Sevgililer Günü, İyi ki varsın!

İyi ki varsın sevgililer günü. İyi ki bazı şeyleri yüzümüze vuruyorsun. Kapitalizmin, insanın en temel duygularıyla oynayıp, sevgilisi olanı zorunlu tüketici rolüne sokan, olmayanın da yüzüne “herkes sevgilisiyle, sen ise yalnızsız, ezik” diyen gün. Dışarı çıktığınızda kırmızı ayıcıklar, kalpler, yalnızca sevgililer için tasarlanmış aptal oyuncaklardan, el ele tutuşup, Facebook’ta oraya buraya “eheh sevgilim var mutluyum” triplerindeki insanlardan başka bir şey göremeyeceğiniz bir gün.

Yaklaşık beş yıl sonra ilk kez sevgililer gününde single’ım. Şunu belirteyim ki, sevgilim varken de en az bu kadar nefret ettiğim bir gündü, sadece bu kadar batmıyordu. Yalnızca tek bir sevgililer gününü sevdiğimi hatırlıyorum, o da, sevgililer günüyle birlikte dalga geçip saçmalığına gülebileceğim bir sevgilim varkendi. Onun dışında sevgilim varken de, yokken de, bu günü sevemiyorum. Neden mi?

İnsanların yalnızca bugünde sevgililerine önem verdiğini göstermesi, bunu bir reklam olarak yapması, insanların ne kadar basit ve iğrenç varlıklar olduğunu göz önüne seriyor. Sevgililer günü dışında birlikte tek bir fotoğrafı bile olmayan bir sürü insan, sevgililer gününde her yere fotoğraf koyuyor. Yalnızca bir kutlama olduğunda bir şeye değer veren sahte insanların, her zaman kazanan takımı tutanların, 14 Şubat versiyonu kısaca. Bu yüzden seni sevmiyorum 14 Şubat, ama iyi ki varsın.

Hayatıma giren ve benim şu anda yalnız olmamda rol oynayan, ezik ruhlu, yalancı insanları düşünüyorum. Düşündükçe onlardan iğreniyorum. İçimdeki kalan azıcık sevgi de, nefrete dönüşüyor. Hayatımda son zamanlarda tanıştığım, beni gerçekten hak eden bir sürü tatlı, temiz kalpli insan varken, geçtiğimiz dönemi basit ve yüzüne bakmanın bile zaman kaybı olacak aptal insanlara harcamış olduğumu göz önüne vuruyor. Yüzüme çok sert vuruyorsun, seni sevmiyorum 14 Şubat, ama iyi ki varsın.

Her ne kadar 14 Şubat umrumda olmayan bir gün olsa da, toplumun üzerimdeki baskıcı rolünü hissediyorum. Takmıyorum desem de, belli ki takıyorum bu günü. Ya da en azından toplum, bu günde bir insanın sevgilisi olmasını o kadar başarı sembolü haline getirmiş ki, sevgilim diyebileceğim biri olmamasından dolayı kendimi ezik hissediyorum. Değilim, tam tersiyim, ama buna rağmen, bana böyleymişim gibi hissettirebiliyor. Gözlerimi açmamı sağlıyorsun. Seni sevmiyorum 14 Şubat, ama iyi ki varsın.

Uykum var ama uyuyamıyorum. Aklıma kendimle ve ilişkilerimle ilgili verdiğim kararlar, yaptıklarım, ve insanların yaptıkları hataların yükünü taşımam geliyor. Gece yatağımda huzurlu uyuyabilecekken, ya da uykum yoksa bile güzel bir kaç yazı okuyup, bir şeyler izleyip keyifli zaman geçirebilecekken, kendimi ve neden yalnız olduğumu sorguluyorum. Geçtiğimiz dört sevgililer gününde (belki daha fazlası, öncesini beynimden sildim) bunu sorgulatacak bir şey yoktu. Ancak şimdi düşününce cevap hep aynı: üç kuruşluk insanlara beş kuruşluk değer verdim, iki kuruşa satıldım. Klişe bir söz, ancak sonuna kadar doğru. Yaptığım hataları yüzüme vuruyorsun sevgili 14 Şubat. Seni sevmiyorum, ama iyi ki varsın.

İçimdeki canavarı çıkarıyorsun 14 Şubat. O canavar ben değilim, ama içimde bir yerde hapsolmuş. Belki de içimde daha fazla kalmayıp çıkması gerekiyor. Bana dünyadaki adaletsizliği, insanların iki yüzlülüğünü, karma’nın yalnızca bir illüzyon olduğunu hatırlatıyorsun. Uyandırıyorsun bu aptal rüyadan beni. Sen, geçtiğimiz yıl ile birlikte, benim en nefret ettiğim öğretmenimsin. Ama iyi ki varsın.

Tüm özel günler gibi gereksizsin. İnsanların basitliğini ortaya koyuyorsun. Ve o basit insanlar cam fanuslarında mutluyken, “özel olmayan” her günü gerçek bir sevgililer gününe çevirebilecek insan olarak yalnızım bugün. Biri adalet mi demişti?

Sevgilerimi iletirsiniz kendisine.

Yerçekimsel Dalgalar… O da nesi?

11 Şubat 2016. Günlük bir sürü olay oluyor, haberler, yine bilmemkaç kişi teröre kurban gitmiş,  boş konuşup duran politikacıların kanalları dolduran lafları ve ardından, tüketmeye programlanmış Türk insanının zeka ve kültür seviyesine uygun Survivor ve benzeri programlar…

Televizyonu açarsanız muhtemelen bunları göreceksiniz. Haberler vermeyebilir ancak bugün (bunu yazarken, 11 Şubat 2016), yüzyılın en büyük bilimsel gelişmelerinden biri gerçekleşti: Einstein’ın, yüz yıl önceden var olduğunu iddia ettiği yerçekimsel dalgaların ilk kez gerçekten tespit edildiği açıklandı. Peki, bu nedir, neden bu kadar önemli ve biz insanlar için ne anlama geliyor?

En basit haliyle yerçekimsel dalgalar (gravitational waves, ya da diğer adıyla kütle çekim dalgaları), uzay zamanın bükülmesinin, bir dalga halinde uzaydaki bir kaynaktan dışarı doğru ilerlemesidir. Biraz daha basite indirmeye çalışırsak şu şekilde açıklayabiliriz:

Durgun bir havada düz bir havuza bir obje attığınızda suya vurduğu noktadan suyun yüzeyinde dışarı doğru bir dalga yayılır. Aynı bu su dalgası gibi yayılan dalgalar hayal edin. Ancak bu dalgalar suyu dalgalandırmak yerine uzay-zamanı dalgalandırıyor. Işık hızında tüm uzayda etrafa yayılan bu dalgalar, karadelikler ya da nötron yıldızları gibi yüksek kütleli cisimlerin asimetrik hareketi sonucunda oluşur. Olayın ayrıntısında bu kadar basit olmadığını belirtmeliyim, ancak bu blog yalnızca astrofizikçilerin olduğu bir blog olmadığı için en basit haliyle bu şekilde düşünebiliriz 😊. Bu dalgalar, teoriye göre, uzayda her yerde bulunmaktaydı. Bugün ise, resmi olarak LIGO adlı (ya da geeky arkadaşlarımız için, Kip Thorne gibi önemli bir ismin önderliğinde, Ronald Drever ile birlikte kurulmuş, Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory adlı) gözlem projesi kapsamında bu dalgaların gözlemlendiği resmi olarak açıklandı.

Peki, ne olduğunu bile hala yarım yamalak anlayabildiğimiz bu dalgalar neden bu kadar önemli? Asıl önemli olan, bu dalgalar değil, ancak bu dalgaları bundan sonra gözlemleyerek uzay-zamanın gizemi hakkında öğrenebileceklerimiz. Elektromanyetik radyasyonu (diğer adıyla, bildiğimiz ışık ve radyo dalgaları) gözlemleyerek, çok geriye gidebiliyoruz, ancak evrenin yalnızca plazma olduğu noktada, ışığın doğası gereği takılıyoruz. Yerçekimsel dalgalar ile ise, elektromanyetik dalgaların etkilendiği koşullardan etkilenmedikleri için, daha geçmiş evrene ve Big Bang’e kadar geri gitmemize olanak sağlıyor. Yani başka bir deyişle, bugünkü tespit sayesinde, 13.6 milyar yıl önce her şeyin başladığı yere, bildiğimiz haliyle evrenin oluştuğu ana geri dönebileceğiz. Biraz yolu var tabii ki, hemen heyecanlanmayın. Ancak önümüzdeki en büyük engelin kalktığını ve bu yolda ilerlemeye başladığımızı bilmek güzel.

Zamanda geriye dönük gözlemler yaparak evrenin ilk oluştuğu ana gidebilmek, şahsen beni çok heyecanlandırıyor. Sürekli yıldızlara bakıp, nereden geldiğimizi, nereye gideceğimizi, uzayın, zamanın ve hayatın temelini düşünen biri olarak, belki de uzayın ve zamanın iç içe geçmiş dokusunun en büyük sırlarını çözmemizi sağlayabilecek bu olayın, tüm insanlık için bir dönüm noktası olduğu gerçeğini düşünmeden edemiyorum. Bir diğer yandan, yerçekimsel dalgaların varlığının kanıtlanması, uzay ve zaman ile ilgili tüm paradigmamızı yeniden şekillendiriyor (ya da, teoriye zaten aşina olanlar için, iyice yerine oturtuyor). Uzayın ve zamanın tamamen iç içe geçmiş ayrılmaz bir bütün olduğunu hatırlatan bu gözlem, özellikle zamanın, bir anlamda yalnızca gözlemci (yani, sen oluyorsun bu sevgili okuyucu) için var olan göreceli bir olgu olduğunu düşündürüyor. Şimdi ise, az önce bahsettiğim Kip Thorne’un fizik danışmanlığını yaptığı ve benzer konuların işlendiği şaheseri izlemediyseniz kesin izleyin:

Sirius

Gecenin sakinliği…

Bir saniye, neler diyorum ben. saat daha 19:22. Dün bu saatlerde yatmıştım, sanırım gün kavramam kalmadı artık. Sabahımla akşamımın birbirine girdiği, günlerdir hasta geçirdiğim (ah Can sen değil miydin kendine chionophile diyen?) şu günlerde, bir şeylerin eksildiğini hissettim. Duygusuzlaştım. Sanki antidepresan almışım gibi duygusuz birine dönüştüm bir kaç gündür. Her şey anlamsız geliyordu. Bir şey eksikti, çünkü ben kendimi dünyanın en duygusal insanlarından biri olarak görüyorum yirmi altı yıldır. En duygusal, ve en her şeyi hissedebilen. Bir şeyler mi koptu içimden, yoksa başka bir durum mu söz konusu?

Sanırım cevabımı buldum. Biraz çalıştıktan sonra eve girdim. Biraz melatonin için ışıkları kapadım. Şehrin ışıkları her ne kadar karanlıkta bile gözüme gözüme girseler de, şu an elimdekinin en iyisi buydu. Sonra, az önce yolda yürürken shuffle‘da gelen ve bana içimdekileri hatırlatan bir şarkı aklıma takıldı. Üzerime rahat bir şeyler giydim, kulaklığımı taktım, açtım müziğimi. Cam kenarından öylesine uzaklara bakıyordum. Biraz daha yaklaştım cama, ve biraz daha. Adeta önümdeki camı öpecek gibiydim, ve o anda tam karşımda seni gördüm Sirius.

Gökyüzündeki tüm yıldızların en parlağısın sen. Hava nasılsa bulutludur diye (öğlen kar yağdı, malum) bakmamıştım bile doğru düzgün gökyüzüne. Neden bilmiyorum, çocukluğumdan beri sana baktığımda içimde bir şeyler harekete geçiyor. Gece ne zaman seni görsem, yaşadığımı, var olduğumu hissediyorum. Tam da hissedemediğimi sandığım şu günlerde, müziğin gücü ve karanlığın etkisiyle, tekrar kendim olduğumu ve ne istediğimi hissettim. Bu, tek başına, en büyük ödüllerden biri zaten. Tekrar hayata karşı olumlu ve motive hissedebiliyorum.

Ama neden? Bilmiyorum nedenini sevgili Sirius, ama sen ve arkadaşlarını düşündükçe, vücudumun bir kısmının belki de senin ve arkadaşlarının içinde oluştuğunu, bir şekilde trilyonlarca kilometre uzaktan, boşlukta ilerleyip Dünya’ya geldiğini düşününce, kendimi asla kopamayacak bir biçimde sana bağlı hissediyorum. Nesin sen? Ben kimim sorularımın yanıtı mısın? Yoksa çözemediğim şifrenin yaratıcısı mı? En derinimdeki gerçek duyguları, nasıl oluyorsa, o kadar uzaktan hissetmemi sağlıyorsun? Ve nasıl oluyor da, içimdeki ölüm korkusunu yeniyorsun?

Sen, ben’sin aslında. Ben de, sen’im. Birbirimizden parçalar taşıyoruz, bizi biz yapan parçalar. Bunu hissedebiliyorum. Bunu hissedebildikçe, şehirden ve gerçek dışı hayattan daha da çok soğuyorum. Seninle sonsuzluğu hissedebiliyorum Sirius. Seninle, ve senin gibi tüm gökyüzünü oluşturan yıldızlarla. Seninle aşkı hissedebiliyorum. Tanrı aşk, ve sen de bana o’nu tekrar hissettirebildiğine göre, sen bir anlamda beni Tanrı’msın. İçimde sıfırdayken, içimde bir kıvılcımı ateşleyebiliyorsun. Zaten duygusal anlamda patlamaya hazırım. Tekrar tüm duyguları yaşamam için patlamaya yetiyor. Var ile yok arasındayken, tekrar var olduğumu hissediyorum. Anlatamadığım bir yaşama sevinci, tüm bedenimde tüyler ürperterek varlığını belli ediyor. Sanki hepsi çok güzel bir oyunmuş gibi.

İyi ki varsın, ve iyi ki benden bir şeyler taşıyorsun Sirius. Sen benim, en parlak yıldızımsın. Sen benim tanrımsın.

Bastırılmış Duygular III: Aşağılık Kompleksi

Yalnızlık, ve ölüm korkusu. İçimizde uzun süre bastırıp yüzleşmek istemediğimiz, sanki yokmuş gibi davranıp hayatımıza devam ettiğimiz duygular. En sevmediğimiz yanlarımıza, en görmek istemediğimiz biz’e eşlik eden, içimizi kemiren karanlık duygular. Mutluluk, yaşama sevinci, motivasyon, sevgi gibi olgulara da duygu derken bu sözcüğü kirleten kavramlar…

Bu defa ise, hepimizin içinden özenle seçtiğim bir duyguyu daha size tanıtıyorum: Aşağılık kompleksi. Hepimizin içinde az ya da çok olan bu tamamen doğal duygu, evrimsel süreçte rakiplerimizi, bizim için yeterince tehlike arz ettikleri durumda, uygarlık kuralları henüz gelişmemiş olduğundan katletmemizi sağlar. Ancak günümüz yaşam düzeninde dürtüsel davranıp sevmediğimiz birini öldüremeyiz. Bunun üzerine bir de kapitalizmin, sınırlı kaynakların ve insanların temel ihtiyaçlarına ulaşabilmek için yarış içine sokulduğu düzenin getirdiği yetersizlik duygusunu eklersek içimizdeki aşağılık kompleksi içimizde agresifleştiriyor.

Güzel bir şeylere dönüştürülebilecek bir içsel enerjiden, adeta tehlikeli, kontrol edilemez bir canavara dönüşen bu duygu, çekememezlik, bizim başarısız olduğumuz alanlarda başkalarının başarısı, haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, fikir ayrılıkları gibi günlük hayatta kolayca karşılaşabileceğimiz durumlardan beslenerek mantığımızı devre dışı bırakıyor. Çok iyi tanıdığımız kendimizi tanıyamaz oluyoruz. İnsanlar hakkında mantıksız saçma sapan şeyler düşünmeye başlıyoruz, ilişkilerimize ciddi zararlar bile verebiliyoruz. Bütün bunları istemeden yapıyoruz, ancak bizi ele geçiriyor. İçimizdeki nefret duygusu, bastırılmış, ezilen tüm anıları hayata geçiriyor. Hayal edemeyeceğimiz kadar, kendimizden korkacak kadar güçlü oluyoruz. Ancak bu güç bizi ve çevremizi mahvediyor.

Belki de bu enerjiyi başka bir şekilde dışarı atmamız lazım. Öncelikle, bağırmak en iyi deşarj yöntemlerinden biridir. Doğada, ıssız olduğundan emin olduğunuz bir yerlerde apaçık gökyüzüne doğru, tıpkı ay ışığında uluyan kurtlar gibi bağırmak. Komik gelse de, alışık olmadığımızdan. O ilk enerji boşalmasını yaşadıktan sonra ise hemen bizi gerçekten biz yapan noktaları saptamalıyız. Neleri seviyoruz? Neleri başarılı yapıyoruz? Bu iki grubun Venn şemasını çizdiğimizde kesişimleri ne kadar geniş bir bölümü kapsıyorsa, aşağılık kompleksimizden o kadar kurtulabiliriz. Kendine, ne sevdiğini sor, ve o an mümkün olduğu ölçüde (ki buradaki “mümkün” tanımı, sınırları zorlamayı da kapsıyor) sevdiğin şeyleri yap. Kötü olduğun şeyleri düşünme. Başkaları karşısında ezildiğin noktalara pas verme. Eğer bir noktadan eziliyorsan on noktadan eziyorsun herkesi. Hayat bir oyun, bunu unutma. Bu bölümü en eğlenceli biçimde oynayıp, hidden level‘ları açıp en yüksek puan ile bitirmek senin elinde. Hayattan intikam al. İntikam, kölesi olunmadığı sürece insana olumlu enerji veren ve aşağılık kompleksini ezip geçen bir duygudur. Yalnızca, içimizdeki barışçıl insanı da bir saldırgana çevirme gibi kötü bir alışkanlığı vardır. Bu huyuna karşı dikkatli olduğumuz sürece sıkıntı yok 😊.

Aşağılık kompleksi, her ne kadar içimizde bizi en çok parçalayan dürtülerden biri olsa da, yenmesi de bir o kadar kolaydır. Hepimiz hayatta zaman zaman, bütün güzelliklerden uzaklaşıp, sevdiğimiz aktivitelerden, bize kendimizi iyi hissettiren insanlardan ve hayatın güzelliklerinden kopup karanlık bir spiralde aşağı düşmeye başlarız. İçimizdeki bastırılmış aşağılık kompleksinin ortaya çıktığı o zamanlarda, nefretle dolmak yerine, durumun bilincinde olup ortaya çıkan dürtüleri dinlemeye başlarsak, hem kendimiz hakkında daha fazla şey öğreniriz, hem de olumsuz bir durumu avantaja çevirerek, içimizdeki gücü olumlu aktivite ve düşüncelere odaklayabiliriz. Ne olursa olsun, içinizdekini bastırmaya çalışmayın. Bırakın özgür bir kuş gibi çıkıp uçsun, götürdüğü yere gidin. Gerektiği yerde onu, kalbinizin sesini dinleyip eğitin. Aslında hepsi bundan ibaret.

Kimim, Ve Neyim?

Geçtiğimiz bir kaç günde hayatımdaki her şeyi düşündüm. İlişkileri düşündüm. Yetmedi. Kendime döndüm. En genel haliyle tek bir soru sordum kendime: ben kimim?

7 Aralık 1989’de İzmir’de doğmuş, yaratıcılığa ve yapmaya değecek sporlara ve aktivitelere merakı olan, bilgisayar mühendisliği okumuş çocuk (adam deseler de, kendime çocuk demeyi seviyorum), kendiyle aşırı barışık, kafası rahat, girişimci, İstanbul’dan en yakın zamanda kaçmayı planlayan, her şeyi sorgulayan biri. Tabii ki, bunları yazmamın nedeni bu değil.

Kendine kimlik koyma (ya da son yazımdaki ilişkilerde olduğu gibi, belki de koymama), daha derinlere inmeyi gerektiriyor. Yatağımda hiçbir şey yapmadan durduğum ve hayatımı, geçmişimi, geleceğimi, nereye doğru gittiğimi düşündüğüm saatler bunun için en uygun zaman. Her ne kadar sıkılıp, öfleyip, “geçsin şu hastalık” modunda takıldıysam da, özlemişim her şeyden uzak ve yalnız kalmayı. Kulaklığımı takıp, ışıkları kapatıp, telefonumdan uzak, insanlardan, herkesten ve her şeyden, en azından fiziksel bağlamda uzak biçimde, bana huzur veren melodiler eşliğinde gözlerimi kapatıp, yatağıma yatıp, dünyadan tamamen koptuğum o an. Sadece duygularımla ve düşüncelerimle, dış etkenlerin etkisi olmadan kendimi, insanları, hayatı sorguladığım o an. Saatlerce uyuyamadığım dakikalar. Bazen kafamda senaryolar kurup insanlara ve sisteme nefret kusmak isteyişlerim, bazen ise nasıl oluştuğunu bile anlamadığım her şeyin mükemmel ve yolunda olduğuna dair sonsuzluk duygusu. İşte o an, daha derinlere inip kendime “ben kimim” diye sorabiliyorum.

Ben kimim? Çocukluğundan beri oyun yapmaya meraklı, kafasında ufak tefek fantastik oyunlar kuran Can mıyım? Çevresindeki herkesten daha sonra bilgisayarlarla ilgilenmeye başlayan, ortaokulda programlamaya başlayıp, lise/üniversitede insanları hack’leyen yaramaz mühendis çocuk? Hep fotoğraf çekmeye ilgisi olan, Facebook’undaki sayamayacağı kadar insanın profil resmini çekmiş, Instagram’da oldukça beğenilen, aynı zamanda dijital fotoğrafçılığın teknik imkanlarını zorlayan deneysel, HDR‘cı, astrofotoğrafçı? Yazmaya ilk başladığı haftalarda bile tanımadığı bir sürü insan tarafından yazıları çok beğenilen blogger? Üniversite hayatı boyunca dersler gram umrunda olmayan, derslerde tahtaya bakarken kafasında snowboard yapan adrenalin hastası? İlgisi olmayan şeyle hiçbir koşul altında uğraşmayı sevmeyen ve reddeden şımarık genç? Ciddi adlandırılan dünya ile kendi dünya arasında, bazen günde birkaç defa gidip gelen, kafası karışık girişimci insan? Şehir hayatının getirdiği stresten, kirli havadan, sahte insanlardan nefret edip sürekli kaçmaya çalışan ironik teknoloji hastası? Sevdi mi dünyanın en mükemmel insanı, sevemedi mi gerçek bir öküz olan, neredeyse kimseye bağlanamayan erkek? Ergen gruplar dinleyen, her tür müzikle barışık, melodik ve duygusal müzik ile natural high olabilen müziksever? Hayata pozitif bakan, ancak bu pozitifliği kendine uygulaması, insanlar tarafından engellenen, herkesi güldüren palyaço? Hayatın, uzayın ve zamanın sırlarına takık bilimsever? Aynada kendine bakmayı seven narsist kılıklı alçakgönüllü yardımsever? Doğasever ve hayvansever, insanların sahteliğinden ve dünyayı mahvetmesinden kaçan insan(!)? İnsanlardan kaçsa da, yine de yeni insanlar tanımayı seven extravert? İçi dışı bir, sevmediği insanın yüzüne tükürüp küfredebilen apolitik, fazla açıksözlü ve dürüst insan? Kurumsal hayatın kölesi olmamak adına birçok riski göze alıp sistemden kurtulmaya çalışan maceraperest?

Hepsi bu mu? Daha yüzlerce tanımlayıcı nitelikle özellik yazabilirim, ama belki de soruyu çok yanlış soruyorum. Belki de varlığımı kişileştirmek yerine daha büyük bir boyutta incelemeliyim.

Tekrar sorayım bakalım, ben kimim?

Kaç boyutlu olduğu hakkında bile ortak bir karara varamadığımız evrendeki sıradan bir galaksideki sıradan bir yıldızın çevresinde dönüp duran sıradan bir gezegendeki, sekiz milyara yakın sıradan insandan biri miyim? Bazı diğer sıradan insanlarla arasında, nedenini açıklayamadığı çok güçlü bir telepatik bağ olduğunu gören bir psychic? İçinde bulunduğu sistemin hem bir parçası olduğunu görebilen, hem içinden tamamen çıkamayacağını bilen, hem de basitliğini görebilen bir sorgulayan? Dünyanın gittiği noktayı apaçık görebilen ancak bunu değiştirecek güce (henüz) sahip olmayan vizyoner? Yüzlerce yıl önceki şizofren evangelist junkie pothead‘lerin peşinden koşan, manipülasyona açık insanların arasında sıkışıp kalmış bir open-mind? Hepimizin yıldız tozu (stardust) olduğunu unutup kendini dünyadan farklılaştırmaya çalışan bir marjinal?

Bu liste de uzayıp gider. Sanırım cevap ortada. Tıpkı ilişkilerde olduğu gibi, hepsinin süperpozisyonuyum. Eğer kendime belirli bir kimlik, kesin bir tag verirsem, farkında olmadan bilinçaltımda bu kimliğe bürünürüm ve ister istemez, kendime uymasa da ona göre davranmaya başlarım. Bunu istemiyorum. Kendim olmak istiyorum. Bu yüzden “ben buyum” gibi sıfatlar koymam kendime. Her sorgulayışımda, daha da derine iniyorum. Belki de kendimi sıfatlara hapsetsem düşüncelerime ters çıkacak bir sürü düşünce ve duygu keşfediyorum kendi derinlerimde. Bu yüzden tam olarak hiçbir şey değilim ben. Bazen mutlu, bazen pesimist, bazen zeki, bazen salak, bazen hardcore mühendis, bazen sanatçı ruhlu (bu ikisi birbirine bağlı, ancak bu yazının konusu değil), bazen insansever, bazen asosyal, bazen aseksüel, bazen sadece çalışmak isteyen, bazen sadece eğlenmek isteyen, bazen aşırı eğlenceli, bazen (karşımdakinin bende yarattığı motivasyona göre) aşırı sıkıcı, bazen eski fikirlerine sarılan, bazen tamamen yenilikçi insanım.

Kısaca, ben kendim’im.

İlişkiler

Uzun süreden sonra ilk kez, hasta olduğum için hiçbir şey yapmadan yatağımda boş boş yattığımı fark ettim. Sosyal medyayı kullanıcı olarak kullanmayı bıraktım sanırım, Snapchat’i sildim gibi, Facebook, Twitter, Instagram çok ender ilgimi çekiyor. Dating app’lerden de sıkıldım. Eskiden telefonda oyun oynardım, ama o da sosyal medya gibi beyni uyuşturuyor, ve bunu istemiyorum. Kısaca yeter, telefonu bir kenara koyuyorum, gerçeği bulmak istiyorum. E madem yatağımda hasta yatıyorum bugünlerde, hayatımdaki her şeyi ve herkesi, teker teker düşünmeye başladım…

Eski hayatımı geçmişte bırakırken, kimleri yeni hayatımda yanıma almak istiyorum? Bu sorunun cevabını aradıkça, kendi içimde daha derinlere indikçe ortaya çok değişik bir manzara çıkıyor. Çünkü fark ettim ki sandığımın aksine insanları, benimle ortak zevklerine, zekalarına veya yaptıklarına göre seçmiyorum. Hatta hep bahsettiğim iki tür insan filtrem bile, çok yaklaşsa da tam olarak doğru sonuç vermiyor. Tek filtre var: o insan, kim olursa olsun, bana kendimi iyi hissettirebiliyor mu? Herkes için bu soruyu soruyorum kendime, evet ise, hayatımda tutuyorum (ya da uzaklaşmışsa tekrar çekiyorum), hayır ise yollarımı ayırıyorum. Herkes saçma bulsa da, YOLO diyorum: hayata sadece bir kere geliyoruz, dibine kadar yaşa arkadaş. Olumsuz insanlara, beni aşağı çekenlere artık yer yok. İstediği kadar eğlenceli, kafa ya da anlaşabildiğim biri olsun, hayatımı olumsuz yönde etkileyen kimsenin çevremde yeri yok artık. Önümüzdeki günlerde bunu daha radikal biçimde uygulayacağım. Peki neden?

Yıllardır çevremizde insan ilişkilerimiz iyi olsun diye kasıyoruz. İnsan ilişkileri ve network, hayattaki en önemli kavramlardan biri, ancak her şeyin bir fiyatı var. Bir noktada, insanlarla sadece arkadaş olmuş olmak içiniş yapmak için, zaman geçirecek başka kafa insan yok diye, hatta bazen sadece sevgili olmuş olmak için zaman geçirebiliyoruz, ancak bu ilişkiler biz farkında olmadan bizi yıpratıyor. İnsan denilen varlığı iyice nesnelleştiriyor, insanları bir yerden sonra objeler gibi görüyoruz. Zamanla kendimizden çok farklı biri oluyoruz. Ama ister ailemiz olsun, ister en yakınımız olsun, ister sokaktan geçen tanımadığımız biri olsun, herkes bir birey. Herkesin bir hayatı, geçmişi, geleceği ve hikayesi var. Kimisi sıkıcı, kimisi dinlemeye değer, ama herkesin hikayesi kendisi için özel. Sokakta tanımadığımız birine bile, saçma bir şey yaptığında, önyargıyla ve tiksinen gözlerle baktığımızda, o kişinin arkasındaki hikayeyi dinlemeden davranıyoruz. Ya da, anonim ünlü bir deyişle:

Never judge a man until you have walked a mile in his moccasins.

İnsan ilişkilerimizi çıkarlar ve politik nedenler üzerine kurmayı bırakıp, gerçek, hissedilir bağlar üzerine kurmamız lazım. İnsanlara, yakın arkadaşımdostumiş partnerimtanımadığım biri ya da tanıdığım biri gibi sıfatlar koymayı bırakıp, insan ilişkilerini, ne olursa olsun, oluruna bırakmak gerekiyor. Çünkü insanlara sıfatlar koyduğumuzda, onları kendi kafamızadaki bir role oturtuyoruz. Örneğin, bir insan için tanıdığım dediğimizde, belki o insanla en yakın arkadaş olabilecekken yalnızca tanıdığımız olduğu için ilişkimiz o seviyede kalıyor. Ya da ailemizden olanlarla, özel hayatımızı konuşamıyoruz. Sevgilimize istemesek de yakın davranmak zorundayız. İş arkadaşlarımızın yüzünü fazla gördüğümüzden, onlarla başka şeyler yapmıyoruz. Çünkü herkesin yeri belli.

Herkes ilişkiler konusunda daha rahat olsa, insanları zorla kalıplara uydurmak yerine, onlarla ilişkimizi tüm sıfatların bir süperpozisyonu olarak görebiliriz. Şahsen uzun süredir uyguladığım bir yöntem, ve bunun yararını kendi hayatımda çok gördüm. İnsanlara sıfatlar koymayı bıraktığımda:

İyi bir arkadaş oldum. İnsanların dertlerini en derinden, gerçekten hissederek, kalıplara koymaya çalışmadan dinledim. Yardımsever biri oldum. Karşımdakinin hayatımdaki rolü ne olursa olsun, karşılıksız yardım ettim, karşılıksız fedakarlıklar yaptım. Herkesin yüzünü güldürebilen biri oldum (bazen tam istediğim gibi gitmedi, ancak o ayrı konu). Girdiğim her ortamda, bu insanlar şöyle, böyle demeden herkesin ilgi odağı oldum. Çok daha düzgün ilişkiler edindim: insanlarla ne şekilde, hangi ortamda tanıştığıma göre kafamdaki önyargıları bir kenara bıraktığımda, insanlara gerçekten vermem (ya da vermemem) gereken değeri anladım.

2015’te şunu tam anlamıyla kavradım: İnsan sosyal bir varlıktır. İnsan, başka insanlarla iletişim ve ilişki içinde olmadan, mutlu olamaz. Bu tezi destekleyecek nitelikte, yıllar boyunca ilişkilerimi sıfatlar olmadan yaşamanın, hayatıma ilişkilerden kendisinden çok daha fazla şey kattığını söyleyebilirim:

Daha olumlu biri oldum. Kafama taktığım, insanlar hakkında aklımı kurcalayan gereksiz şeyler yoktu. Hayal edemeyeceğim kadar iyi bir bilgisayar mühendisi oldum: arkada kafamı kurcalayan şeyler olmayınca, işime çok daha iyi odaklanabilip, çoğu insan için imkansızı başarıyorum. Kendim gibi insanları hayatıma çektim: açık görüşlü, hayata benimle aynı gözden bakan insanlar çevremde doluştu. Bir sürü insana, yalanlar üzerine kurulu inanç sistemlerinin gerçek yüzünü gösterip gözlerini açmasını sağladım, birilerini yalanlardan kurtarmak kişisel olarak beni inanılmaz sevindirdi. Çok daha dürüst insanlar hayatıma girdi: bir insanda belki de her şeyden önce ilk baktığım şart koşul olan dürüstlüğü, insanların gözünde görüyordum. Son zamanlarda, yalanlarla dolu sahte insanlar hayatımdan çıktığı için çok memnunum. Çok özele girmeden; özel hayatımda tanrı oldum: insanın kafası rahat olunca sevişirken de inanılmaz şeyler başarıyormuş. İnsanlarla iletişimimi düzelttim: empati yapmayı, bir şeyi söylemeden önce karşı tarafın bu söylediğim karşısında düşünüp hissedeceklerini görmeye başladım. Kendimi şımartmayı öğrendim: başkalarına zarar vermediğimiz sürece, şımarmak iyidir. Bir tanesin sen, önce ben demeyi öğrenmelisin. Ve son olarak, kendim oldum! En önemlisi buydu. Kimseye yapmacık davranmayınca, kimseden saklayacak bir şeyin olmadığında, insanlara (aslında her şeye) karşı doğal olunca, kim olduğunu anlıyorsun.

Bütün bunların altındaki en büyük nedenin insan ilişkilerimi olması gerektiği gibi bırakıp fazla kurcalamamak olduğunu düşününce, denemeye değer. Kendi kendinize tabii ki zaman geçirin, şehirden ve tüm insanlardan kaçın, kafa dinleyin. Ancak onun dışında, insanları salın. Bırakın hayatınızdaki yerlerini doğal şekilde bulsunlar. Bırakın hayatınıza girsinler ya da çıksınlar. İlişkiler, doğanın bir parçasıdır. Doğal düzeni bozmayın, çünkü her ilişki, olduğu haliyle güzel.

Enigma

Not: bu bir günlüktür. Sonlara doğru, bilinç akışımın kontrolden çıktığı bir günlük…

Sevgili günlük formatında kullandığım blog,

Bunu buraya neden yazdığımı bile bilmiyorum. Kendi hayatı, şirketi, sayısız arkadaşı ve çevresinde bir sürü insan olan Can olarak değil de, Cuma akşamı 12’den önce eve dönüp uyumuş, 3’te her zamanki gibi uyanmış ve uyuyamayan Can olarak yazıyorum belki de bunu. Sadece dürtüsel bir şey bana yaz diyor. Ve geceleri içimdeki o şeyi dinlemeyi seviyorum.

Neyse sevgili karalama defterim, buradayım yine. Olacağımı tahmin etmediğim bir yerdeyim şu an. Fiziksel anlamda değil tabi (evde sabaha karşı tek başıma oturuyorum), ancak mental olarak. Kendimi, üst üste, hiç beklemediğim yerlerde bulmaya devam ediyorum. İmkansız dediğim şeyler oluyor. Biraz heyecan verici, ancak rahatsız edici derecede tuhaf. Artı ve eksi sonsuzu aynı anda hissedebiliyorum. Geçenlerde de bahsettiğim, mantığımla duygularımın çatışması beni çok yoruyor. Aklımı yoran ve stres yapan bu iç savaş yüzünden bazen akşam 9’da falan yatıyorum yorgunluktan. Ve tekrar uyuyamayınca döngü devam ediyor. Neden kendi hayatımla ilgili bu kadar detayı buraya yazdığımı bilmiyorum. Belki insanlar (bu, sen oluyorsun sevgili okuyucu 😊) daha kendilerinden bir şeyler bulurlar. Bilmiyorum… Sanırım sadece içimden geleni yapıyorum, ve önemli olan da bu.

Ne zaman “tamam hayatım normal bir hayat oluyor” desem, hayat beni, daha önce hiç bulunmadığım kadar tuhaf bir yere sokuyor. Tam her şeyi çözdüğümü sandığım noktada, hayat beni öyle bir labirentin içine alıyor ki, kendisi bir insan olsaydı yüzüne “oha be kardeşim” demekten çekinmezdim. Hayatın, “bütün gece uyuyamadın bu yüzden kalktın, dur şimdi uykunu getireyim ehehe” formatındaki günlük küçük oyunlarının yarattığı mental ve biyolojik dengesizliği de bir kenara atarsak, ortada, her zamanki gibi, cevaplayamadığım tek bir soru kalıyor:

Neden?

Hayat nasıl oluyor da beni tek zayıf noktamdan ölümüne vuruyor? Ve nasıl oluyor da, bütün bu ölümüne vurmalarının sonucunda ben hala ölmedim? Çok fazla düşünen Can geri geldi. Her şeyi, tüm ayrıntılarıyla sorgulayan, yolda yürürken yandan geçen adamın tipinden bile hiçbir nedeni olmadan anlam çıkaran çocuk tekrar karşınızda. Beni çok zorluyor bu şehir ve insanları. Beni çok yoruyor değer verdiğim insanların içlerinde basit kuklalar olduğunu görmek. Gidecek, bir daha buranın yüzüne bile bakmayacağım yeni bir yer lazım sanırım bana. Değil mi günlük? Keşke insan olup konuşabilseydin, neler derdin acaba? Blog’a yazdığım en derin ve insana kendini sorgulatan yazıların bile yalnızca buzdağının görünen (ya da dış dünyaya göstermek istediğim) kısmı olduğunu bilen tek sırdaşımsın günlük. Benim iç dünyamdaki iyiyi ve kötüyü, yüzleşmek istemediğim gerçekleri ve cevabını veremediğim soruları bilen tek şeysin. Bir ayna gibi, her şeyimi anlattığım bir insanmış gibi konuşabilsen, cidden ne derdin? Benim “sevgili günlük” diye başladığım yazılara, “sevgili Can” diye cevaplar yazsaydın mesela? Orada, benim her şeyimi bilen tek göz olarak, duygularım ve sosyal normlar tarafından bastırılmış o en içimdeki bana, nasıl bir derste bulunurdun?

Ve tabii ki, kapanış paragrafında, buradan sonra nereye gideceğimi söylerdin? Nereye gitmeliydim bu noktadan? Ne yapmalıydım? Örneğin, gözümde büyüttüğümden dolayı, fazlasıyla üstün olmama rağmen karşılarında ezik hissettiğim insanların, sandığım mükemmel insan‘dan çok uzak olduklarını anladığımdaki aşağılık kompleksinden kurtulma ve ego tatminine mi sevineyim, yoksa bununla birlikte gelen içimdeki boşluğa ve o insanların aptal oldukları gerçeğiyle yüzleşmeme mi üzüleyim? Son bölümde beklemediğim bir high score yapmış olmama mı sevineyim, yoksa o uzun bölümün aslında hayatımın kopmaz bir parçası olduktan sonra, şimdi bitmiş olmasına mı üzüleyim? Nereye gideyim sevgili günlük? İstanbul’da drama üstüne dramaları yaşadığım, bir türlü huzur bulamadığım haftaların bir tanesinin daha, eğlenceli olması gereken sonunda, mental olarak nereye gideyim?

Çünkü bu defa, ruhsal anlamda benden güçlü çok insan olması değil, hiç kimse olmaması beni asıl korkutan şey. İnsanların karşısında bilinçaltımda ezilmek mi daha kötü, yoksa beni ezecek birinin kalmaması mı, emin değilim… Savaşacak biri yok ki karşımda. Tek başımayım. Belki de gerçekten cahillik mutluluktur. Ama o korkutucu köprüden bir noktada geçmek gerekiyor, sonsuza kadar çoğu insan gibi hayal dünyasında yaşayamayacak kadar farkındalığa sahip biriyim. Bazen kıskanıyorum yukarıdan bakıp sefil dediğim basit insanları. Keşke onlar gibi mutlu ve huzurlu olabilseydim diyorum. Ya da kendim bile dışarıdan göründüğüm sıradan şehir hayatı‘nı gerçekten göründüğü gibi, basitçe yaşıyor olsam diyorum.

Sonra, tam bu günlüğün son paragrafını yazdığımı düşünmüşken, aklıma çok daha fazla şey geliyor. Durduramıyorum kendimi. Durdurmak da istemiyorum. Çok fazla şey var. 2015’e her şeyiyle veda etmiştim, 2016 çok daha farklı olacaktı diyorum kendime. Ama aynı oyun, aynı şeyler devam ediyor aslında. Fark sadece kafamdaki bir hayal dünyasında. Kendi içimde asla çözemediğim bir şifre var. Sanki ben sadece bir sonucum, kendi kontrolüne bile sahip olmayan, o kukla diye eleştirdiğim insanlardan biriyim. Daha yukarıda, göremediğim bir yerde, uzay-zaman ile benim ilişkimi bir şey (ki bu elle tutulabilir, fiziksel bir şey değil) istediği şekilde kontrol ediyor. Beni, sanki The Sims oynar gibi, en abuk, en anlaşılmaz, en “hiçbir şekilde buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum” denecek durumlara sokuyor. Çözemiyorum bu şifreyi. Her şeyi çözebiliyorum, ya da çözemeyeceğim somut, elle tutulur olguları kabul ediyorum. Ama bu şey, her ne ise, öyle arada kalmış, öyle farklı, ve öyle normal koşullarda bu şekilde gerçekleşmesi imkansız bir şey ki, arada bana, saniyeler içinde tüm gerçekliğimi yıkıp her şeyi yeniden sorgulatacak ipuçları veriyor. Delirdiğimi sanıyorum ama delirmiyorum. Değiştiğimi sanıyorum ama değişmiyorum. En azından içimde, en derinde bildiğim şey bu gerçeklikler ve tabi, zamanın, beni ve hayatımdaki her şeyi eskitip, bir noktada yok edeceği gerçeğini hatırlatan tek yönlü entropisi.

Hiçbir şeye müdahale edecek gücüm kalmadı, kendi hayatımın gittiği yer (her neresi ise) de dahil buna. Uyku/uykusuzluk, mutluluk/mutsuzluk, umutluluk/umutsuzluk, yaşama sevinci/ölme isteği, yaratıcılık/sıkıcılık, aşk/nefret, tanrı gibi hissediş/çaresizlik, derinlik/yüzeysellik, duygusallık/mantıklılık gibi zıtlıkların oluşturduğu sayısız boyutlu bir teserakt’ta nereye gideceğini bilemeyen, yanlış adım atmaktan korkup en güçlü adımları atabilen bir çocuğum ben. Kaç yaşımda olursam olayım, neler başarırsam başarayım, ileride 50 yaşında takım elbiseyle bir şirketin başında da olsam (kurumsal hayat, aman diyeyim), ben o büyümeyecek çocuğum işte.

Acaba bana kendimi gösterebilecek seviyede biri var mı, günlük? Yoksa sayamadığım kadar insanla sayamadığım kadar ilişki yaşasam da, yine de yalnız mıyım? Bakalım. Belki zamanın entropisi, bu resimdeki bütün parçaları, 1/1010 gibi pratikte imkansız bir ihtimalle, aynı hayatta beni getirdiği, eşit imkansızlıkların sonucu noktadaki gibi, tam olarak olmaları gerektiği yere koyar. Tıpkı, en karanlık geceden sonraki, güneşin yeniden doğuşu, içinden çıkamayacağın sonsuz boşlukta ölüme terk edildiğini, kimsenin seni duymadığını düşündüğün anda, birinin adını söylemesinin, bütün karanlığı yıkabildiği gibi…

Bir Oyun Olarak: Hayat

“GAME OVER.”

Bu iki kelimeyi gördüğümüzde genelde her şeyin bittiğini sanarız. Öfleriz, pöfleriz, gerçek dünya’ya döneriz. Hadi bir el daha deme şansımız yoktur bazen. Biliriz ki, oyun bitmiştir. Çünkü bize böyle söylenmiştir. Sorgulamadan kabulleniriz. Son noktayı biri, bizim yerimize koymuştur. Ya da en azından, buna inanmaya şartlanmışızdır…

Hayatı bazen fazla ciddiye alan biri olarak, özümdeki, yaşım kaç olursa olsun çocuk ruhlu kalabilme yeteneğimden uzaklara gittiğimi hissediyorum bazen. Sıradan insanların sıradan sorunları, sıradan dünyanın sıkıcı insanları. Evet, arada kendim gibi insanlar hayatımda oluyor, ki zaten hayatı anlamlı kılan şey de bu, ama onlar dışında her şey anlamsız. Bitmeyen, amaçsız bir… şey?

Ne? Neden ne kadar düşünürsem düşüneyim, o şey sözcüğünün yerine başka bir sözcük bulamıyorum? Bakış açımız, hayatı fazla kutsal yaptığından, onu başka bir kavramda bağdaştırmamızı engelliyor. İnsan hayatı çok özel, en önemli şey. Ya da en azından, bize öğretilen, evrimsel açıdan hayatta kalma içgüdüsü adı altında genlerimize programlanan bu. Bakış açımızı değiştirirsek, belki hayatı farklı bir olay olarak konumlandırabiliriz. Örneğin, eğlenceli, ana karakterini yönettiğimiz, kendimizi yukarıdan gördüğümüz bir oyun gibi.

Bir yerde, bir şekilde başlıyorsun bu oyuna sen de. Neden oradasın, nereden geldin, ne yapıyorsun bilmiyorsun. Arkasındaki hikayeyi okumamışsın belki de. Oradasın ve oynuyorsun işte, o ilk adımı atıyorsun. O andan itibaren aslında her şey oyunun parçası. En oyun olmadığını sandığın bölümler bile, aslında bu mükemmel oyunun parçası. Sevgili okuyucu, bir oyun olarak hayata hoş geldin. Bu bölümümüzün adı ise:

Yeniden doğmak.

En başından beri, yıllardır, bu hayatı bir oyun olarak oynuyordun. Hiçbir şey sorun değildi. Daha çocuk olduğun günlerden beri, umursamaz biçimde eğleniyordun. Okul mu, ödevler mi? Kimin ne zaman umrundaydı! Ailevi sorunlar? İç dünyana karışamazlar ya, kapat kapını kurtul hepsinden! İnsanların basitliği? S*kerler arkadaş, sana ne! Ye, iç, sıç, eğlen, şımar, hunharca yaşa. Geri kalan hiçbir şey de umrunda olmasın. Saçma olanı yap, her şeyin bokunu çıkar. Eğlen işte. Neyi seviyorsan onu yap. Bu oyunu dibine kadar yaşa.

Yaşıyordun da zaten,  bir şey seni alıp, hiç istemediğin bir çemberin tam ortasına koyana kadar. Etrafında alevlerden duvarlar olan, asla çıkamayacağını düşündüğün ölüm çemberi. Seni en büyük korkularınla yüzleştiren, başka kimsenin olmadığı çember. Çok tatlı, çok eğlenceli, bitmek bilmeyen bir oyun oynuyordun sen. Ne oldu bir anda? Hiç beklemediğin bir noktada, bir anda biri ışıkları kapattı, ve ekrana GAME OVER yazdı. Sıkıyorsa bu bölümü de geç.

Bu bir oyun değildi. Oyunların rasyonel, gittikçe zorlaşan, geçmesi imkansız olmayan olgular olduğunu öğrenmiştin sen. Bu bir oyun olamazdı. Oyun bitmişti. Seni yıllarca uyuşturan oyunun fişini mi çekmişti biri? Yoksa hepsi bir kabus muydu? Sadece kötü bir rüyaydı, değil mi? Uyanacaktın. Belki de geçici bir arıza olmuştu, birazdan düzelirdi. Ne yapmak istiyordun? Gidebileceğin bir yer kalmamıştı, sıkıştırılmıştın. Senden başka kimsecikler yoktu. Ya sonsuza kadar o ateş çemberinde kalacaktın, ya da beklemek dışında yapabileceğin tek şeyi yapacaktın: alevlerin içine atlamak.

Burası gittikçe ısınıyordu. Alevler iyice seni dizlerin üzerine çökertmeden, belki de artık savaşman gerekiyordu. Ayağa kalktın, derin bir nefes aldın. Belki de son nefesindi, bunu biliyordun. Ama başka çaren yoktu. Savaşacaktın. Koştun alevden duvarlara doğru, hızlandın. Game Over yazısını göre göre, ölümü göze alarak koştun o alevden duvara, yaklaştın, daha da yaklaştın. İçine atladın. Ve bir anda yok oldu o duvar. Her şey bir anda durdu. Ekranda LOADING yazdı. Yeni bölüm, yükleniyordu.

En zor bölüm, aslında en büyük korkularında yüzleşmekti. Oyunun en büyük kısmı, oyunun bitmiş olduğunu sanmandı. Yaşayabileceğin en büyük korku, sana anlam ve mutluluk veren her şeyin bittiğini hissetmekti. Ve oyunun en zor bölümünü geçtin. Oyun devam ediyordu. Bu, inanılmaz güzeldi. Tam bittiğini sandığında, tüm umudu kestiğinde, her şeyi bitirmeye göze aldığında, aslında en güzel, en eğlenceli bölüm başlamak üzereydi. En çekici olan nokta ise, herşeyden vazgeçtiğin, ölümle yüzleştiğin, oyunun bittiğini kabullendiğin o son ana kadar, oyunun, devam ettiğine dair hiçbir ipucu vermemesiydi.

Bir açıdan baktığında oyunun en anlamlı, sana en çok şey katan bölümüydü bu. Ve onu geçmeyi başardın. Asla bitmesini istemediğin bu oyunu zaten istesen de bitiremeyeceğini anladın. Eğer o bölümden geçmeseydin, neyin senin için gerçekten değerli, neyin gerçek, neyin sahte olduğunu asla anlayamayacaktın. İçindeyken lanet ettin, neden buradayım diyip durdun. O zamanlar, noktaları geriye doğru birleştirdiğinde büyük resimde, hayatındaki belki de en önemli dönüm noktası olduğunu söyleselerdi, inanmazdın, kabullenmezdin. Ama şimdi geriye baktığında her şeyin ne kadar değiştiğini, kendini ne kadar geliştirdiğini görüyorsun. Belki canın sıfıra yakındı, belki öleceğini sandın, ama merak etme sevgili okuyucu, her bölümde, canın full’leniyor 😊.

Yıldızların önünü bulutlar kapattığında, yıldızların hala olduğunu, sadece geçici olarak onları göremediğini aslında hep biliyordun. Sadece odağını yanlış yerlere kitlediğin için karanlıkta yönünü kaybetmiştin. Sonunda tekrar oyuna döndün. Tekrar kendin oldun. Yeni bir bölüm başlıyor. Belki de güzel sürprizlerle dolu, çok eğlenceli, çok güzel bir bölüm. Ama şu an için tek bildiğin, tek gördüğün, içini bir kez daha heyecanlandıran, seni tekrar şımartan, sana gelecek planları yaptıran, gelecek yönündeki belirsizliğin seksiliğini ve çekiciliğini simgeleyen tek şey:

Loading…

Uyuyamamak

Gece günün yorgunluğuyla kendini yatakta bulmuşun daha saat akşam on bir demeden. Belli, yorulmuşsun ruhen ya da fiziken. Gözlerini kapatıyorsun. Zar zor uykuya dalıyorsun. Bir o yana, bir bu yana dönüp dolaşıp uyudum demen için bile bin şahit gerektirecek uzun bir geceden sonra bir anda uyanıyorsun. Bir şey uyumanı engelliyor. Nasıl olsa sabah olmuştur kalkayım derken saate bir bakıyorsun:

03:42.

Noldu bütün uykuna? Uykucusun, bilirsin kendini. Ama asla uyuyamıyorsun işte. Bir şey seni ciddi anlamda rahatsız ediyor. Daha bir hafta öncesine kadar yattığı anda mışıl mışıl uyuyabilen sen, şimdi sabaha kadar yatakta tek başına bir o yana bir bu yana dönüp durmaya mahkumsun. Tabii ki, bunun üzerine yaşanacak günün kalitesinden bahsetmek bile istemiyorum.

Peki bütün bunların nedeni ne? Sen son aylarda, canını tüm sıkan olaylara rağmen, gece yattığında huzurlu uyuyabilen biriydin. Ne oldu? Ne değişti? Son bir haftada hayatında ne değişti? Dışarıdan bakınca hiçbir şeyin değişmemiş olduğu gerçeği, yine cevabı başka bir yerde araman gerektiğini hatırlatıyor. Derinlerde. En derinlerde bir şey. Bir sorun var işte. Bunu kabul et. Etmeden düzeltemezsin.

İç huzurunu kaybettin. O ya da bu şekilde. Ama şu an yok. Gelecek kaygısını maksimuma çıkardın bilinçaltında. Yaklaşık son üç yıldır, her gün, “yarın ben ne olacağım” sorusuna az çok cevap verebiliyordun. Ya (ki bu yaklaşık iki yıl boyunca) umrunda değildi, ya da bir şekilde hayata karşı, yarın’a karşı, seni motive edebilen bir şeyler vardı. Hobilerin, yaratıcılık isteğin, ve tabii ki en önemlisi, sana hayat veren insanlar. Geçtiğimiz aylarda sürekli tutunacak bir şeyler, az çok vardı. En karanlık sandığın gecelerde bile bir şeyler seni hayata bağlıyordu, ki, o gecelerin en karanlık olmadığını, daha karanlık olanlarla karşılaştığında anlıyormuşsun.

Sanki hayatında, derinlerde, bir şey koptu. En son böyle olduğu zamanları hatırlamak bile istemiyorsun. İnsanlara bağımlı olduğun zamanlardı. Sonra ne güzel kurtulmuştun her şeyden. Ya da, kendini mi kandırıyordun acaba? Hepsi sadece bir oyun muydu? Ufacık insanlara kafanda çok önemli roller yükleyip, onların bu rolü oynayamadığını görüp hayal kırıklığı mı yaşadın? Yoksa gerçekten elektrik ya da frekans uyumu denilen olay var mıydı? Uyandıktan hemen sonra, hatırlayabildiğin tüm rüyalardan bilinçaltında dönenleri yorumlayan sen, bu soru karşısında uzunca bir süredir çaresizdin. Tabii ki ikinciye inanmak istiyorsun, ama elinde neredeyse hiç kanıt yok.

Tekrar mantığın bittiği yerdesin. Çünkü mantığın bu defa seni delirmeye sürüklüyor. Mantığını dinlersen delirirsin. Hem mantığının götürdüğü yol, seni asla tatmin edecek insanlara götürmemiş yirmi altı yılda. Ama, seni doğru insanlara götürmüş ve sana en gerçek, en saf duyguları yaşatabilmiş bir sesi hatırlıyorsun. En çaresiz anlarda, ne yapacağını bilemediğinde, sana yol gösteren kalbinin sesi‘ni.

Hayatın, insanların ve şehrin tüm gürültüsünü kafandan çıkarıyorsun. Bak, gece yarısı, neredeyse herkes uyuyor. Şehir susmuş, ışıklar kapalı, dışarıdaki ses minimumda. Odanda, kulaklarında sadece sessizliği duyuyorsun. Kimse yok. En azından dış dünyada. Karanlık, sessiz, ve her şey yolunda, değil mi? Bir de vücudunu kullanarak dış dünya ve gerçek sen arasına ördüğün duvarın diğer tarafı var. Açsın, midenin kazındığını hissedebiliyorsun, işte o zaman gözlerini kapatıp her şeyi daha iyi hissedebiliyorsun. Zaten hiçbir şey yemek istemiyorsun. Bir şey, sana yemekten uzak dur diyor. Aynı şey, insanlardan da uzak dur diyor. Aynı şey, bu şehirden de uzaklara git diyor. Günlük hayatında uygulayabildiğin kadar uyguluyorsun, ama tam uygulayabildiğini söyleyemez kimse. Aynı şey, sana birkaç şey daha söylüyor. İç sesinle mantığın ters, tıpkı Dance of the Bad Angels’da dediği gibi:

“What a feeling under the stars
My body’s rotating from Venus through Mars
There’s a war going on
between my head and my heart
I wonder how they grew
So far apart…”

Bu şarkıyı bu kadar çok sevmemin nedeni, belki de, daha yıllar önce ilk duyduğum günden beri hem müzikal açıdan hem de sözleriyle, aramda, başka hiçbir şarkıya hissetmediğim kadar özel bir bağ hissediyor olmam.

Mantığımla iç sesimin tamamen çatışıp bana uykusuzluk olarak fatura kestiği karanlık başka bir gecede, tekrar kalbimi dinliyorum. Bana bir şey yapmamı söylüyor. Mantığım arada “yapma” dese de, ne zaman mantığımı dinlesem kaybettim. Tüm gerçeklikten uzak, sahte, duygusuz ve mutsuz bir insan olarak buldum kendimi. Onu dinlemiyorum. Yapacağım, yapmam lazım. Ne zaman kalbimi dinlesem, bazen zorlu bir yoldan geçtim ama o’na güvenimi kaybetmeyip sonuna kadar gittiğimde, bana hayattaki en güzel hediyeleri verdi. O derinlerdeki sese ihanet ettim son zamanlarda. Son haftalarda mantığımla yaşadım. Tamamen mantıklı, duygulardan uzak bir hayat bana göre değil. Kaldı ki, beceremedim zaten. Sevgili iç sesim. Mantığıma fazla kaptırdığım için özür dilerim. Ama bu gece sağlam bir nokta koyuyorum bu olaya. Bu gece kırılma noktam. Ve haftalar, hatta aylar sonra tekrar, gerçek ben‘i oluşturan iç sesimi dinliyorum.

Afedersiniz, ama, bir insanın duyguları varken ve onu dinleyebiliyorken, s*kerler mantığı. Özellikle de, mantığını dinlemek hep hayatını mahvetmiş, duyguları ise eninde sonunda onu hep doğru yere getirmişse.

Sevgiler.

Sen

Bu yazı bir kişiye değil, bir duyguya yazılmıştır.

Seni ilk gördüğüm, tattığım gün. Dünyanın en değişik duygusuydu. İlk kez, var olduğumu, yaşadığımı hissetmiştim. Yıllar önceydi, hatırlayamıyorum bile. Sadece beni ben yaptığını hatırlıyorum. Çok güçlüydün, çok savunmasızdım karşında. Korktum senden. Çocuktum daha, hiç gücüm yoktu. Büyüdüm zamanla. Yıllar geçti, olgunlaştım, çocuk‘luktan erkek’liğe, oradan da adam‘lığa terfi oldum. İçimdeki çocuk bir yaş bile büyümedi. Bazen seni bulduğumu sandım, bazen gerçekten, çok az da olsa, buldum ve dokunabildim sana. Tarif edebileceğim her şeyin ötesindeydin sen.

Bu yaşıma geldim. Çocukluğumda korktuğum bir sürü şeyin ne kadar anlamsız ve komik olduğunu görebiliyorum. Malum, çocukluk hali işte, onun da öyle yaşanması gerekiyordu. Ama koca adam olsam da hala tek bir korkum var. Hem en sevdiğim şey, hem de en büyük korkum. Nasıl oluyor da, ikisi aynı şey olabiliyor? Nasıl olabiliyor da bana hayat veren duygu, benden o hayatı alabilen duygu olabiliyor? Bilmiyorum, sadece, tuhaf işte.

Bağımlılık yapıyorsun sen. Bir kere tattın mı, bir daha hiçbir şey, hatta daha önce en sevdiğin, heyecanla yaptığın şeyler bile yanında sönük kalıyor. Hayata dair her şey, hatta hayatın kendisi bile, senin yanında sönük kalıyor. Seni aynada görmek dünyadaki en büyük mutluluk. Seni birine karşı hissetmek dünyadaki en büyük kıskançlık, çünkü sana karşı o’nu ben hissediyorum. Hep şekil değiştiriyorsun. Kılıktan kılığa giriyorsun. Kimde olduğunu göremiyorum. Bulduğumu sandığım an tüm ışıkları kapatıp kaçıyorsun. Karanlıkta kalıyorum. Seni göremiyorum ama duyabiliyorum. Bazen duyamıyorum ama kokunu alabiliyorum. Buradasın. Burada bir yerdesin. Yatağıma yatıyorum. Gözümü kapadığımda benimlesin. Yanımda, seni görebildiğim biriyle uyanmadıkça asla açmak istemiyorum gözlerimi. Tatlı bir şeysin. Vazgeçilmez olan tek şeysin. Bana gerçek huzuru verebilen tek şeysin. Sadece sen olsan insana yetiyorsun. Sen gelmiş geçmiş en büyük sonsuzluksun. En gerçek şeysin. Beni yerin dibine defalarca vurmuş olsan da seviyorum seni. Çünkü sen olmasan, ben var olamazdım. Benim için anlamı olan tek şeysin. Seninleyken her yerde evimdeyim. Seninleyken yaşıyorum. İki ki varsın.

Ve keşke burada olsan.