canpoyrazoğlu · com
Imagine Cup 2013
Her şey, Ocak/Şubat gibi yakın bir arkadaşımın gelip Imagine Cup'a katılacak bir grup olduğunu, ilgilenip ilgilenmediğimi sormasıyla başladı. 'Olur' dedim, neden olmasın? Arkadaşımın birkaç arkadaşının geliştirdiği proje, Space Fight X adında basit bir retro shooter oyunuydu. Oyun oldukça basitti ancak potansiyel vardı. İlk zamanlarda çok da birşey yapmadık.

İşin en ilginci, projeyi, hayatımda görmediğim üç kişi ile birlikte götürüyor olmamızdı. Hepimiz üniversitede öğrenciydik, ve hepimizin 'çok önemli' dersleri vardı. Nisan'da Türkiye finalleri vardı, ancak o da online olacaktı. Nisan'a doğru biraz daha fazla çalışmaya başladık. Skype'a girip, yapılacakları ve görev dağılımını belirleyip, dağılıyorduk. Şaka gibiydi. Ama gerçekten bir şeyler yapıyorduk. Ben grafikleri yönetiyordum ve oyunun genel haliyle ilgileniyordum. Eğlenceliydi, daha oyun elimde bile yoktu benim. Nisanın başlarında, Spring Break için İzmir'e geldiğimde biraz daha gergindim. Türkiye finalleri bir kaç gün içindeydi. Acaba hazır mıydık? Yok yok, seçilmemiz zordu. Bir sürü grup vardı ne de olsa Türkiye'den katılmak isteyen. Bazıları iyi bazıları kötüydü, ancak vardı sonuçta. Tahsin adlı grup arkadaşımı hayatımda ilk kez gerçek hayatta gördüm, sunumu bir iki günde son haline getirdik, oyunda gösterebilecek bir şeylerimiz vardı, ve finale girdik. Skype üzerinden, tatil zamanı :) Sunumu yaptık, bitti, evlere dağıldık.

Yanlış hatırlamıyorsam 11 Nisan, güzel bir gündü. Çeşme'de Alaçatı'da havalarda uçuyordum. Yok, kelime anlamıyla, gyrocopter'a binmiştim. Ancak o günü asıl güzel yapan şey yere indikten bir kaç dakika sonra oldu. Telefonuma baktığımda, Imagine Cup Türkiye birincisinin açıklanacağını öğrendim, açıklanacağı yere baktığımda pek birşey göremedim. Bir kaç dakika sonra Tahsin aradı: Birinciydik. Rusya'ya dünya finallerine gidecektik.

Buradan sonra zaman çok hızlı geçti. Ne olduğunu anlamadan Haziran ortası geldi. Zamanın nasıl geçtiğini çözemiyordum. Arada bir Skype yapıyorduk, az birşeyleri birleştirip ortaya oyun çıkarmaya çalışıyorduk. Hepimizin proje dışında işi gücü, dersleri, kendi projeleri vardı. Okul bitti. Çoğumuz mezun olduk, o işlerle de uğraşacakken Haziran sonuna geldik. Sonunda toplanabilecektik.

Haziranın son günlerinde, Doğukan ve Barış ile de sonunda tanıştım. Yaklaşık bir hafta-on gün sonra Rusya'ya gidiyorduk hep beraber, ve daha ilerlememiz gereken uzun bir yol vardı. İşte o dönem çok eğlenceliydi. Üniversitem bitmişti, sabahtan akşama her gün kapanıp kod yazıyor, development yapıyorduk. İçtiğimiz kahvenin, yediğimiz fast-food'un, yazdığımız kodun haddi hesabı yoktu. Dört sağlam bilgisayar mühendisinin yan yana geldiğinde neler yapabileceğini gördük. Güzel iş çıkıyordu. Tek sıkıntı, çok az zamana sahip olmamızdı. Sabahlar, akşamlar, günler, geceyarıları birbirine girerken geldi bile gidiş tarihi. Rusya'ya gidiyorduk. Oyun oynanabilirdi, ancak hala eksikleri vardı. Uçakta bile development yapma planlarımız vardı (spoiler: yapmadık), tabiri yerindeyse iyice 'moda' girmiştik. Sunumumuz ise, birkaç gün içinde tamamen değişti, ve bence gayet güzeldi. Oyunun kendisinden çok daha güzeldi sunum hatta :) Neyse, sıcak bir Temmuz gününün akşamüstüne doğru Rusya'ya ilk adımımızı attık. Üç şey dikkatimi çekti:
1. St. Petersburg'daki havaalanı oldukça dandikti, Adnan Menderes'in 15 yıl önceki halini andırıyordu.
2. İnternet inanılmaz hızlıydı. Facebook news feed Türkiye'de 2-3 saniyede update ederken burda göz kırpana kadar update oluyordu (bir geek olarak dikkatimi direk çekti bu evet). Latency'nin önemini bir kez daha anladım.
3. (herkes bunu bekliyordu sanırım) Kızlar çok güzeldi. Özellikle de havaalanında İLK gördüğüm kız, 5 günlük Rusya maceram boyunca gördüğüm en güzel kızdı diyebilirim. (tabi hepsini o güzellikte sanmam, ilerleyen günlerde bana hayal kırıklığı olarak döndü)

21 puan. Güzel.

Havaalanında görevli ekip bizi aldı, otele götürdü. Yaklaşık 45 dakikalık bir shuttle yolcuğulundan sonra otele vardık. Saat akşama geliyordu, ama dışarıda hava güneşliydi. Yazın ortasıydı ama hava serindi. Soğuk değil, serin. Tam kıvamında. Akşam yemeğini yerken dışardan camdan içeri güneş vurması ilginç geliyordu, neyse. Tam bizim kafadan yüzlerce insan, herkes aynı otelde, aynı şey için gelmiş oraya. En güzel deneyim buydu işte. Ne app yazmak, ne yarışmak, ne bir şey kazanmak. En güzeli kendin gibi insanların arasında olmaktı, ki o zamandan beri arıyorum o ortamı tekrar (spoiler: bulamadım). İlk gün çok geçe kalmadan yattık, sabah sunumumuz vardı, dikkatli olmalıydık.

Siz siz olun bu tshirt'leri yıkamayın...

İlk günümüzün sabahı stresli geçti. Hızlı bir kahvaltı üzerine sunuma girmemiz gerekiyordu. Ve işte kader anı (o ana kadar kader anı sandığımız an diyelim) geldi çattı. Jüriye sunum yapacağımız salona girdik, ve aksilikler başladı. Xbox'da oyunu two-player demo edecektik, ancak controller'lardan bir tanesi çalışmıyordu. Tablette oyunu gösterecektik, ancak hem önceki gün akşam hem de sabah daha 1-2 saat önce defalarca test ettiğimiz WiFi bağlantısı çalışmıyordu. Çalışmayacağı tuttu resmen. Şanssızlıklara rağmen sunumu yaptık. Teknik sıkıntıları saymazsak, oldukça keyifli bir sunumdu.

En yeni ürünümüz olan, Nokia 3310'u sunarken..

Sunum fena değildi, ancak ödül konusunda benim pek umudum yoktu. Ama önümüzde Rusya'da geçireceğimiz güzel bir kaç gün vardı. İlerleyen saatlerde üzerimizden bir yük kalkmıştı, taa ki değerlendirmenin asıl showcase'de, hands-on-demo'da devam edeceğini öğrenene kadar. Bu bizim için bir şanstı, yeni bir heyecandı. Rusya'ya gidenler genelde gezer. Biz ise kapanmış, kod yazıp, projeyi geliştirebildiğimiz kadar geliştiriyorduk. Çok güzeldi, dalga geçmiyorum. Gerçekten çok güzeldi. Keşke her zaman öyle bir ekiple, öyle bir yerde, öyle insanların arasında motive bir halde çalışabilsem.. Oyunumuzu geliştirebildiğimiz kadar geliştirdik. Dışarısı sürekli güneşliydi, saate bakmazsak saatin kaç olduğunu geçtim, günün hangi vakti olduğunu anlamak mümkün değildi. Gece 23:00-00:00 civarı hava kararmaya başlıyor, 02:00-04:00 gibi neredeyse tamamen karanlık oluyor, sonra yine sabahla beraber gündüz oluyordu. Saati öğleden sonra beş-altı sanarken bir bakıyoruz on-onbir olmuş :) Zamanımızı verimli biçimde kullandığımızı düşünüyorum. Showcase'ler bizi bekliyordu önümüzdeki günlerde.

Photosynth ile otel ve çevresini çektim, kumarhane gibi...

Sonraki günlerde, üç adet showcase oldu. İlki Microsoft çalışanları, görevliler, davetliler gibi bir grubaydı. Oldukça iyi geçti. İnsanlar geziyordu, tüm gruplar ürünlerini/oyunlarını tanıtıyorlardı. Güzeldi. Sonra, jürinin bizi asıl test ettiği showcase düzenlendi. Orada jürinin pek beğenisini kazanamadık. Bunun nedenini Türkiye'de yanlış yönlendirilmemize bağlıyorum. Türkiye'deyken gameplay'den ziyade, Microsoft teknolojilerinin olabildiğince yüksek oranda kullanılmasın ilişkin bir yönelim tercih etmemiz bekleniyordu. Biz ise çalışan, basit bir oyun yapıp, bunu nasıl Microsoft teknolojileriyle renklendiririz diye düşündük.. XNA/MonoGame ile C#'ta yazdığımız oyunu Windows Phone, Windows tablet, Windows 8 ve Xbox 360'a uygun hale getirdik. Cihazlar arası senkronizasyonu ise Windows Azure ile cloud üzerinden yaptık. Herşey iyi güzeldi, ancak jüri bununla ilgilenmiyordu. Jüri için cloud önemli değildi. Oyunumuzda online leaderboard'lar vardı ve Facebook entegrasyonu mevcuttu. Jüri maalesef bununla da ilgilenmiyordu. Özellikle bir tanesi 20 yıl öncede takılı kalmıştı; cloud, sosyal entregrasyon gibi hızla gelişen ve geleceğin temel oyun altyapısını oluşturacak teknolojileri tamamen hiçe sayıyordu, onun için 'casual game' diye bir kategori yoktu, oyun 'hardcore game' olmalıydı. Diğer jüriler de, bir-iki tanesi dışında, pek ilgi göstermedi yaptıklarımıza. İlk üçe girmemiz olanaksızdı, ancak çok sağlam geribildirim aldık. Bir oyunun temelinde nasıl olması gerektiğini daha iyi anladık, şu an aynı vizyona sahip olsak, ilk üçe girme ihtimalimiz çok daha yüksek olur, çünkü tam istenenlere göre bir oyun tasarlarız.

Showcase'lerden birinden sonra masamızda bunu buldum. Kim koydu, bilmiyorum..

Jürinin showcase'inin de ardından public, herkese açık bir showcase yapıldı. Bir sürü insan geldi, gezdi. Çok güzel bir mini fuar ortamıydı. İnsanların, yaptığımız oyunu alıp oynaması çok güzeldi. Jüriden sonra ilaç gibi geldi, çünkü beklediğimizin çok daha üzerinde bir ilgi gördük. Sandığımızdan çok daha fazla kişi ilgilendi yaptıklarımızla. İnsanlar gerek tablette, gerek telefonda, gerek Xbox'ta birbirlerine karşı oyunlar oynadılar. Bazen oyuna fazla kaptıranlar bile oldu, onlar yüzünden bir sürü potansiyel müşteri kaçırdık, sevinelim mi üzülelim mi bilemedik :) Genel olarak sıcak, eğlenceli bir ortam oldu.

Bir ara tüm ilgi bizim üzerimizdeydi :)

Gezenler, tozanlar, oradan oraya 'like' bırakanlar (Facebook fiziksel like'lar vermişti gezenlere. Beğendikleri projeleri insanlar kelime anlamıyla 'like'lıyorlardı...) derken yorulduk. Güzel bir deneyimdi, ve bitmişti artık. Geriye biraz gezmek, final töreni, ve parti kalmıştı. Şahsen bunlarla pek ilgilenmiyordum, asıl güzel olan ödül kazanmak, Rusya'yı gezmek değil, kesinlikle o ortamda olmaktı.

Kazandığımız like'lar.. Hepsi bu değil tabii ki..

'Cultural Day' denilen günün olayı, adından da anlaşılacağı gibi, Rus kültürünü ve geleneklerini tanıyıp, 'country side'ı görmekti. Aynen de öyle oldu. Köy gibi çok şirin bir yere gittik. Çok sıcak kanlı insanlar vardı. Şehir hayatı ve koşuşturmadan biraz uzaklaştık. Açıkçası ben tempoyu, heyecanı, yarışmayı seviyordum, ancak biraz sakinliğin kimseye zararı yok tabi :)

Bir kültürel olay olarak ayı.

Gezdik, eğlendik, yüzlerce kişi toplu fotoğrafımızı bile çekildik. Müze falan gezdik, ama normalde sevmem, o bile keyifliydi. Rusya'dan mı, mükemmel bir ortam olmasından mı, yoksa ikisinin bir karışımı mı, bilmiyorum, ancak büyüleyiciydi. Artık son günümüzdü, geri dönmek istemiyordum. Sıkıcı, boş bir yaz beni bekliyordu Türkiye'de (spoiler: öyle olmadı, güzeldi yaz). Saat akşam on gibiydi, yüzüme güneş vuruyordu yürürken. İlginçti. Günler, saatler, etkinlikler birbirine girmişti. En güzeli de buydu: güzel, sıcak bir ortamda, zaman kavramını kaybetmek. Yetiştirilecek sorumluluklar yok (kendi seçtiklerimiz/sevdiklerimiz dışında), hesap vereceğimiz insanlar yok, ortalama IQ'nun rahat 110 falan olduğu bir yerdeyiz (hele Türkiye'den sonra, ilaç gibi), ve saate bakmıyoruz.

Imagine Cup 2013. Herkes burda. En önde bayrağı biz tutuyoruz.

Dönüş yolunda St. Petersburg'un ne kadar yaşanılası bir yer olduğunu gördüm. Akşam onbir, onbir buçuk gibiydi, güneş batarken sokakta insanlar kaykaylarla, longboard'larda, patenlerle gezip, müzik dinleyip, eğleniyorlardı. Türkiye'ye bir daha asla dönmesem bile olurdu. Tam bana göreydi burası!

Tüm aktiviteler, geziler, yarışmalar bitmişti, ve artık ödül töreni ve kapanış zamanıydı. İçimde hep bir heyecan, hem bir hüzün vardı. Bir şeylerin 'bitişi' ve 'geri gelmeyecek olması' beni hep etkilemiştir. Çok ufak, önemsiz şeylerde bile, eğer o şeyin 'son'uysa duygulanırım. Bu ise, hayatımın en güzel birkaç-gün'lerinden biriydi. Sona geliyorduk. Ödül töreninin yapılacağı binaya gittik (bayağı ciddi ve önemli bir yermiş orası), yerleştik, ve kısa bir süre içinde ödül töreni başladı.

Final töreninin yapıldığı bina

Ödül töreni özenle ve ciddiyetle hazırlanmış eğlenceli bir sunumdu. Matt Smith hepimizi eğlendirmeyi başardı :) Yavaş yavaş tüm ödüller açıklandı, İnternet'e live stream bile kondu (ancak izlemeye çalışan herkes sanırım sorun yaşadı). Ne kazandık? Hiçbir ödül kazanmadık! Zaten tersini beklemiyordum. Kazananlar ödüllerini hak ediyordu, bizim yaptığımız, onlarınınkinin yanında sönüktü. Önceki yıllardaki gibi, kazanan kazanmayan herkese telefon/tablet falan da yoktu. Ona biraz üzüldük, bari dandik de olsa ekstra bir telefon verselerdi :) Neyse, artık partiye gitme zamanımız gelmişti. Ancak yine de Imagine Cup finallerinde, en önden ikinci sırada otururken aldığım bir mail yüzümü güldürmeye yetti:

Imagine Cup'ı izleyin mail'ı :)

Parti çok eğlenceliydi. Bira sponsorluğunda, içimdeki hüznü atıp, aşırı sosyal, Türkiye'de olamadığım gerçek Can olabildim uzun süreden sonra tekrar. Deniz kenarında, güzel, oranın önemli club'larından birindeydi parti (evet adını unuttum). Yemekler oldukça güzeldi ve 'çirkin bir şekilde' eğleniyordum.

Uçsuz bucaksız bir sofra vardı Çirkin ben

Parti çok hızlı geçti. Daha hava doğru düzgün kararmamıştı (gece yarım falandı) ki otele dönmemiz gerekiyordu. Şehir bir sürü dereden ve ufak köprücüklerden oluşuyor. Belli bir saatten sonra köprüler kapanıyormuş (yani, aslında açılıyormuş, fiziksel olarak ikiye açılıyorlar, evet açılıyor demek istiyorum ben!). Neyse ki erken başlamıştı parti, ancak çok hızlı geçmişti. Ne olduğunu anlamadan bitti. Adını bile öğrenemediğim, ama çok eğlendiğim, ve hayatımda son kez gördüğüm bir sürü insana hoşçakal dedikten sonra (hayır, literal anlamda değil) otele vardık. Doğukan'la bayağı güzel muhabbet ettiğimizi hatırlıyorum otobüsün en arkasında. Bir de, 3 'free drink' ticket'ıyla girip, bir sürü bira için, 4 tane ile çıkmıştım. Gerisini hatırlamıyorum.

Parti

Sonraki sabah bavulları hazırlayıp checkout ettikten sonra, her otelden çıkış yapmış ve havaalanına gitmeyi bekleyen gencin yapacağını yaptık: mayolarımızı giyip aquapark'a girdik! Otelin kaydıraklarında (bir otele göre bayağı iyiydi aquapark, hatta dört gün boyunca gitmediğimize bayağı pişman olduk) bir saat kaydık. Hazırlandık, ve artık gitme zamanıydı. Imagine Cup ve Rusya macerası, bitmişti. Oradaki en iyi anlaştığımız arkadaşlarımızla vedalaştık, bağlantıyı koparmamak için iletişim bilgilerimizi aldık (özellikle en çok, Avusturya'lı grubu özleyeceğim, çok kafa ve eğlenceli insanlar, ve Imagine Cup birincilik ödüllerini de kesinlikle sonuna kadar hak ettiler), herkese hoşçakal dedikten sonra da atladık, döndük. Evet, dönüş yolunda herhangi bir ilgi çekecek olay olmadı. İstanbul'da biraz zaman geçirecektim. Hayatımın en boş ve en sıkıcı iki haftası beni bekliyordu (Temmuz'da şehirde olmak pek akıllıca değilmiş). Imagine Cup, her şeyiyle, iyisiyle, kötüsüyle, bazen gıcık olan jürisiyle bile çok güzeldi!

Türklüğümüzü her yerde gösterdik :)

Buradan sonra biraz kritik değerlendirme yapacağım. Neden kazanamadık, neyi yanlış yaptık, ne yapsak kazanırdık... Bu tek bir nedenle açıklanabilecek birşey değil. Öncelikle öğrencilik temposunda, böyle bir girişimde bulunup kazanmak gerçekten zor. Hem Türkiye içinde, hem dünya finallerinde. Türkiye'de çoğu kişi benzer şartlarda, ancak burada ancak 'kötünün iyisi' olabiliyoruz. Doğru düzgün destek yok, çok fazla vizyona sahip insan yok, endüstride başarılı ve 'işi bilen' insan yok. Böylece pek yol göstericimiz zaten olamıyor. Odaklanılacak şeyleri yanlış seçmemiz en büyük hatamızdı, ve bu konuda bizi düzelten kimse olmadı. Biz teknolojiyi, özellikle en son, bir anlamda cutting-edge Microsoft teknolojilerini kullandık. Teknolojiyi doğru kullanma açısından örnek gösterilebilecek bir projeye sahiptik: multi-platform (PC, Xbox, tablet, telefon), seamless transition, cloud (hem de Windows Azure, boru değil). Ancak jüri, gerçekten buna bakmıyordu. Eğer Microsoft çalışanı kafasında olsalardı, açık ara Imagine Cup dünya birincisiydik (abartmıyorum, ciddiyim), ancak bakmıyorlardı işte! (Microsoft çalışanları gezerken bayağı beğendi projemizi) Türkiye'deyken, teknik arkaplandan çok gameplay'e önem vermemiz üzerinde durulmalıydı. Çok şey öğrendik, ancak en önemli şey şuydu: oyun, eğlenceli olmalı. İşin özü bu. Bu olmadıktan sonra, tüm business plan'ler, marketing, cloud-enabled multiplatform teknolojileri, ve sunum. Hiçbir önemi yok. Önce oyun eğlenceli olacak. Sıkıcı bir oyun mu yaptık peki? Kesinlikle hayır! Ancak ilk üçe girecek gameplay ve grafiklere sahip miydik, ı ıh. Hepsi bu aslında. İşin temeli core gameplay. Basit, eğlenceli, progressive oyun. Yani bir şema çizilecekse, en ortada 'fun factor' olmalı. Fun factor nasıl mı hesaplanıyor? Tam olarak bu soruyu Q&A session'lardan birinde sordum. Aldığım cevap basitti: controller'ı eline alıyorsun ve oynamaya başlıyorsun. Eğlenceli ise eğlenceli. Matematiksel hesabı olan birşey değil bu. Önemli olan insanların gülmesi, oynarken eğlenmesi. Hepsi bu aslında.

Herkes halinden memnun Barış, tablette oyunu ziyaretçilere sunuyor Jürilerimizden Laura Parker, oyunumuzu test ederken

İnsanların eğleneceği bir oyun yaptığımızı düşünüyorum. Yarışmayı kazanamasak da, önemli isimlerden aldığımız feedback, para ödülünden kesinlikle daha önemli. Bir kere bir oyun kolay başlayıp, gittikçe zorlaşmalı. Bizde hafif bir zorluk ayarlama mekanizması olduğu doğru, ancak ne çok kolay başlıyordu, ne de yeterince zorlaşıyordu. Dengeyi tam yakalayamamışız. Bunun nedeni de, açıkladığım gibi, daha çok teknoloji üzerinde durmamızdı. Daha uzun süre konsantre çalışıp, engaging bir gameplay yaratmalıydık. Dersimizi aldık :)

Kevin Dent ve biz

Artık ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Çünkü gameplay'in üzerine gelip, genel kullanıcı deneyimi ile bütünleşik olması gereken altyapıyı çok iyi hazırlıyoruz: Facebook/Twitter entegrasyonu, cloud'da tüm ayarların ve oyun state'inin tutulması, leaderboard'lar, cihazlar arası seamless transition... ki çoğu ödül alan takımda bunların hiçbiri yoktu bile! Sağlam bir oyunun üzerine tüm bu, günümüzde artık 'olmazsa olmaz' denebilecek özellikleri eklersek, tadından yenmez yaptıklarımız. Imagine Cup, hayatımdaki, ilerlemek istediğim kariyerimle ilgili en güzel deneyimdi diyebilirim. St. Petersburg gibi büyüleyici güzellikteki bir şehirdeki bu güzel dört günü hayat boyu unutmayacağım. Ve hep özleyeceğim. Belki bir gün, tekrar kendim gibi yaratıcı ve oyun (ya da faydalı/eğlenceli proje) üretmeyi seven, kendim gibi yüzlerce insanın içinde tekrar günlerimi geçiririm. Hatta öyle bir hayat güzel olurdu. Nasıl olacak, bilmiyorum işte. 8-11 Temmuz 2013 tarihlerini, oradaki arkadaşlıkları, uykusuz kalıp, oradan oraya koşuşturmayı çok özleyeceğim!

Akşam on falan.. Hatıra olarak taşıdığım bu coin, hala yanımda. Rusya'da Imagine Cup ekibi

Daha birçok fotoğrafımız: https://www.facebook.com/can16358p/media_set?set=a.10152970838810142.1073741832.735475141&type=3


Imagine Cup Flickr albümleri: http://www.flickr.com/photos/imaginecup/sets/

Imagine Cup MSPSMT Flickr albümleri: http://www.flickr.com/photos/mspsmt/sets/

Imagine Cup: http://www.imaginecup.com/
 


••• 
10/8/2013

Kaçış planı
Hayatta bazen öyle bir an gelir ki, tek silahın yazabildiklerindir hani. Herkes bir koşuşturmanın içindedir, herkes kendi işine, kendi hedeflerine bakar. Sen ise yalnızsındır. Hayatındaki her şey sana yalnızlığı hatırlatır, bir kaybedişin, düşüşün simgesi olur günlük hayatın. Ondan kaçmak istersin işte. Hem de arkana, geride bıraktıklarına bile bakmadan. Değişiklik neredeyse oraya gidersin. Monotonluk, senin katilindir. Koşuyorsundur, nereye kadar koşacağını bile bilmeden hem de. Herkes dışarıdayken uyumak istersin, sadece zamanın geçip gitmesini, her şeyin sonuna hızlı sarmasını istersin.

Koşuyorum be sevgili blog. Adeta bir yarıştayım, kimle yarıştığımı bile bilmiyorum. Sadece öylece koşuyorum. Gidebileceğim kadar uzağa, huzur bulabileceğim, evim diyeceğim bir yere doğru. Adını bile bilmiyorum, neresi olduğunu bile bilmiyorum. Ne istediğimi biliyorum. Ama ona nasıl ulaşacağım, en ufak bir fikrim yok. Sadece bir şey bana geliyor. Her akşam kulağıma fısıldıyor kimse yokken. 'Kaç' diyor. 'Kaç buradan'. 'Bu hayatı hak etmiyorsun. Çok daha fazlasısın sen. Burada, yıllardır demir parmaklıkların arasında çürüyorsun. Hayat geçip gidiyor, sen ise burada duruyorsun. Söyle bana, en son ne zaman mutlu oldun gerçekten? En son ne zaman hayatta herkesten çok hak ettiğin bu duyguyu yaşadın?' Düşündüm. Çok düşündüm. Yıllar önceydi. Aylar falan değil. Belki de bir şeyleri değiştirme zamanı geldi benim için. Değişimin kendisini bile derinden değiştirebilmek istiyorum. Çünkü değişim bile monoton geliyor artık. Belki de şu anda kalkıp koşmam gerekiyor. Bu gece. Karanlığın kalbine. Yanıma hiç bir şey almadan. Bir kez bile, arkama bile bakmadan...
 


••• 
4/13/2013

O şey.
Güzel bir ilkbahar akşamı. Sıcacık evimde, en sevdiğim şehirde, yani İzmir'de, beni kimsenin rahatsız edemediği odamdan, Nescafe Xpress'imi yudumlayıp MacBook Pro'mdan işlerimi hallediyorum. Fiziksel açıdan gayet sağlıklıyım, ailemleyim. İnsanlar kariyer sahibi olmak için şirket şirket gezerken, ben iş içinden iç seçip, gerisini kibarca reddetmek zorunda kalıyorum. Sosyal de oldum bir şekilde. Hangi arkadaşımla ne zaman buluşup ne kadar zaman ayıracağımı ayarlayamazsam yetişemiyorum. Bir de bir kaç arkadaşımla girdiğim projede Türkiye birincisi olmuşuz, Rusya'ya gidip Türkiye'yi temsil edecekmişiz, onu öğrendim. Onun dışında, hayatımın başka alanlarında da, istemediğim kadar seçeneğe sahibim. Ne güzel bir hayat değil mi, herkesin kıskanması lazım...

Evet, her şeyi imrendirecek tonda yazmamdan belliydi ortada bir sorun olduğu zaten. Bir insan, nasıl olur da, insanların sahip olmak istediği bir sürü şeye sahip olup, yine de içindeki boşluğu kapatamaz? Her şey etrafında dönerken, nasıl olur da hiç birini istemezsin? Şu sıralar galiba bunu anlıyorum. İnsanlar sürekli para, düzen, sağlık, iş, veya başka 'yolunda gitmeyen' bir şey için uğraşıyorlar. Gerçekten her şeyi yoluna sokuyorsun. İnsan aslında en derinlerde neyin eksik olduğunu o zaman anlıyor. Yalnızsın. Arkadaşlarınla içerken, insanlarla birlikte iş yaparken, herkes seni izlerken bile yalnızsın aslında. Yetmiyor, hep bir şey eksik. Her şeyin mükemmel olmasına çok az var, gözünün önünde belki de, ama o tek parça olmadan, olmuyor işte. Peki o parça, adını bile koyamadığın o parça ne? Kimse tam adını koyamıyor, ne olduğunu göremiyor bile. Sadece varlığını biliyorsun, etkilerini görebiliyorsun, orada olduğuna inanıyorsun. O, orada. O, tanrının yalnızlığına iyi gelebilecek tek şey. O şey, hiç bir şey kesmediğinde seni sakinleştirebilen tek şey. Mutluluk. Sadece birazcık huzur. Fırtınanın gözünde, birazcık nefes almayı sağlayan, gerçek şey. Bazen insan sadece tekrar gerçek olmak istiyor. Hiç bir şeyi düşünmeden, gökyüzüne, yıldızlara bakmak istiyor. Belki de bu yüzden yaz akşamlarını seviyorum. Ama ben kışın en soğuk, kapalı gününde de, yüzümü bir şeylerin güldürmesini özledim. Keşke 'o şey'e şu anda ulaşmanın yolunu biliyor olsaydım. İşte o zaman tüm parçalar yerine otururdu bugün. Ben ise dünyanın en tatminsiz insanı yerine, dünyanın en mutlu ve huzurlu insanı olurdum. Fırtınanın gözü, her şeyin kalp atışı olmaktan çok yoruldum ben. Bir şeyler değişmeli artık... Bir şeyler, değişmeli.
 


••• 
4/12/2013

Photography
i love photography, and my works are usually well-received. you can see my works in this section.
Blog
daily events, random thoughts, and things that need to be told. no specific topics here.
Technology
my opinions. exciting news. all tech, all future.
 
LT v1.0, build 852 Login About