Ne Mi İstiyorum?

Doğayı seven, hayvanları seven, kalabalığı gürültüyü sevmeyen insanları seviyorum.

Takım elbiseleri, şirket sahibi plaza insanlarını, kurumsal hayat adlı karadeliği “cool” bulanları istemiyorum. Zengin olmak dendiğinde banka hesabındaki basamaklara tırmanmaya çalışanları istemiyorum. Tatil denince “trendy” ülkelerdeki trendy otellere, “in” mekanlara gitmeyi nöronlarının aralarındaki bağlara sıkıştıranları hayatımda istemiyorum. Kumlara uzanıp, gökyüzüne bakıp, denizin sesini dinleyip, geride bıraktığı “hayatı” özlemeyecek insanları seviyorum. İstanbul dendiğinde midesi bulanan, kalabalık şehirlerde bir saniye bile durmamak, zehrin aurasını bir an için bile solumamak için tüm sahteliklerden vazgeçecek insanları istiyorum.

Deniz kenarına gidip sonsuzluğu düşünüp, birlikte sevdiğim aktiviteleri yapacağım insanları seviyorum. Bir şeyler yazmak, çizmek, müzik yapmak, yüzmek, yanımıza gelen köpekleri kedileri sevmek, yengeçleri ve deniz yıldızlarını öpmek istiyorum. Yaşamak istiyorum. Kötü günlere dönmeden, bu yolda benimle birlikte yürüyecek insanları istiyorum.  Yaratmayı, doğayı, bütünlüğü seven insanlarla zaman geçirmek istiyorum. Motor sesi deyince yalnızca doğaya giderken arabanın ya da denizdeki kayığın motorunun sesi, teknoloji deyince üretkenlik adına kullanılan aletleri düşünmek istiyorum.

Zehirli hayatı, yüksek binaları, kalabalık metropolitanları bir daha görmek istemiyorum. Bu kadar yakınken, her şey bu kadar olabilecekken, bundan kaçmayıp üzerine gidenleri istiyorum.

Yaşamak istiyorum.

Bırak

Anlamıyorsun değil mi? Anlamıyorsun. Hiçbir zaman kafana sokamadın şu gerçeği: arayarak bulunamayacak bir şeyi istiyorsun. Hayatın akışına bırakman lazım ama bırakamıyorsun. Sıkıca tutunuyorsun. Ama akıntıya karşı yüzemezsin. Bırak, git en derinlere, gerekiyorsa boğul, öl, çaresizliği tüm varlığınla hisset. Dibi gör. Ve sonra yeniden başla. Bu defa zirveye ulaşmak için o dereye atlamaman gerektiğini biliyorsun. Gerekiyorsa yeniden düş, ama hep daha yukarı tırman. Gerekiyorsa herkesi ve her şeyi sil ve yeniden başla. Gerekiyorsa bir volkan gibi patla. Ama asla vazgeçme.

“Senden başka kimseyi istemiyorum” diyebilmenin özlemiyle acele ederken ayağının kaydığı dereye düştüğün için kendini mi suçlayacaksın? Acının parmaklıklarından azıcık olsun izne çıktığın, temiz havayı soluduğun alkolü fazla kaçırıp içinden geçenleri söylediğin için biranın köpüğünü mü suçlayacaksın? Bırak, isteyen istediğini suçlasın, sen doğru olduğuna inandığını yap. Ve kimseyi dinleme.

Haksızlıklarla savaşırken kan döktüğünde, kimse sana kan vermediğinde, kimse yaralarını kapatmadığında, yaşama tutunmak için yaptığın neyden dolayı seni suçlayabilirler ki? Elinden gelenin en iyisini yapmana rağmen sana ait olan hayat başkasınınsa, en çok istediğin şeyler, sende değil de o tipini siktiklerindeyse, insanlar arkalarını dönüp gidiyorlarsa, siktirsinler gitsinler. Küfret. Rahatla. Seni fikirlerinden ve bakış açından, sen olduğundan dolayı değil de, ağzından çıkan iki argoya göre eleştirenler de siktirip gitsin. Doğru insanlar kalsın.

İnsanlar sana sorumsuz mu diyor? Bırak. Sen’i tanımadan, yaşadıklarını, verdiğin savaşı bilmeden, yalnızca dışarıdan yağlı boyayla gözlerine serpiştirdiğin resme göre karar versinler. Bırak, isteyen istediğini desin. Bırak, isteyen eleştirsin. Onlar için değil kendin için yaşıyorsun. İçindeki sesi dinle. Tüm dünyayı karşına alsan da içindeki sesi dinle. Çünkü senin oynaman gereken oyunu başkası oynayamaz.

Çünkü kimse senin savaşını senin adına kazanamaz.

Boşver

Yalnız mısın sen de? Hak etmeyen insanların birlikte mutlu geçirdiği günleri görmek koyuyor mu? Sen mutlu olmayı hak ederken, asla senin kadar hak etmeyenlerin mutlu olduğunu görmeyi çekemiyor musun? İnsanların, hak eden iyi insanlara şans vermesi yerine, bomboş, beş para etmez tiplerin yanında olması, senin hak ettiğin mutluluğu onlara vermeleri dokunuyor mu?

Boşver.

Sen doğruyu yapıyorsun. Onlar yanlışsa, onların sorunu. En beklemedikleri anlarda duvara toslayacaklar. Hani o ondört şubatta gördüğün, ellerinde çiçekli, mutlu kalpli fotoğraflı çiftler var ya, o asla ayrılmayacağını düşünen aşırı mutlu çiftler var ya, bir ya da iki yıl sonra onların çoğu olmayacak. Yalnızca iyi olanlar kalacak, gerisi birbirlerine canım cicim derken bir bakmışsın, birbirini tanımayan iki insana dönüşmüşler. Yüzeysel hayatlardan ne bekliyorsun ki?

Boşver.

Onlar hayal dünyalarında, geçici yüzeysel zevkler peşinde yerlerinde sayarlarken, sen güçleniyorsun. Yalnız değilsin, senin gibi bir sürü insan var. Bir sürü, her yaşadığı acıyla deneyim kazanan, daha da yıkılmaz olan, ve zaman geçtikçe, aynı senin gibi, mutluluğu daha da çok hak eden insan var. Tıpkı bulutlu bir havada yıldızları göremediğin gibi, göremesen de oradalar, ve hava açacak.

Boşver, çünkü doğru zamanda doğru insanlarla yolun kesişecek. Şu an hatalarla kesişmiş doğrular gittikçe uzaklaşırken, bir araya gelmesi gerekenler bir araya gelecek. Şu an hak etmediklerini yaşayanlar, biz’i bu hale getirenler, hak ettikleri hayatın borcunu öderken, biz, kendimizi ve birbirimizi bulacağız.

Boşver, çünkü son gülen iyi güler.

Neden Mutsuzduk Biz?

İlk kez.

İlk kez her şey yolundaydı. İlk kez, hayatımın geri kalanını birlikte geçirmek istediğim, yanında sıkılmadığım biriyleydim. Her şeyi birlikte yapabileceğim, hep arayıp da hayatım boyunca bulamadığım o eksik parça tamamlanmıştı: her gördüğümde, dokunduğumda, öptüğümde, bunları ilk kez yaşıyormuş gibiydim. Ölümsüz olduğumuzu hissediyordum. İlk kez aile kurmayı ve çocuk yapmayı planlıyordum. Bir gün bir telefonla her şey bitti. Gece bana hayatımın anlamı diyen, asla bırakmayacağını söyleyen insan sabah bambaşka birine dönüşmüştü. En güvendiğim insan durup dururken, hiçbir mantıklı açıklama yapmadan telefonda bu ilişkinin bittiğini söyledi ve kapattı.

Şoktaydım.

Sonrasındaki günler alkol, sakinleştirici, ve nefret etsem de antidepresan almadan duramadım, hayat kabusa dönüşmüştü. Kendimde düzeltebileceğim bir hata aradım ama karşımdaki insan yüzde yüz hatalıydı ve kendini tamamen kapatmıştı. Üzüntüyü, hayal kırıklığını, ve hayatımın en büyük haksızlığını bir kenara koyarsak, bu yaşadığımdan çıkardığım en büyük dersi tek bir sözcükle özetleyebilirim:

İletişim.

Tüm sorunların kökü iletişimdi. Karşımdaki insan iletişim kurmuyordu. 

Kendiyle iletişim kurmuyordu, tutamayacağı sözler veriyordu. Bir gün kendi içinde biriydi, sonraki gün ise tamamen daha önce dedikleriyle çelişen, üzerine bir de bana güvenmediğini söyleyen biriydi.

Benimle iletişim kurmuyordu. Konuşarak sorunların çözülebileceğine inanmıyordu. Sorunları paylaşmak yerine sorun yokmuş gibi davranıp kaçıyordu. Kendini olduğundan farklı gösteriyordu. Benim içim dışım birdi. Bu insan ise bana başka, kendi içinde bambaşka biriydi. İletişime hiçbir şekilde izin vermiyordu.

Ortada sorunlar vardı, çoğu sorun gibi konuşarak çözülürdü, ya da en azından konuşarak bir orta yol bulunurdu. Ancak bütün bunlar için karşımdaki insanın yıkıcı bir şekilde bir ilişkiyi bitirmek yerine, ilişki gibi emek isteyen bir bağda yapıcı olmak istemesi şarttı. Karşımdaki yapıcı değil yıkıcı olmak istediği sürece, karşımdaki benimle iletişime kapalı olduğu sürece, karşımdaki rol yapıp sorunları maskeleyip paylaşmamayı seçtiği sürece, benim yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bir yerlerde kopukluk vardı: İki insan arasında, insanla kendi arasında, ya da insanla dünya arasında. Karşıdaki kendimiz de olsa, bir kişi ya da kişiler de olsa, bir ideoloji de olsa, doğa ve evren de olsa fark etmezdi. İletişim en önemli bağ idi.

Kimse mükemmel değildi. Hepimiz evrimsel süreçte hatalar yapan, farklılıklara sebebiyet vermesi DNA’sında programlanmış, etten kemikten biyolojik bir bedeni yaşatıp üremeye çalışan bir nöron ağından başka bir şey değildik. Özümüzde, kendimize yakın canlılarla görsel, duysal, dokunsal ve telepatik bağlar kurarak kendi halimizi eniyilemeye çalışan bir fonksiyondan ibarettik. Sayılamayacak kadar çok nöron ve aralarındaki bağlantılarla derin ve soyut düşünebilme yetisine sahip olacak kadar karmaşık, uyarılmalar ya da açlık durumunda düşünme yetimizi kaybedecek kadar basittik.

Dokunarak, bakışarak, ya da konuşarak ortak bir frekans yakalayıp iletişim kurmaya çalışıyorduk. Bazen karşımızdaki insanla, bazen hormonların tetiklediği duygularla karmakarışık hale gelen düşüncelerimizle, bazen ise on binlerce ışık yılı uzaktaki yıldızlara bakıp evren ile iletişim kurmaya çalışıyorduk.

İnsanların bağlanma ihtiyaçlarını doğaya, kendileri bir şeyler başarmaya kanalize etmeyip onları dine ve fanatizme yönlendirip kendileri gibi olmayanları aşağılayıp nefret etmeye yönlendiriyorduk. Herkesi birbirine düşman edip, tüm iletişim yollarını, nefret geribesleme döngüsü ile hapsetiyorduk.

Çaresizdik.

İnsanları bölen en tehlikeli silah, kurşunlar ya da füzeler değildi; onları kendi içlerinde ayırmaktı. Gerek insanları birbirilerine, gerek başka kitlelere, düşüncelere ya da doğaya düşman etmenin en kolay yolu onlarla olan iletişimlerini engellemek ya da manipüle etmekti. Bağlanma duygularını çocukluktan itibaren zehirli düşünceler aşılayarak köreltip yerini milliyetçilik, fanatizm ve yobazlıkla doldurmaktı.

Bir kimlik bize zorla verilmişti. Kendimizi özgürce ifade edebildiğimiz, farklılığın doğal olduğunu yaşayabildiğimiz gerçek benliğimizden zorla uzaklaştırılıp, tekdüze köle hayatına zorlandık. Topluma dayatılan giyim, yaşam ya da ifade tarzına uymayanları dışladık.

Başkalarını anlamaya çalışmak yerine, kendimiz gibi olmayan daha da başkalaştırdık. İçimizden gelene değil, dayatılan yalanlara sorgulamadan inandık. İletişimden, paylaşmaktan, ortak payda bulmaktan kaçmak hiçbir şeyin çözümü değildi. Önce senle beni, sonra siz’le biz’i, sonra da onlar’ı kaosa sürükledi. Tıpkı değişim rüzgarının önce direnen onlar’a, sonra siz’e, en son da biz’e geldiği gibi. Kalıplaşmış düşünce yapılarına sarıldık ve bizi ileriye taşımak isteyen herkesle ve her şeyle iletişim kurmaktan kaçtık.

Oysa ki birileri yalnızca gözümüzü, başkaları da yalnızca kalbimizi tekrar açmamızı, görmemizi, hissetmemizi, yepyeni bireyler ve toplumlar olarak varolmamızı istiyordu.

Ama kaçtık.

İletişimden kaçtık. Fikirlerden kaçtık. Hayal dünyamızı bozmaya çalışan gerçeklikten kaçtık. Gerçek dünyamızı bozmaya çalışan hayalperest görünümlü manipülatörlerin bizim duygu ve düşüncelerimizi şekillendirmesine izin verdik.

Kendimizden kaçtık.

Varolmaktan, hissetmekten, yaşamaktan, değişmekten, küllerimizden doğmaktan, hayattan kaçtık. Köşeye sıkıştık. Hayat bize doğru yolu gösterdi, arkamızı dönüp yürüdük. Hayat bize kendini açtıkça, onunla konuşmaktan, ona dokunmaktan, onunla bütünleşmekten kaçtık.

İnsanlardan, doğadan, evrenden kendimizi soyutladık. Dünyaya Instagram filtrelerinden, Tinder’daki bedenlerden, en cool at gözlüklerimizden baktık. Siyah beyaz fotoğraflarda renkler aradık. Her beğenide, her takipçide, her shot’ta iletişimi tek boyuta indirdik. Her vazgeçişte, her umursamaz davranışımızda kendimizden uzaklaştık. En istemediğimiz şey sorumluluk, en kaçtığımız şey bağlılık, en karşı olduğumuz şey sevgiydi. 

En istediğimiz şey özgürlüktü, en sevdiğimiz şey ise kendimizi yüzeysel değerler üzerine kurulmuş bir sahtelik imparatorluğunun dijital duvarları arasına hapsetmekti. En güzel hobimiz kendimizi kapatmak, maskesiz asla bedenimizin duvarlarından dışarı çıkmamaktı.

En büyük korkumuz ise yaşamayı seçenlerdi. En büyük eksiğimiz ise yalnızca iletişimdi.

Sözler verdik, tutmadık. Bize değer veren insanların gözlerine bakıp yalanlar söyledik. 

Aynaya bakıp yalanlar söyledik.

Huzur istemiştik, kendi ellerimizle yok ettik. Mutluluk istemiştik, yüz seksen derece dönüp geri ittik. Güvenmek istemiştik, hiçbir suçu olmayan insanlara gidip onlara güvenmediğimizi söyledik. Aslında kendimize güvenmiyorduk. Paylaşmak istemiştik, tüm iletişim kapılarını kapattık, kitledik, kimse açamasın diye önüne tüm eşyaları yığdık. Aslında kendimizi hapsetmiştik. Bizi bu bataktan çıkarabilecek insanları hayatımızdan çıkardık.

Sonra da sorduk tekrar: neden mutsuzduk biz?

Gaslighting

Az önce üzerindeki kıyafetin kırmızı olduğundan eminim. Şu an ise mavi. Sordum, zaten hep maviydi dedi. Günlük olayları, eşyaların yerlerini yanlış hatırlamaya başladım. Gerçekliğimi ve akli dengemi sorguluyorum.

Bazı insanlar kötüdür. Kötü oldukları bellidir. Pis işler’le uğraşırlar, giyimlerinden, insanlara davranışlarından, araba kullanmalarından, kısaca o ya da bu şekilde kötü oldukları bellidir. Belki insan ya da hayvan öldürmüşlerdir. Belki organ mafyasıdır. Belki tecavüzden içeri girmişlerdir. Belki de hırsızdırlar.

Bazı insanlar ise kötüdür. Dışarıdan bakıldığında oldukça normal, hatta gayet iyi insanlardır. Kimse onlardan bir kötülük beklemez. Ancak içlerinde tahmin edemeyeceğimiz bir kötülük vardır. En büyük tehlike de buradadır: kimse onların kötü olabileceğini akıllarına bile getirmez.

1938 yılındaki Gas Light adlı minik tiyatro, belki de insanın en psikopat, en tehlikeli, deliliğe ve ruh hastalığına sürükleyen yanını gözler önüne sermişti. Daha sonradan filmi de çekilen bu oyunda adam, eşinin akli dengesini yitirdiğini düşündürecek davranışlarda bulunuyordu. Örneğin, evdeki gaz lambasının parlaklığı görünür biçimde azalıyordu, ancak böyle bir şeyin asla olmadığını savunuyordu, ki terim de buradan gelmektedir.

Gaslighting, dışarıdan basit ve zararsız gibi görünse de çok ciddi bir psikolojik işkence yöntemidir. Kurban, günlük hayatta başka her şey normal olduğundan dolayı herhangi bir durumdan şüphelenmez. Ayrıca gaslighting uygularken kullanılan silah’lar tamamen günlük, önemsiz olaylar olduğundan kurban, karşısındakinin böyle önemsiz bir konuda yalan söylemeyeceğini düşünür. Örneğin, ben üzerimdeki kırmızı kazağı mavi renkle değiştirip ya da gaz ışığının azaldığını fark edip neden böyle hiçbir şey gizlemek için bir nedenim olmayan bir konuda karşımdakine yalan söyleyeyim ki?

Bu düşünce yapısı, zamanla, çaktırmadan ve kurban tarafından iddia edildiğinde tamamen yalanlanarak, zamanla kurbanın kendi akli dengesinde sorun olduğunu, basit, sıradan olayları karıştırdığını ve delirdiğini düşünmesine neden olur. Oldukça sinsice yapıldığından ve tamamen önemsiz günlük olayları saldırı vektörü olarak kullandığından yakalanması zordur, çünkü kimse zaten durup dururken karşısındakinin gaslighting uygulayacağını düşünmez. Eğer net bir şekilde birinin gaslighting yaptığını düşünüyorsak fark etmesi çok zor olmasa da, insanların durup dururken bunu yapacağını düşünmeyeceğimizden dolayı bu tür bir psikolojik oyunun kurbanı olduğumuzu fark edemeyebiliriz. Bu oyuna kurban olanlar zamanla kendi psikolojilerine ve akli dengelerine olan güvenlerini yitirirler ve delirdiklerini düşünürler. Bir anlamda, normalde hiçbir sorunları yokken delirirler, ve bu durum, düşük ihtimalle de olsa, hemen hemen herkesin başına gelebilir.

Sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanlarız bize psikolojik oyunlar oynadığını kabullenmek istemesek de, bu tür insanlar maalesef var. Tabii ki, paranoyak olmanın anlamı yok, böyle insanların sayısı oldukça az, ancak her tür tehlikenin, özellikle çok fazla insanın farkında olmadığı ve insanların hayatlarını mahvedebilecek olanların farkında olmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

Kimsenin bir gaslighter ile karşılaşmaması dileğiyle, sevgiler.