylara yukarıdan bakabilirsek aralarında doğaüstü bir bağ olmadığını anlayabiliriz. Örneğin, bugün yeni ay ve güneş tutulması olması ile tam iki hafta sonra dolunayda ay tutulması olması tesadüf değildir. Ayın dünya etrafındaki dönüş rotasını gözümüzde canlandırırsak, güneş tutulmasının zaten ay dünya ile güneşin tam ortasında iken gerçekleştiği, böylece yeni ayda olmak zorunda olduğunu anlarız. Ayrıca, bu rotanın tam ayın güneşi kapatacağı şekilde denk gelmesinden hemen iki hafta sonraki dolunayda bu defa da aynı rotada 180 derece diğer tarafa geçip dünyanın tam gölgesinde kalarak ay tutulmasına neden olması da tesadüf değil, ayın rotasıyla ilgili çok basit fiziksel bir gerçektir.

13. Cuma ve Marsın ay tutulması gecesi en parlak halini alacak olması ise tamamen tesadüftür, herhangi bir özel anlam içermez. Astronomide gezegenlerin yerleri, parlaklıkları, mesafeleri, Dünya’dan görünen birbirlerine yakınlıkları sürekli olarak değişim halindedir, bir sürü parametre vardır. Bu kadar parametrenin sürekli değiştiği bir bağlamda, enterasan tesadüf‘lerin asıl olmaması tuhaf olurdu. Konu ne olursa olsun, baktığınız veri ne olursa olsun, birbirleriyle korelasyona sahip bağımsız veriler bulmak kaçınılmazdır. Bunun en iyi örneklerinden biri Spurious Correlations adlı web sayfasıdır. Duyduklarınıza körü körüne inanmadan önce verileri bilimsel çerçevede istatistik filtrenizden geçirmezseniz, milyarlarca kilometre uzaktaki cisimlerin retrolarına inandığınız sürece, tür olarak gerçekten de sonumuz yakın.

Bilimle kalın, sevgiler.

Alternatif Senaryo

Bir sistemin kontrolünü bir kere ele geçirdikten sonra, ona istediğin her şeyi yaptırabilirsin.

Üniversitede okuduğum dönemde kafamdan çıkmayan bir soru, beni zamanla ateistlikten, agnostikliğe sürüklemişti: eğer bir tanrı varsa ve her şeyi yapabilecek güçteyse, kendini tamamen gizleyip her şeyi doğal gelişiyormuş gibi gösterecek güce de sahiptir. Hatasız kurgulanmış bir senaryoda içeriden bakıldığında dışarısı asla görünmez; tıpkı bir rüyadayken, rüyada olduğumuzu anlamamamız (lucid dreaming hariç tabii ki) ya da yaşarken, doğum öncesini ve ölüm sonrasını kurgulayamamamız gibi.

Eğer yeterince güce sahipseniz ve eksiksiz bir senaryo kurgularsanız, başka insanların güvenini kazanmış insanlara tehdit yoluyla istediğinizi söyletebilirsiniz. Üstelik şüpheyi en aza indirmek açısından, araya ufak tefek doğrular da yerleştirebilirsiniz. Örneğin, insanlar zaten bu kişiyi tehdit ettiğinizi düşünüyorlarsa, tehdit iddialarını yalanlatabilir, kendinize saldırtabilir, komplo teorilerinin delilik olduğunu söyletebilirsiniz. Bütün bunlar zaten senaryonun en başından birer parçasıdır. Bu tür kontrollü yangınlar, yalanın, o kişinin kendisine güvenen insanlar tarafından iyice kabullenilmesini sağlayacaktır.

Ne de olsa en tehlikeli yalan, doğrunun içine karıştırılmış yalandır. Ve bir yalan ne kadar büyük olursa o kadar inandırıcı olur. Tüm olayların arkasındaki olay örgüsünü sorgulamaya başlarsak, dünyanın dinamiklerini daha iyi anlarız.

Sevgiler.

Solistis

Gündönümü demek yerine İngilizce’den sözcük çarpıtmamı -ki kendisi de muhtemelen Latinceden araklamıştır- bir kenara koyarsak, bugün yılın en uzun günüydü; güneşin en uzun süre tepede kaldığı, en yüksek açıyla tepeden vurduğu doruk noktasıydı.

Her şey aydınlıktı. Bir daha yıl boyunca hiçbir gün bu kadar aydınlık olmayacaktı. Her gün, birazcık daha karanlık olmaya devam edecekti. Gittikçe daha karanlık olacaktı. Yaz boyunca yaşadığımız her gün, bir önceki günden daha kısa olacaktı, tıpkı hayatımız gibi.

Ve her yaz gibi, biteceğini bilecektik. En güzel anlarımızın bile biteceğini, yerini yalnızca geri gelmeyecek anılara bırakacağını bilerek nasıl mutlu olabilirdik ki? Geçmiş kapkaranlık bir bulut ile birlikte geliyordu. Gittikçe yaklaşan bir bulut. Her şeyi, yaşanmamışlıkları, yarım kalanları içine çekip kışın tam unutmuşken yüzümüze soğuk bir yağmur gibi yağacak.

Geçmiş Bizi Çağırıyor

Her yıl, hayatımızın o ana kadarki kısmının oran olarak daha küçük bir kısmını kapsadığından, yıllar hep daha kısa gelir. Örneğin, bir yaşımızdan iki yaşımıza geçen bir yıl, hayatımızın yüzde ellisidir, ancak dokuz yaşımızdan on yaşımıza kadar geçen kısım hayatımızın yüzde onudur. İleri yaşlıların da zaman ne hızlı geçiyor demesinin nedenlerinden biri de budur; beynimiz yıllar boyunca anılarla doldukça, her eklenen eşit uzunluktaki dönem, toplama göre daha düşük öneme sahip olacaktır.

Tüm anılarımız, yaşadıklarımız, hayallerimiz, paylaştıklarımız hep geçmiştedir. Geleceğe dair kurduğumuz hayaller bile aslında geçmişe aittir. Yarattığımız tüm anılar, geçirdiğimiz tüm birliktelikler, her geçen saniye geçmişe doğru ilerlemektedir. Hayatımızda yaşadığımız hiçbir anımızı tekrar yaşayamayız. En fazla hatırlayıp, o anıları hatırlatan müzikler dinleyip, o güne götüren kokuları koklayıp, gözümüzde canlandırmaya çalışarak yaklaşabiliriz, ancak hiçbir hayal, gerçeğinin yerini tutamaz. Zaman geçtikçe geçmişe ait tüm hatıralar yavaşça şekil değiştirir, olduğundan daha çekici gelmeye başlar. O zamanlar içindeyken hissettiğimiz duyguları yaşatmazlar bize. Unutmuşuzdur o duyguları.

Bazen de anıları komple unuturuz. Beynimizin nöronları arasındaki karmaşık ağda gizlenmiş, derinlere gömülmüş sayısızca anı vardır. Üzerinden yıllar geçtikçe unuturuz onları, oysa ki onlar bizim benliğimizi şekillendirirler. Varlıklarından habersiz, sıradan bir günde, gazetenin kenarında bir yazı okuruz, oturduğumuz kafede bir melodi duyarız, yanımızdan geçen kişinin parfümünün kokusunu alırız. Bir anda, ne olduğunu bile anlamadan tekrar o anıya gideriz. Çünkü bizi geçmişe olaylar değil, duygular bağlar. Kişileri, isimleri, yerleri ve tarihleri zamanla unutabiliriz, ancak duyguları asla unutmayız. Aklımıza girmek için yazılmış bir şiir gibi yazılmış notaları, tüylerimiz diken diken olurken teker teker hissederiz. Bizi çağırır yanına. “Gel,” der. “Bana geri gel.”

Gözümüzün önüne bir perde iner, gerçek hayatla bağlantımızı keseriz. Sıkıcıdır ne de olsa gerçek hayat. Kokulardan kişilere, anılardan müziklere, duygulardan ise geçmişe karanlığın içinden uçsuz bucaksız bir halat gibi uzanan bir zaman çizgisi üzerinde fırtınada savrulurcasına oradan oraya atlarız. Geçmişin rüzgarı bizi içine çekmiştir, çıkmamıza izin vermiyordur. Çıkmaya çalışsak da, duygular, isimler, omuriliğimizin derinliklerine kazınmış anılar bizi hızla geri çeker. Bizi asla bırakmazlar. Geçmişin karşı konulmaz çekiciliği içinde kayboluruz. Gerçek hayattan, insanlardan, şehir hayatından, rutinden kaçsak bile kendimizden asla kaçamayız. Günler, haftalar, yıllar geçse de geçmişteki hayallerimizden kaçamayız. Çünkü hayallerimiz bizi biz yapar, ve hayallerimiz ne kadar büyükse, üzerimize yıkıldıklarındaki enkaz da o kadar derin olur. En beklemediğimiz anda vuran şiddetli bir deprem gibi her şeyi bir anda yıkarlar. Kimse yardım edemez bize. Yapamadığımız her şeyin yükünü dizlerimizde, omuzlarımızda, kalbimizde hissederiz. Başlayıp bitiremediğimiz, ya da daha başlamadan biten tüm hayallerimiz bizi korkudan titretir. Tüm yarım kalmışlıkları hatırlarız. Yarım kalmışlıklar güzeldir.

Hoşçakal İstanbul

Bundan tam iki yıl önceydi. Üniversite bitmiş, İstanbul’un tadını almıştım. Güzel günler, hayaller, şunu da yapacağım bunu da yapacağım dediğim her şey yapmadan geride kalmıştı. Her geçen gün Arabistan 2.0 olma yolunda ilerleyen o can sıkıcı, gerçeklikten uzak, gösteriş meraklısı şehirde durmamın daha fazla anlamı yoktu. Bir gün atladım ve İzmir’e, doğup büyüdüğüm yere geldim. Arkama bakmadım. Bıraktıklarım çok fazlaydı İstanbul’da geride. Ama o şehir psikolojime iyi gelmiyordu. Hiçbir zaman gelmedi. Asla gerçek olmayacak hayallerle, gerçeklikten tamamen uzak bir balonun içinde, her şeyi hissetmekle hiçbir şeyi hissetmemenin arasındaki ince çizgide cambazlık yapmak çok yoruyordu.

Geride kalanlar yalnızca anılar değildi. Geçmişi değil, geleceği de bıraktım. İnsanlarla yaptığım planları, gelecekle ilgili kurduğum hayalleri de bıraktım. Şehrin silüeti uzaklarda bulutların arasında soluklaştıkça planlarım, hayallerim, umutlarım da o sonsuz griliğin içinde kayboldu.

Gittikçe siyahlaşan o grinin içindekilerden en kötüsü, yaşanan kötü olaylar değildi. En kötüsü, yaşanmayanlar ve hayal kırıklıklarıydı. Geleceğe ait tüm anıları gömdüm. Hava karardıkça toprağın rengi de sisin içinde kayboldu. Şehrin ışıkları uzaklaştıkça küçüldü ve parlak bir yıldız oldu. Sonra o yıldız söndü, soldu, ve en sonunda karanlığın içinde kayboldu.

Bir daha da hiç parlamadı o yıldız.