Yalnızlık ve Soyutlanma

“Kalabalık. Çok fazla insan var. Yeni bir yere giriyorum, bir sürü yeni insan. Bazılarıyla hiç tanışmıyorum bile. Aile, arkadaşlar… Herkes her yerde. Kendimi ne kadar soyutlamayı denediysem de insanlardan kaçamıyorum, bir şekilde dönüp dolaşıp buluyorlar. Çok kalabalık, ve bu kalabalığın ortasında yalnızım.”

Hepimizin, çevresinde bir sürü insan varken de yalnız hissettiği olmuştur. Kalabalıktasınızdır. Belki aileyle, belki arkadaşlarla, belki bir toplantıda, belki bir partide, belki de uzaklarda. Sonuç olarak çevrenizde fiziksel açıdan bir sürü insan vardır. Ama bir şey eksiktir. O insanların ne kadar çok olduğuyla ilgili değildir. O insanların ne kadar iyi insanlar olduğuyla ya da size ne kadar yakın olduklarıyla da ilgisi yoktur. O insanlarda hiçbir sorun yoktur. Sorun sizdedir. En derinde bir şeyler eksiktir.

Dönem dönem eksik ya da dünyadan soyutlanmış hissederiz, ancak son zamanlarda biraz daha mı arttı? Yeni dünya düzeninden midir, yoksa o düzene ayak uydurmamak için direnenlerden mi? Herkesi içine çeken karanlık adeta bir kara delik gibi büyüyerek bize yaklaşıyor sanki. Kaçıyoruz, ama içindeyiz aslında. Sadece içinde olduğumuz gerçeğini anlamamız zaman alıyor.

En çok da en sevdiklerimizden kaçıyoruz. Bize zarar verebilenler onlar değil mi zaten? Bizi truva atı gibi içeriden fethedenler, savaşma şansı vermeyenler, kendimiz olmamıza, ayağa kalkmamıza izin vermeden bizi yerle bir edenlerden kaçıyoruz. Çünkü onların bir sözcüğü bizi bu kabustan uyandırabilir ve hayata döndürebilir. Onların bir sözcüğü bize dünyanın öbür ucundayken evimizde, ya da evimizdeyken uzay boşluğunda sonsuzluğa doğru ölüme terk edilmiş hissettirebilir.

Bazen soyutluyoruz kendimizi. Tüm ışıkları, kapıları kapatıyoruz hem fiziksel hem mental anlamda. Yapayalnız kalıyoruz, çünkü insanların bize yaşattığı fiziksel birliktelik mental yalnızlığı dengeleyemezse bir gemi gibi batıyoruz. En soğuk okyanusta boğuluyoruz hem de. Yardımımıza kimse gelemiyor. Bu yüzden kaçıyoruz, çünkü yalnızken, insanlarlayken hissettiğimizin aksine, yaşadıklarımız gerçek. Kendimizi kandırmıyoruz. Gözümüzü kapatıyoruz. Açana kadar güzel bir hayal dünyasındayız. Kimse bizi rahatsız etmiyor. Kafamızın içinde her şeyi yaşıyoruz. Hesap vermemiz gerekmiyor. İstediğimiz her şeye sahibiz, istediğimiz insanlarlayız, yaratıcılığımızın sınırı yok.

Belki de en güzeli bu. Saçmalıklar nereye kaçarsak kaçalım, insanlar olduğu sürece bizi buluyor. Sevdiklerimizi, hayallerimizi, umudumuzu, yaşamak istediğimiz geleceğimizi, benliğimizi alamayacakları tek yer kafamızın içi. Gece yatıp gözlerimizi kapadığımızda, ya da kimse yokken yıldızlara bakarken karanlıkta, hayal kurmamızı, onu yaşamamızı ve dibine kadar hissetmemizi hiçbir şey engelleyemez. Olması gereken belki de budur. En sevdiklerimiz bize zarar verir, ancak biz yılmayız. Çünkü biz insanların yaptığı hataları gerçek olarak kabul edene kadar, hiçbir şey gerçek değildir.

Tek gerçeklik kendi içimizdedir.

Senin Ağzına Sıçarsam Bana Aşık Olursun

1973 yılının Ağustos ayında İsveç, Stockholm’de bir grup silahlı soyguncu bir bankaya girerek dört kişiyi rehin aldı. Rehineler günlerce soyguncular tarafından tutulup ölüm ile tehdit ediliyor ve en sonunda soyguncuların teslim olmasıyla kurtarılıyorlar. Ancak olayın ardından rehineler tuhaf bir biçimde polisi suçlayıp soyguncuları savunuyorlar.

Hayatımıza bir sürü insan girip çıkıyor. Bazılarını fark etmiyoruz bile. Çok sevdiklerimiz oluyor, bazen ise çok sevildiğimiz oluyor. Bazen iyi polis oluyoruz, bazen farkında olmadan kötü polis olup, masum insanların mahvediyoruz. Kendimizdeyiz, ya da değiliz. Bazen bize yapılanların acısını suçu olmayan birinden çıkarmak için, bazen ise farkına bile varmadan. Kötü değiliz, ancak insanlara kötü davranabiliyoruz. Hem de çok kötü. Ve bir şekilde, mantığımız devre dışı kalıyor. Ve kendimizi, bizi sevenlerle değil, bizim ağzımıza sıçanlarla buluyoruz.

Bundan yıllar önce insanların neden kendilerine acı çektilerenlere gittiklerini anlamazdım. Lise dönemleri ve üniversitenin ilk yıllarında, bütün düzgün ve mantıklı olması gereken erkekler tabiri yerindeyse en leş kızlarla, bütün tatlı kızlar da en serseri, “yavru alim mi” seviyesinden öteye gidememiş tiplerle takılıyorlardı.

Yıllar geçti, ancak insan davranışı değişmedi. İnsanlar büyüyüp olgunlaşıyordu, deneyim sahibi oluyorlardı, ancak hala doğru insan yerine, olabilecek belki de en yanlış insanlara gidiyorlardı. Ya herkes aptaldı, ya da bu işin derininde insanları aptal davranmaya zorlayan başka bir şey vardı: traumatic bonding (travmatik bağlanma).

Stockholm Sendromu‘nun da temelini oluşturan bu durum, bize zarar verenler, ya da daha açık biçimde söylememiz gerekirse ağzımıza sıçanları neden bu kadar sevdiğimize psikolojik yönden bir açıklama getiriyor. Onlara gerçekten bağlanıyoruz, kopamıyoruz, bağımlıları oluyoruz. Daha da ileri gidip, onların yaptıkları yanlış ve kötü davranışları savunuyoruz. Bunun da psikolojideki adı bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance). En basit haliyle, yanlış olayları “o kadar da kötü değilmiş” gibi tanımlamaya deniyor. Bunların hepsini birleştirdiğimizde ve özellikle bizim insanımızın yetiştirilme tarzı gereği ezik psikolojisine sahip olmasını da eklediğimizde ortaya serseri, “yavru alim mi”ci kıro, kadını seks objesi olarak gören erkek tiplerine ilgi duyan kadınlar ve leşbasit kızlara kaptıran erkekler çıkıyor.

Kendilerine zarar veren insanlara karşı bir bağ oluşturmak, insan psikoloji açısından tamamen doğal bir davranış. Ancak tabii ki, bunun doğal olması bunu doğru yapmıyor. Bana göre bu durum, insanın evrimsel sürecinde ileride düzelecek bir sorun. Çünkü sağlıklı olmayan ilişkilerin sonucunda doğacak veya yetişecek çocuklar da sağlıklı olmaz, bu tür sağlıksız psikolojiye sahip insanların da doğada yaşamını ve soyunu devam ettirebilmeleri, sağlıklı olanlara göre daha zordur. Bu yüzden, “ağzına sıçana giden” insanlar zamanla ortadan kaybolacak, ancak ne yazık ki bu süreç binlerce, belki de yüzbinlerce yılda olduğundan bunu göremeyeceğiz.

Bu duruma karşı ne yapmalıyız? Bir ayna karşısına geçip kendimizi ve duygularımızı mı sorgulamalıyız? Yoksa insan psikolojisindeki bu bug‘ı olduğu gibi kabullenip ona göre mi yaşamalıyız? Bence insanları rasyonel değerlendirip, bize gerçek faydalarını, hayatımıza kattıklarını ve hayatımızdan aldıklarını tartmalıyız. Eğer bir insan bize yararından çok zarar veriyorsa, hayatımızdan çıkarmalıyız. Ondan sonra geri dönüp hayatta bizi gerçekten mutlu edenlere gerçekten vermemiz gereken değeri verip vermediğimize bakmalıyız. Ancak o zaman doğru insanlarla oluruz. Ancak hayatımızdan insanları çıkartmaktan korkmayıp, yeni insanları tanımaya açık olduğumuzda doğru kararlar verebiliriz. Dürtüselliğe kaptırmayıp, sakince sezgilerimizi dinlemeliyiz. Çıkarmamamız gereken insanları çıkarmamız da büyük bir hatadır. Gerektiğinde insanları en derinimize gömmeliyiz, ama kimseye haksızlık yapmamalıyız.

Söylemesi kolay tabi. Ancak bunu yapabilecek miyiz? Bize gerçekten değer veren insanları hayatımıza kabul edecek miyiz? Yoksa içimizdeki eksikliği bastırmak, kendimizi kanıtlamak adına, kişisel egolarımızı yüceltmek uğruna yine ağzımıza sıçan, umrunda olmadığımız insanlarla mı zamanımızı geçireceğiz?

Senin ağzına sıçarsam bana aşık olursun. Aradığında açmazsam, başkalarına ilgi gösterdiğimi belli edersem, seni ikinci plana atarsam, yalanlar söylersem beni elde etmek için delirirsin. Sana dürüst olursam, duygularımı açıkça ifade edip gerçekten önemli olduğunu ve değer verdiğimi hissettirirsem de ağzıma sıçarsın, kendi ezikliğini benden çıkarırsın. Çünkü kendini kanıtlama çaban yoktur. Karşındaki insanlar zaten hiçbir zaman umrunda değildir. Sadece kendi egon umrundadır, ve karşında biri seni ezmedikçe, üzerine çıkma ihtiyacı hissetmezsin. Çünkü iyi değilsin, egolusun sadece. Hatta bunun kendin bile farkında değilsin belki de…

Sevgili insanoğlu, böyle olduğun sürece zavallısın sen.

Uçuş Modu, İkinci Bölüm

Uzun süredir yazmamışım. Unuttuğumdan değil ha. Sadece erteliyordum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Ne blog yazmak, ne fotoğraf çekmek, ne müzikle uğraşmak, ne bir şeyler çiziktirmek, ne yaratıcı yeni bir projeye atılmak, ne DIY projelerimle ilgilenmek, kısaca hiçbir şey. Motivasyonumu kaybetmiştim. Beni motive eden, hayata bağlayan tek şeyi kaybetmiştim tamamen. Üzerimdeki baskıyı attım, sonucundan bağımsız olarak, doğru olduğuna inandığım yöne atıldım diyelim. Daha önce uçuş modunun hafifliğinden bahsetmiştim. Bu sefer işi bir ileri seviyeye taşıdım ve tüm dünya ile iletişimimi bir anda kopardım. Telefonumu kapattım. Tamamen. İki haftadan uzun süredir, ana işi cep telefonuna app yazmak olan biri olarak ironik bir biçimde cep telefonu kullanmıyorum.

Sadece fiziksel olarak görüştüğüm insanlar ve işle ilgili bağlantılar… İnternet bir anda bundan ibaret oldu. Dışarı çıkarken yanıma telefon almamak yavaş yavaş doğal bir his haline geldi. Bilgisayarımı her açtığımda Facebook’a girmemek, sabah uyandığımda Snapchat’e/Instagram’a bakmamak doğal aktivitelerim haline dönüştü. Her şey çok hafifti. Fazla hafif. Bu kadar hafif olmamalıydı belki de. Basit şeylere anlam yükledikçe daha anlamlı geliyordu hayat. Oluyordu demiyorum, yalnızca geliyordu. Önemsiz şeyleri önemliymiş gibi göstermek hayatın bize en büyük illüzyonlarından biriydi.

Şehirden de uzaklaştım. Çeşmeye geldim. İnsanlardan sanal ortamda uzaklaşmanın üzerine, fiziksel olarak da insanların pek olmadığı yerleri tercih etmeye başladım. Biraz sıkıcı, ancak gerçek. Sahte değil. Sahte bir hayatın düzenine o kadar alışmışız ki, doğal olan, insan yapımı olmayan her şey bize tuhaf geliyor. Doğal ve gerçek olan tuhaf geliyorsa, asıl tuhaf biz değil miyiz zaten? Önce İstanbul’dan kaçtım, sonra da İzmir’den. İzmir’i sevmediğimden değil ha, Karşıyakasıyla, Alsancakıyla, Bornovasıyla canım o benim, ancak biraz şehirden uzak olmak daha doğru olabilir. Şehirde bir sürü sahte insan, bir sürü şey var. Her yerden üzerimize gelen insanlar, reklamlar ve insan beyninin kaldıramayacağı miktarda fazla bilgi akışı. Bir yerden sonra kafayı yememiz çok normal. Teknolojinin ve medeniyet sandığımız gelişimin hızı, evrimin ayak uydurabileceğinin çok ötesinde. Bir şeyler kontrolden çıktı. Ve şehir hayatı yaşayan çoğu insan bunu fark edemiyor. Herkes sıkılıyor, stresli, ama nedenini çözemiyor. Nedeni yaşadıkları hayatın kendisi zaten.

Sahte bir düzenle, sahte inançlarla, sahte amaçlarla uyuşturulmaya alışmışız. Ondan kopup gerçeğe dönmek tuhaf geliyor. Ama gerçek bu işte. Gerçek olandan yalnızca bir yere kadar kaçabiliriz. Yalnızca bir yere kadar kendimizi kandırabiliriz. Gerçek sonunda bizi bulur. Bazen yalnızca sessizce yıldızlara bakmaktır gerçek, bazen ise rüzgarın ve dalgaların sesi arasında kaybolmak. Bazen ufak bir çocuğun gözündeki masumiyet, bazen ise bir suçlunun yaşadıklarının arkasındaki haksızlıklarla dolu bir hayat. Farklı hikayeler bizi gerçek olana bağlar, ve hissettiklerimizi ölümsüzleştirir.

Bunu yazarken tam onaltı gündür cep telefonum kapalı. Bir kez dahi açmadım.Yalnızca birkaç hafta önce iPhone/App’ler/Snapchat/Instagram/Dating dünyasında yaşarken, hayatımda bunların olmamasına tamamen alıştım. Arayan, mesaj atan yok, ya da var ama ben görmüyorum. Gerçekten önemli bir şey olduğunda buradaki ev telefonumdan, ya da gerçekten görüştüğüm insanlarla iletişim halinde kalmak için açık tuttuğum Facebook ve Messenger üzerinden bana zaten ulaşabiliyorlar. Daha fazlasını da istemiyorum zaten. İstemediğimi, uzaklaşınca fark ettim. Yüksek tempolu hayat tarzında, sürekli birilerinden notification gelmesi hoşumuza gidiyor, bizi pohpohluyor, uyarıyor.

Son birkaç günde, app test etmek için kullandığım bir test cihazına Instagram’ı ve Tinder’ı kurdum. Bana yalnızca oralardan ulaşabilecek, ve ulaşması gerekebilecek insanlar var, ve yeni insanları tanımayı seviyorum. Ama kendime şu sözü verdim: sadece yapacak başka bir şey olmadığında (ve üretken de hissetmiyorsam) ya da gerçekten önemli bir mesaj bekliyorsam bakacağım, onun dışında bakmayacağım. Zaten notification’ları da kapattım. Telefondan uzak kaldığım zamanda şunları anladım:

  • Telefona kesinlikle ihtiyacınız yok. Olması faydalı olabilir, ancak kesinlikle zorunlu değil. Başta eksik geliyordu, ama yokluğuna alışınca, varlığından daha güzel.
  • Mobil teknolojinin beklentilerimizi ne kadar artırdığını telefon kullandığımız sürece anlayamıyoruz.
  • Sürekli iletişim halinde olmak, aslında manevi anlamda dünyaya olan bağlılık duygumuzu bastırıp, onu somut ve sahte bir seviyeye indirgiyor. Tıpkı yalnızlığı uyuşturucularla bastırmaya çalışan köleler gibi oluyoruz.
  • Telefon bizim yerimize bir şeyleri çözmeyince, bir şeyleri tekrar kendimiz, aklımızı kullanarak çözmeye başlıyoruz. Örneğin bir fikri hemen not alamayınca hafızamız gelişiyor, bir şeyi anında Google’lamak yerine daha fazla üzerinde düşünüyoruz.
  • İnsanlarla yine görüşebiliyorsunuz. Başta buluşmak sorun olacakmış ‘iki dakikaya oradayım’ diyip location atmaktan yoksun olunca birbirinizi kaybedecekmişsiniz gibi gelse de, şu süre boyunca bir sürü insanla buluştum, en ufak bir sıkıntı yaşamadım.
  • Sorumluluk duygusu yükseliyor. Birine onbeş dakikaya geliyorum dediğinizde, gerçekten o sürede tam olarak söylediğiniz yerde oluyorsunuz.
  • Boş kaldığınızda telefonunuzdaki notification’ları, Instagram’ı, Facebook’u kontrol etmiyorsunuz. Onun yerine daha anlamlı ve değerli şeyleri düşünüyorsunuz.
  • Günler daha uzun gelmeye başlıyor. Sürekli bağlı olma ve bir şeyler bekleme hissinin yok olmasının etkisi mi, bilmiyorum, ancak iki hafta bana resmen 6-7 ay gibi geldi.

Peki, nereye kadar böyle gidecek? Bir daha hiç açmayacak mıyım? Açıkçası bu sorunun cevabı bende değil. Bir gün illa ki açarım (gerçi hiç kullanmayan ve saygı duyduğum örnekleri de mevcut) ancak ne zaman bilmiyorum. Umrumda da değil. Eksikliğini hissetmiyorum. Bana ulaşmaya çalışan da ulaşıyor her türlü. Size önerim, bu yaptığım digital detox‘u bir deneyin. Bahaneler bulmayın, ama‘lar yok. Eskiden cep telefonu yoktu, insanlar yaşıyordu. Her şey daha anlamlıydı. Cep telefonlarını sevmiyor değilim, aksine teknoloji düşkünü biriyim. Ama teknolojiden daha çok sevdiğim bir şey varsa o da doğanın kendisi. Ana mesleği iPhone’a app yazmak olan, sosyal medyayı aktif kullanan, insanlarla görüşen sosyal biri olarak ben yapıyorsam, herkes yapabilir. Çünkü böyle her şey daha gerçek.

Şimdi, herkesten ve her şeyden uzak, offline takılmaya devam edeceğim.

Sevgiler.

Zaman

Zaman her şeyin ilacı mıydı? Her şeyi unutturur muydu? Zamanın kendisiyle tanışana kadar, bize hep söylenen bu yalana inanırdım. Tıpkı çocukken iyilerin iyilik bulduğuna, tanrının varlığına inandığım gibi.

Belki de hepsi sadece bir illüzyon. Hepsi, hayat dediğimiz şey, yalnızca bir rüya. Belki de en güzeli bu olurdu. Uyanıyoruz, ve hepsi bitiyor. Zaman belki de sonsuz bilincimizin, sonlu bir bedene kıstırıldığı yaşam adlı sürecin mantık boyutuna yansıması. Yaşamak dediğimiz şey aslında yüksek boyuttaki benliğimizin, fiziksel bedenimizle gözlemleyebildiğimiz boyuta indirgenmesi mi? Bunu bilemeyiz. Gelip burada pseudoscience yapmayacağım. Ancak bunun olma ihtimali, şu anlamsız hayatı biraz olsun daha anlamlı kılabiliyor. Şüpheci kalmak lazım. Bazen zamanın yalnızca ileri değil, geriye aktığını hissediyorum. Fiziğin, termodinamiğin tüm yasalarını hiçe sayan bu gözlemimle birlikte, doğru olduğunu kabul ettiğimiz her şeyin neye göre doğru olduğunu sorguluyorum. Örneğin, ben kitabı bıraktığımda yere düşer. Neden? Çünkü yerçekimi diye bir şey var? Neden? Çünkü kütlesi olan cisimler, kütle ve mesafelerine bağlı bir denklem sonucu birbirlerini çekerler? Zamana bağlı hesaplayabiliriz. En basit fizik kurallarından biridir. Neden? Neden? Neden? Bu soruları zincirleme biçimde sormaya devam ettiğimiz sürece en sonunda tek bir singularity’ye ulaşıyoruz: “Çünkü öyle.”

Olayları gözlemleyip deneyimlediğimiz şekilde doğru kabul ediyoruz. Bir şeyi üst üste denersek, ve hep aynı sonucu alırsak, doğru kabul ederiz. Mantıklısı da budur, değil mi? İnsan, hayvan, hatta merkezi sinir sistemi olan tüm canlılar bu şekilde öğrenmiyor mu? Zaman da ileriye doğru akıyor. Örneğin dün, ya da birkaç saat önce gibi kavramlarımız var. Zaman somut bir kavram. Geçmiş‘i tanımlamamıza yarıyor. Sonuçta dün farklıydı, dün‘ü şu andan farklı kılan bir şey var. Kapkaranlık bir odada boş boş oturup hiçbir şey yapmasak bile var. Tarif edemiyoruz. Belki de şu anda var olduğumuz boyutta açıklayabileceğimiz bir şey değil. Bunun en basit örneği, onuncu boyutu hayal ettiğimiz bir video (eleştirilebilecek, hatalı denebilecek noktaları var, ancak kafada kurgulamaya başlamak açısından kesinlikle izlenmeli)

Ne olduğunu anlayamadığımız bir kavramdan, bizi iyileştirmesini bekliyoruz. Gecenin karanlığına konuşuyoruz. Yıldızlara bakıyoruz. Geçmişe bakarak geleceğe sesleniyoruz. Belki de üst seviyeden kendimize üçüncü şahıs olarak baksak, aslında kafamızda yarattığımız zaman kavramına gülüp geçeceğiz. O zaman mekanın ve üçüncü boyuttaki mesafenin de bir anlamı kalmayacak, çünkü anladığımız haliyle, zaman ve mekan görecelilikle birbirine bağlı. Bütün bunların cevabını aradıkça, yalnızca daha da fazla soruyla karşılaşıyoruz. Belki teknolojimiz gelişmedi, belki de gerçekten deneyimlediğimiz boyut, bu kavramları algılamamızı fiziksel seviyede imkansız kılıyor. Ancak kesin olan tek bir şey var: sorgulamaktan asla vazgeçmemeliyiz. Bazen yanlışı da bulsak, anlayamadığımız kavramlarla da karşılaşsak, vazgeçmeyip denemeye devam ettiğimiz sürece bir şeyler öğreneceğimiz kesin. Belki de zamanın kafamızdaki tanımını değiştirmeliyiz. Belki de ancak o zaman zaman her şeyin ilacı da olur, her şeyi maksimum entropiye götürüp parçalayan güç de olur. Belki diyorum, çünkü en gelişmiş teknolojiler ile bile hala zamanın, hayatın gizemini çözemiyoruz. Teorik çözümler bile yanında bir sürü paradoks getiriyor ki, belki de kafamızdaki gerçeklik kavramının en temelinde hatalar vardır.

İronik, ama hepsinin cevabını zaman gösterecek…

Sevgili Ayna

Sevgili ayna, söylesene bana bilmek istediğim tüm cevapları…

Hepimiz sık sık, ya da arada da olsa, aynaya bakar, kendimizle konuşuruz. Anlamlandıramadığımız bir biçimde severiz bunu yapmayı. Bir o yana, bir bu yana derken kaybederiz kendimizi, kendimizi izlerken… Neden bu kadar seviyoruz ki kendimize bakmayı? Belki de artık suyun yansımasında, her şey durulduğunda kendimizi göremediğimiz içindir. Dünyanın içine edip, sonra da düzgün bir yaşam umduğumuzdandır.

Sevgili ayna, söylesene bana, neden böyle olmak zorunda? Neden kendimize baktığımızda bile huzur bulamıyoruz? Kendimizle mi barışık değiliz, yoksa dünyaya küsüp yalnızca kendimizle mi barışık kalabiliyoruz? Dış dünyaya açılan penceremizi kapayıp kitlemişiz, tüm perdeleri kapatmışız. Ne ışık girebiliyor içeri, ne de karanlığı görebiliyoruz. Kendi dünyamızı aydınlatmak istiyoruz ama yetmiyor, tek başımıza olduğumuz sürece yetmez de. Paylaşmadığımız sürece, ne yaparsak yapalım, hep bir şeyler eksik kalır. Bazen de en kalabalık yerde bile paylaşacak biri yoktur. Yaptıklarını herkes beğense de bir anlam ifade etmez. Aynayla baş başa kalırız yine.

Sevgili ayna, neden kendim olamıyorum? Neden o eksiği kapatamıyorum? Suç bende mi insanlarda mı? Sorunun cevabını biliyoruz aslında. En iyisini, en gerçeğini istiyoruz. Ancak bizim gibi çok az insan var. İnsanlar beyinlerini uyuşturup, gerçeği yaşamamayı seçiyor. Gerçek şeyler hissetmekten korkuyorlar. Biz ise gözlerinde kendimizi görebileceğimiz birini istiyoruz. Kendimizi dinlemek istiyoruz. Yalnız olmadığımızı bilmek istiyoruz. Doğamızda, en derinimizde bu var. Ama dünya vazgeçmiş her şeyden. Sevgiden, tutkudan, aşktan, yaşamaktan, her şeyi en doğal, olması gerektiği gibi hissetmekten… Var olmaktan vazgeçmiş. Kimsenin olmadığı bir gezegende yaşamaya çalışıyoruz tekrar, ama yalnızız. Sonsuz uzay boşluğunda ölüme terk edilmiş bir astronot gibiyiz. Yaşayamamaktan korkuyoruz, ve kimse bizi bu yüzden suçlayamaz. Çünkü yaşamak, sevmek, ve birinin varlığını hissetmek, zaten en temelde bizi yaşatan şey. Barış istiyoruz, güvenmek istiyoruz. Ancak insanlar politik olmayı, bizi arkamızdan vurmayı seçiyorlar. Sevgi istiyoruz, ama en sevdiklerimize bile güvenemiyoruz artık. Bu yüzden, çevremizde herkes varken bile yalnızız aslında.

Sevgili ayna, neden iç sesimi dinlesem de doğruyu bulamıyorum? Doğru diye bir şey mi yok, ya da ben mi çok sabırsızım? Hepsi aptal bir oyun mu? Kafamda her şeyi kurgulamaktan nasıl kurtulacağım? Daha da önemlisi, bütün bu soruların cevabı nerede gizli? Daha içeri mi bakmalıyım, yoksa daha dışarı mı? Ya da içimle dışımı bir şekilde birleştirmeli miyim? İşte bütün bunlar beni çok yoruyor sevgili ayna. Eminim birilerini daha yoruyordur, ama çoğu insan düşünmemeyi, yaşamamayı seçiyor. Kendi içlerine kapanıp, dünyayla tek iletişimlerini fiziksel temas üzerinden sağlıyorlar. Mental hiçbir bağ yok. O eksikliği de gündelik olaylarla, egolarıyla, trend’ler ile maskeliyorlar. Bundan sonra hep böyle mi, yoksa bir kırılma noktasıyla insanlar tekrar kendine gelebilecek mi? Belki de en çok bunu sorguluyorum. Daha ne kadar içimize atacağız? Daha ne kadar içimizde bu eksiklik büyüyecek?

Sevgili ayna, neden iyileşemiyoruz? Neden yara bantları gittikçe daha da etkisizleşiyor? Nasıl oluyor da, yara bandımız yaramız, yaramız ise yara bandımız oluyor? Doğru ile yanlış arasındaki çizgi eskiden yalnızca rüyalarda bulanırdı, şimdi ise yaşamın kendisi bir kabus. Kendimizi doğada, gerçeklikte, kendimiz gibi birinde bulamayıp, banyonun loş ışığında aynada görebiliyoruz yalnızca. Sakın sen de kırılma ayna. Çünkü sen de gidersen, kimse kalmayacak.