Ve yaşayalım

Eğer ihtiyacımız olanın eninde sonunda gerçekleşeceğini bilseydik, şu an ne kadar daha rahat olurduk…

Klavye. Özlemişim parmaklarımla sana her dokunduğumda sana içimi dökmeyi. Uzun zaman olmuştu. Uyuyordum… ve bir rüya gördüm. Uyanış gibiydi daha çok, ama uyku daha iyiydi sanki. Tüm yalanları ve insanların basitliğini görmek koymuyor değildi. Özellikle de nefret kusacak bir aşağılamadan çok, İnsan’ı yalnızca olduğu gibi, zayıf yanlarıyla görmek.

Her gece belki bir daha uyanmam umuduyla uyuyordu kahramanımız. Onu bir tek en çok canı yananlar anlayabilirdi.

“Gençliğini yaşayamamış, benim gibi, beni anlayan biri. Birlikte yaşayamadığımız gençliğimizi yaşamalıyız. Mutlu değil, mutsuz birini istiyorum. Birlikte geçmişi ve kötü günleri geride bırakıp, mutlu günlere birlikte adım atacağımız.” dedi. Bazen herkes tersini söylese de içindeki en derindeki sesi dinlersin hani. Tüm dünya yapma dese de yaparsın… Bir şey, her ne kadar değilmiş gibi gözükse de doğrunun o olduğunu fısıldar sana.

Sonra rüya biter, ışıklar yanar, izleyiciler bir daha belki de asla oturmayacakları sinema koltuklarından evlerine dağılırlar.

İşte tam da o deneyimin noktalarını birleştirebildiğin anda bir yanım kapanıp herkesten uzak yüzsek doz izolasyon ile korkunun içinden geçmek istiyor. Diğer yanım da rastgele gördüğüm her insanla, yanına gidip sen kimsin diyerek tanışmak istiyor, tıpkı eski İstanbul günlerindeki gibi. Ama kaçtım oradan. Evime dönmem gerekiyordu, İstanbul’un evim olmadığından emindim. İzmir’in evim olduğundan emin değilim. Hani her şey aynıdır ama eşyaların yeri farklıdır ya. Zamanla tüm eşyalar, yerler, insanlar değişir, ve seni evde hissettirenlerin hepsi gitmiştir ya. En güzel anılarına ait olanlar arka odalarda unutulup, yıllarca dokunulmadan toz tabakasının içinde boğulmuştur ya.

Güzel anılarının olduğu mekanın tabelası parçalanmış, içindeki soğuk beyaz floresanı sana donuk bir bakış atar ya. Sonra bir anı gelir aklına. Orada o gün oradan geçmeseydim hayatım nasıl değişik olurdu diye düşüncelere dalarsın. Sonsuz olay kombinasyonlarının, zaman simülasyonunda eski bir video kaseti hızlıca ileri sarar gibi yaşanabilecek olaylar zincirini kurgularsın. Bize hayat veren ve sonra da her şeyi yok eden, evrendeki entropiye, içinde nefret kusarsın belki de. 

Yanarsın. Hatırladıkça, yanarsın. Sonra küllere dönüşürsün. Ve yeniden doğarsın. Geçmişin yükü dışında hafiflemişsindir aslında. Anda kaldıkça yükü hafifletmeyi öğrenirsin, kendini yeniden bulursun.

Tekrarlarsın, ne kadar tekrarladığını hatırlamazsın. Hani o rüyalar vardır ya bir kez daha görebilmek için uykun yokken uyumaya çalıştığın. Bazı hayaller vardır ya gerçek olması için hiç uyanmamaya hazır olduğun. İşte tam da o hayalleri hayata geçirmenin imkansızlığına şah mat çekerken. Tam da onu yendiğinde fotoğrafını çekenlere en içten gülümserken. Tam da yıldızlara bakarken tam baktığın yerde bir yıldız kaydığında. Tam da en çaresiz anda bir işaret ararken her şeyin yolunda olduğunu hissettiren küçük ama sıcak bir dokunuş hayatını avuçlarına aldığında.

Korkularından, kafanda kurduğun bütün o paranoyak terör senaryolarından, en derin korkularının içinden geçip hepsinin yalnızca yaratıcı düşünmenin laneti olduğunu gördüğünde huzurla uykuya dalarken.

Evrendeki tüm atomlar, atomik seviyedeki temel kuvvetlere uygun biçimde sıra olup bir sonraki güne hazırlanmaya başlarlar. Biz uyurken onlar uyanıktır, çalışırlar bir yandan. Kaosu düzene, imkansız dediklerimizi tekrar tekrar gerçeğe dönüştürürler.

Sonra uyanırız ve rüya sanırız, tek gerçekliğin o anki bilinç düzeyimizle deneyimleyebildiğimiz olan beynimizdeki tüm uyarı zincirinin algılayabildiğimiz süperpozisyonu olduğuna inanırız. Tıpkı saniyeler önce gördüğümüz rüyanın, içindeyken gerçek olduğuna inandığımız gibi.

Tıpkı bu dünyanın gerçek olduğuna inandığımız gibi.

Gerçekliğin tüm boyutlara temasını sorguladığın bu anda, PANTONE Hastane Beyazı rengi duvarlarında elektrokardiyogramın her saniye o mekanik sesinin yansımasıyla uzun süre sonra gözlerini yeniden açan bir kahraman, insanlar ne der düşüncesinden kendini arıtıp içinden geldiği gibi kendi olan bir korkusuz gibi.

Tekrar merhaba blog. Uzun süreden sonra tekrar merhaba. Özlemişim seninle konuşmayı. Özlemişim herkesten kaçıp evimde bir cumartesi akşamı senin yarım kalmış sayfalarını tamamlamayı.

Daha özlediğim çok şey var. Yaşanacak, yansıtılacak, yaşatacak ve paylaşılacak çok şey var. Bir daha asla bu kadar uzak kalmayalım. Bağırmak istediğimizde susturulmayalım. Sevmek istediğimizde korkmayalım.

Yazmaktan,

Dağıtmaktan,

Toparlanmaktan,

Düzenden,

Kaostan,

Hissetmekten,

Hissettirebilmekten,

Var olmaktan,

Çizmekten,

Bozmaktan

Yeri geldiğinde de yanıp küllerimizden yeniden doğmaktan,

Kendimizden kaçmayalım artık.

Tekrar biz olalım. Gerekiyorsa girip temizlik yapalım, gereksiz herkesi ve her şeyi atalım, özlediğimiz albümlerin tozlarını silelim, her fotoğrafa baktıkça unuttuğumuz kimliğimizi hatırlayalım.

Ve yaşayalım.

Kendime Not

Bazı şeyleri açıklayamıyorum, tıpkı şu an bunu yazıyor olmam gibi. Sabah uyandım ve aç notlarını dedim kendime. Oraya eklemek istediğim bir şeyler var. Geçmişteki ya da gelecekteki, yani hep var olan ben’in, ya da biz’in, her şeyin çok güzel olduğu bir paralel evrenden fısıldaması gibi. Fısıldamakla kalmayıp, doğru frekansa alıcılarımızı çevirdikçe şiddetlenen bağırmaya ve isyana dönüşen bir çağırış. Hani tüm duygular dolar, ilaçlar etki etmez, tutamazsın içinde ve bir noktada kırılır. Ağlamak isteyip ağlayamadığın her his yeniden uyanır. Ağlamayı, hissetmeyi, bağlılığı özlediğini hissedersin. Gerçek’in ne olduğunu hatırlarsın. 

İşte tam o an’lar, o değişim noktaları. Uykumda her neredeysem, yanlış paralel evrende uyandığımda kedimin bile yüzümü tırmalayıp, bana üst boyuta geçerek ait olduğum güzel dünyaya geçmemi hatırlattığı noktalar. Radyonun tuner’ını yavaş yavaş çevirip doğru frekansı bulmaya çalıştıklarımız, doğru frekans’ın bize kendini buldurttuğu, o random noise’un tanıdık ve özlediğimiz bir sese dönüştüğü yerler. Kendimizin de unuttuğu, en karanlıktan en aydınlığa açılan kapılar; bize en karanlığı hatırlatıp, yalnızca bir illüzyon olduğunu gösterip aydınlığı yeniden yaşamamızı sağlayan dostlar.

İşte ne zaman yeniden düşsek, nedensiz yere kötü bir şey olacakmış hissiyle uyansak, birinin kafamıza vurması gerekiyor. Kim olduğumuzu, gözümüze bir ayna sokup hatırlatması gerekiyor. Bazen birinin bizi evimize götürmesi gerekiyor. Her şeyin güzel olabildiğini bir kez daha göstermesi… en kötü anların aslında en büyük ipuçları olduğunu, en büyük düşmanların öğretmenler olduğunu hatırlatması gerekiyor.

Bazen kendimize bunları hatırlatmamız gerekiyor. Açıp kendimize notları, bizi biz yapanları okuyup doğru dünya’da var olmayı hatırlamamız gerekiyor. İşte bugün kalktım ve bunu yazmam gerektiğini hissettim, nedenini şu an bilmiyorum ama bir noktada tüm parçalar tamamlandığında biliyor olacağımı biliyorum. Ama o son eksik parçaların yerine oturacağı ana kadar şunu unutmamak lazım:

En güzel paralel evren bizimki olsun!

Antimilitaristin Askerlik Günlüğü

Bedelli askerliğe gittiğimde yirmi gün boyunca, olayları ve iç dünyamı yansıtan ufak bir günlük tuttum. Sonra o ufak günlük büyüdü…

  1. Kabus
  2. Başlangıç
  3. Özlem
  4. Yorgunluk
  5. Müzik
  6. Flashback
  7. Ego Ölümü
  8. Fabrika Ayarlarına Geri Dön
  9. Soğuk
  10. Elli Elli
  11. Yirmi Yirmi
  12. Herkese Kullanmayı Yasakladığım Sözcük
  13. Atış Serbest
  14. Zamanın Geçmediği Paralel Evren
  15. Nostalji
  16. Ortak Düşman
  17. Sonsuz İhtimaller Denizi
  18. Künye
  19. Son Düzlük
  20. Bul O’nu

Kabus

$19 · 22 Aralık 2019

İlk girerken çok heyecanlıydım. Panik atak geliyor gibi oldu. İlk kez bu kadar çok antidepresan ve kırmızı reçeteli ilaç ve alkole rağmen kafayı yiyordum. Bir kabusun içinde buldum kendimi. Ancak kısa süre içinde bu geçti. Sonuçta herkes benim gibi, 15.000 lirayı verip bir an önce kurtulmak isteyen insanlar. Bu yüzden empati yapmak kolay. Tek bir şey istiyorum, ama onu buraya yazmayacağım. Koğuşlar rezalet, ancak girdiğim anda bir yavru kedi bana bakıyordu. Doğru yere geldiğimi anladım. Bu zorlu bir test olacak ama bittiğinde mükemmel bir şey olacak.

Başlangıç

$18 · 23 Aralık 2019

Bir tık daha alışmaya başladım, ama kalan üç haftaya yakın süre olması canımı sıkmıyor değil. Dış dünyayı, gerçek hayatı unutmak istiyorum şu iş bitene kadar. Hayatımdaki her şeyin ve herkesin değerini anlıyorum. Buradan çıktığımda her şey mükemmel olacak. Tüm hobilerime, tüm sevdiğim insanlara daha çok zaman ayıracağım. Bir sürü insanla tanıştım, hatta en sevilenlerden biri oldum diyebilirim. Boş zamanlarımda Power of Now‘ı okuyorum. Yarın sabah tuvalet temizliğim var, bu hiç hoş değil, ama sırayla herkes yapacak. Kahramanımız bunu düşünüyor, biraz muhabbet edip kitap okuyup uykuya dalacak.

Özlem

$17 · 24 Aralık 2019

Sabah tuvalet temizliği yaptım ve nöbet tuttum. Muhtemelen sıra bir daha bana gelmez (gelse de son günler olduğundan çok umurumda olmaz). Kıyafetler dağıtıldı. Zaman geçmiyor, üç gün bile geçmedi ama haftalar geçmiş gibi geliyor. Hem de bir sürü arkadaş yapmama rağmen. Bu bir kabus ama yalnız değilim. Bu multiplayer bir kabus. Birazcık olsun daha güzel. Zor değil, sadece aşırı sıkıcı ve mantıksız. Benim gibi bir verimlilik insanı için sabır testi. Ama bu da bitecek. Alaçatı’yı, kedilerimi, deniz kenarında ayaklarımın altında kumu hissetmeyi özledim. Dönünce herkesi toplayıp, ya da belki de tek başıma, Alaçatı’ya gitmek istiyorum. Bir de şu iştima kelimesini sürekli karıştırıp ihtişam diyorum.

Yorgunluk

$16 · 25 Aralık 2019

Bütün gün sıfıra yakın soğukta dışarıda ayakta durduk ve antrenman yaptık. Kendimi 2010 üniversitelerarası snowboard yarış antrenmanları akşamlarındaki gibi hissediyorum. Ya da Kartalkaya’da offpist ve Jagermeister ile dolu bir günün ardından Dorukkaya’nın beş çayı gibi. Kar bütün enerjini alır ve geride içeri girdiğinde bir sıcaklık bırakır ya hani, öyle işte. Ama kar yok, snowboard yok, alkol yok. Son kahvemi Cumartesi Kelvin’de içtim, o andan beri sıfır kafein. Son şarabımı Midpoint’te Cumartesi Buğra ve Elif ile içtim. O andan beri sıfır alkol. En son Pazar ailemi gördüm. Burada tanıştığım arkadaşlarımı saymazsak sıfır insan. Pazardan beri yalnızca üç gündür tanıdığım insanlarlayım. Tuhaf bir his. Ben ise bağırmak istiyorum. Gitar çalıp, Logic’te dandik de olsa müzik yapmak istiyorum. Resim yapmak, kod yazmak, biramı içmek, kedimi sevmek istiyorum. Ama şimdi iştimaya kadar dinleneceğim.

Müzik

$15 · 26 Aralık 2019

Tüm arkadaşlarım dışarıda bir yerlerde, yılbaşı planları yapıyorlar. Paralel bir evrende gibiyim. Her şey farklı. Uyumak, uyanmak, yemek yemek, “eğlenmek”, antrenman arkadaşlık. Tamam, arkadaşlık aynı olabilir, burada cidden güzel arkadaşlıklar kurmaya başladım. Ama yine de günlük hayatımdaki en sıkıcı eylemi bile özledim. Ve müzik… Müzik dinlemeyi özledim. November Rain‘den This I Love‘a GnR mı desem, Dark Tranquillity’den Daft Punk’a, Blonde Redhead’e, Offradio açıp yeni müzikler keşfederken evimin salonunda loş ışıkta reddit’e boş boş bakmayı özledim. Bir komutan askerliğin %80’i beklemek demişti, haklıymış. Sürekli boş boş bekliyoruz. Oysa ki ben hazır gelmişken olabildiğince şey kapmak istiyordum. Bostanlı ve Alaçatı’nın (merkezin değil, koylarının) enerjisinin eksikliğini hissediyorum. Sabahları esneyip meditasyon yapmayı özledim (burada yapılmıyor). Rahat duş bile lüks. Bu kabus bittiğinde hayatımın tek eksik parçasını tamamlayıp yeni bir hayata başlamak istiyorum. Hadi şimdilik bu kadar. Namaste.

Flashback

$14 · 27 Aralık 2019

“Naptın kardeşim merdivenin anasını s..tin.” Sanırım günün cümlesi bu oldu. Tugay komutanı gelecek diye komutanlar bize tüm binayı temizletiyorlardı ki o sırada bir sivil tuvalet kullanmak için binaya girme gafletinde bulundu ve az bir bedelli erden (ben değil) az önceki cümleyle azar işitti. Sonra bir şekilde konu Bitcoin/crypto’ya geldi. Zamanında yazdığım trading bot’larını, arbitraj ve komisyon hesaplayan tool’ları, günde $5000 kazandığım ya da 100.000TL kaybettiğim günleri hatırladım. Paranın uçuculuğunu hatırladım. 🕘 (🕘 emojisini *saatler sonra* anlamında kullanacağım) Gerçekten boş boş duruyoruz burada. Muhabbet iyi ama burada olmamız çok saçma. An’da kalmaya çalışıyorum ama çok zor. 🕘 1 saat tugay komutanı bekledik boş boş, sonra da saçma bir geçit töreni yaptık bando eşliğinde. Çok yalan, çok lame, çok göstermelik yüzeysel şeyler. Tugay komutanı beklerken iştimada tam önümde Rick and Morty bölümleri tartışacak arkadaş bulduğum için şanslıyım. Akşam duş saatinde saat tam bizim bölüğe geldiğinde elektrik kesildi ve saati değiştirmek yerine karanlıkta girin dediler. Jeneratör var, başında nöbetçi bile duruyor, ama açmadılar/açamadılar. Askeriyenin elektriksiz kalması… yorumsuz.

Ego Ölümü

$13 · 28 Aralık 2019

Sabah erkenden uyandım. Cumartesi olduğu için biraz rahat bugün. İştimada yavru kediyi sevip durdum, kalbimin tam üzerine koydum mırıltı manyağı oldu. Odaya yatmaya geldim. Yüksek sesle konuşan biri vardı, benim gibi uyumaya çalışan başka biri uyardı, adam konuşmaya devam edip “onlar da uyumasın bu kadar” gibi bir laf etti yanındakine. Girişecektim de askerliğim uzasın istemiyorum. Neyse sustu sonra. Gözlerimi kapadım ve Ilıca plajında kite yaptığımı canlandırdım kafamda. Ayağımın board’a girdiğini, bar’ı tuttuğumu, su damlalarının rüzgarda vücuduma çarpışını, kite’ın 12’den 9’a inerken beni çekişini ve adrenalini hissettim resmen. Sonra da kafamda Rick‘i canlandırdım, elinde portal gun tutuyordu. Çok detaylı bir biçimde görebiliyordum. Visual cortex‘im fazla çalışıyor sanırım, bu iyi bir şey. 🕘 Belki de insanlara daha sıcak ve yakın olmalıyım. Bazen içimi çoğu insana karşı nefretle dolu buluyorum. Bu duyguyu inceleyip kendimle özdeşleştirmektense, benimle aynı şeyden yapılmış, aslında diğer tüm canlılar gibi, bir parçam olan varlıklara daha sıcakkanlı ve bağlı olmalıyım. Burası çok sıkıcı ve boş bir yer ama insanlarla muhabbet edip bir şeyler paylaştıkça zaman geçiyor. Neredeyse bir hafta geçti bile. Son bir şey… kafamın içindeki ses bana tek bir şey diyor: “Bul o’nu…”

Fabrika Ayarlarına Geri Dön

$12 · 29 Aralık 2019

Biri bana bir gün sabah 6:15’te dışarısı -5 derece iken kafanda Opeth dinleyerek Gelibolu’da koğuştan çıkıp duş alacaksın dese inanmazdım. İzmir ya da Alaçatı’da olsam ne yapardım bir pazar gününde? Bilgisayar, kahve, yüzme ya da yürüyüş, bir şeyler çizme, yazma, fotoğraf, değişik elektronik projeler, arkadaşlarımla koylarda ya da evde takılmaca, drone, videografi… Burada da kitap okuyup, iştimaya katılıp, yürüyüş yapıp, iştimaya katılıp, İzmir’de neredeyse komşum çıkan yazılımcı ve kedisi olsan arkadaşım Yusuf’la derin uzay ve inanç sistemleri üzerine felsefik muhabbetler yapıp, bol bol soğuk ama tertemiz havada yürüyüp yavru kedi sevip tekrar iştimaya giriyoruz. Aslında çok da kötü değil, bunu günlük hayatımdan ayıran, bir an önce Bostanlı’ya dönmeyi iple çektiren şey ne? Bunu düşünüyorum. 🕘 Arkadaşlarla saatlerce muhabbet ettik, kendimi biraz daha iyi hissediyorum. Ama Hayat’ı özlüyorum ve ne istediğimi çok net görüyorum. Uykuya dalmadan önce kafamın içinde, en derinlerden gelen ses, apostrof ile anlamını kesinleştiren o kelimeleri yine söylüyor: “Bul O’nu…”

Soğuk

$11 · 30 Aralık 2019

Dün, uçak kazasında aniden kaybettiğimiz, tüm Alaçatı’yı yasa boğan abimiz ve dostumuz Hakan Çetinkaya’nın aramızdan ayrılışının 2. aydönümüydü. Dün akşam er gazinosundayken (evet, adı gerçekten öyleymiş) ona çok benzeyen birini gördüm ve öylece durdum. Aklıma eski anılar geldi. Metal konserine gitmeyi özledim. Dream Theater’ı Maçka’da izlemek, İstanbul’u terk etmeden önce Steven Wilson’ın canlı Ancestral‘ı, Lazarus‘u, Happy Returns‘ü… Dark Tranquillity’den sayısız Anathema ve Apocalyptica konserine, Lacuna Coil’den Katatonia ve Epica’ya… Özledim. Bana melodik/female fronted ya da progresif metal konseri lazım. Ayrıca o kelime “iştima” değil “içtima” imiş. 🕘 Ne kışın Türkiye’de, ne Avrupa’da Alplerde, BEN BÖYLE BİR SOĞUK GÖRMEDİM hayatımda (soğuk sevmeme rağmen) 🥶. Neyse ki komutan ve çavuşlarla aram iyi, ofiste evrak işi aldım sabah dışarıda durmak yerine. Evrakları düzenlerken soyadı Benli olan biri vardı, kedilerimi hatırladım, özledim. Arkadaşımın telefonundan annemi aradım, benim evdeydi, beni hoparlöre aldı, “Fındık!” dedim, evin içinde beni aramaya başlamış. Sonra antrenmanda Piyade Marşı söyledik ki, beş dakikada hem sözel hem müzikal açıdan daha iyisini yazarım. Sonra revire giriş muayenesine (askerliğin yarısı bitti sayılır) girdik, saçma sorular sordu, 15 saniye sürdü. Ama siyah saçlı mavi gözlü doktor kız çok güzeldi. Renkli göz sevmem normalde, belki üniformadandır, bilmiyorum. Akşam kafamda Cake’ten Never There ve Eric Clapton’dan Tears in Heaven çalarken hayatımın en soğuk rüzgarını yedim. Herkesin en ters dediği komutan bile yanıma gelip “Winter is coming” dedi. Akşam oldu, ve kafamdaki ses yine dedi: “Bul onu.”

Elli Elli

$10 · 31 Aralık 2019

Kafamda Balthazar – Bunker ile uyandım. Anısı var. O insanı özlemiyorum, iyi biri değil, ancak onun bir zamanlar hissettirdiği ölümsüzlük hissini özlüyorum. Askerdeyim, neden bunları düşünüyorum ben? Kendimle baş başa kaldıkça O’nun rolünü hep düşünüyorum. Hayatımızda karşılaştığımız herkesin bir rolü var. Onunki ise, çıtayı yükseltip bir sürü güzel kıza, tabiri yerindeyse elimin altındayken, dokunmak bile istemememe neden olan demiseksüel yanımı mı ortaya çıkartmaktı acaba? Bir yıldır kimseye çekim hissedemeyen, herkesi elinin tersiyle ittiren biri ne yapar? Belki de “askerlik” adındaki bu paralel evren “gerçek hayat”tan biraz uzaklaşmak için bir ödüldür. Interstellar gibi, dünyada yalnızca dokuz gün geçmiş, ancak sanki 3-4 aydır burada gibiyim, zaman geçmiyor. Akşam oldu, yılbaşı akşamı bir saat içtimada soğukta bekledik. Yıldızlar çok netti, Venüs çok parlaktı, Orion ve nebulası, Pleiades… Gökyüzü çok güzeldi. Ama çok yalnızım sevgili günlük, herkes eşini, nişanlısını, sevgilisini arıyor, ben ise kimseyi beğenemiyorum bile. Keşke kendim gibi biri olsaydı, hayatı paylaşsaydık. Mutlu çiftleri çok kıskanıyorum, hep “ben o olmalıydım” diyorum. Tugay komutanı gelecekmiş, sırada beklerken sıkıntıdan kokusuna bile tahammül etmememe rağmen arkadaşımın sigarasından birkaç fırt aldım. Neyse, sonra sevdiğimiz bir çavuş bizi dışarı kaçırdı, koğuşa kaçıp kurtulduk. Annemle telefonda konuştum, yatağıma yattım. 2019 hayatımın en tuhaf, en aydınlandığım, en derine inip, yüzeysel zevk ve ilişkilerden arınarak kim olduğuma ve ne istediğime yaklaştığım yıldı. Çevrem, düşünce yapım, gittiğim yol, hepsi beni tam şu an buraya getirmek içindi sanki. Bir sürü ağzımı açık bırakan synchronicity sanki bana bir mesaj vermeye çalışıyor. Kimsin, neredesin bilmiyorum ama sen’i bulacağım. Mutlu yıllar.

Yirmi Yirmi

$9 · 1 Ocak 2020

2020. Kafamda VNV Nation‘ın Illusion‘ıyla uyandım. Bol bol tahin pekmez yedim. Öğlen yattım, 28 kişilik koğuşun tamamı hasta olunca çok direnemedim ben de. Öğle yemeğinden sonra güneş açtı, kitabımı alıp çam ağaçları arasında temiz hava soluyup yürüyordum. Sonra bir kedi gördüm sarı beyaz sarman. Ağaçların altına oturup onu sevdim bolca. Ayaklarımın yanına yattı. Tam adı ne olsun derken kitaptaki cümleyi okudum, “Bal” yazıyordu. Bal oldu adı. O an bir arı kondu üzerime. Tam bağışıklığımı güçlendirmek için kendimi sokturayım diyordum ki, sokarsa arının öleceğini hatırlayıp vazgeçtim. Burada bir sürü arkadaşım da olsa, kendi kendime doğada kalmak iyi geliyor. Doğa demişken… Urla-Demircili. Orada özel bir şey var, ilk gittiğimde hissetmiştim. Oraya gitmek ve denize girmek istiyorum. Çimlerde yürürken çime ya da deniz kumuna temas etmek istediğimi fark ettim. Çıkardım ayakkabımı ve çorabımı, çimde 15 dakika çıplak ayak yürüdüm. Geçen kış da yakın bir arkadaşımla Bostanlı’da yapmıştık. Çok iyi geliyor. Kendime ve ne istediğime daha çok yaklaşıyorum. Bazı günlerin ve insanların hayatımı nasıl değiştirdiğini düşünüyorum. 14 Ekim ve 21 Aralık, birkaç farklı yılda üst üste her şeyi derinden sarsmıştı. Astroloji ve nümerolojiye inanmıyorum, ancak görebildiğimizin ötesinde bir şeyler var. Geçen yıl 21 Aralık’ta zorla girdiğim yoldan beri bunu çok net görebiliyorum. Ve her şey, her kimsen ve neredeysen beni sana götürüyor. Bunu… biliyorum. Günlerce Pearl Jam‘den Black ve Last Kiss dinlesem de seni bulacağım tatlı kız.

Herkese Kullanmayı Yasakladığım Sözcük

$8 · 2 Ocak 2020

Aç bırakılmış birine “aa neden yemek diye ağlıyorsun” diyebilir misin? İhtiyaçlar yalnızca fiziksel anlamda yaşamak için olanların ötesindedir. Bu yüzden insanların temel ihtiyaçları dışında da ihtiyacı olduğunda, “aa neden mutsuzsun, mutlu ol” demek de saçmadır. Yine soğuk bir gün, yutkunurken canım acıyor ve depresifim. Eğitimde bir saat boşluk vardı. Uzaklaştım herkesten, tek başıma yürüdüm toprakta. Kafamın içindeki sesle konuştum. Halüsinasyon ya da şizofreni gibi değil. Daha çok kendi iç sesim gibi. Tüm olanlardan sonra, “acaba öyle olmasaydı hayatım şimdi nasıl olurdu”ların arasından, içimden güçlü bir müzik yapma isteğini duyar gibiydim. Dönünce müziğe yönelmek istiyorum. Öğle yemeği, yarım saat dinlenme, tetanoz aşısı olma derken bir gün daha geçti. Zamanın değerini çok iyi anladım, dönünce bir dakikayı bile boş geçirmek istemiyorum. Dolu dolu yaşamak, tüm aktivitelere katılmak, yaratıcılığımı, içimde gittikçe büyüyen bu gücü dışarı çıkartmak istiyorum. Doğada daha fazla zaman geçirmek istiyorum. Gerek İzmir’de gerek Alaçatı’da neredeyse hep yalnız yaşıyorum, yalnız kalmak isteyip yalnız olamamak, Alaçatı’nın sessizliği ya da Karşıyaka’da kedimle odanın sakinliği yerine 28 kişi ile aynı odada uyumak hoş değil. Çok iyi insanlar, herkesle aram çok iyi, yalnızca koğuştakiler değil, koğuş dışında da bir sürü iyi insan var, beni de tanıyorlar. Sürekli barfiks çeken çocuk, kedi seven çocuk, ya da herkese C vitamini alın limon yiyin diyen çocuk diye sanırım, ama biliyorlar ve seviyorlar. Ben de onları seviyorum, ama sadece biraz yalnız kalmak istiyorum. Sonra geçmişimden bir şeyler yine beni yalnız bırakmayıp hırpalamaya çalışıyor. Sonra da kafamda çalanı hatırlıyorum: “Nothing lasts forever, even cold November Rain.”

Atış Serbest

$7 · 3 Ocak 2020

Sabah ilkyardım eğitimi vardı. Adam, belki hayat kurtaracak bir şeyler anlatmaya çalışıyor, herkes ortada gezip arkada boş muhabbet yapıyor, çok şımarıkça geliyor bu bana. Tam zengin, baba parasıyla gelmiş çocuk davranışı. Sonra bedellilere neden sinir oluyorlar? Millet böyle düşüncesiz davranınca “bedelliler şımarık” oluyor. Benim ailem öyle süper zengin değil, buraya kuruşu kuruşuna kendi kazandığım paramla geldim, ve bu etiket beni çok rahatsız ediyor. Herkes olmasa da maalesef bazı insanlar damgalamayla diğerlerinin huzurunu kaçırmaya yetiyor. Bu sivilde de böyle aslında. Bir kıza karşılıksız yardım edersin “yürüyor” olursun, erkeğe iyilik yaparsın “gay” olursun (birini beğenmek ya da gay olmakta hiçbir sorun yok tabii ki, yalnızca bariz damgalama örneği olarak kullandım), trafikte insanlara yol verince bile tuhaf tuhaf bakıyorlar artık. Herkes çıkar peşinde, iyilik için iyilik pek kalmamış. Burada da insanlar komutanlara “yavşıyor”, çıkar için. Neyse sevgili günlük, atış eğitimine gittik, elime silahı alacakken otuz yılın sonunda fark ettik ki bende ters koordinasyon varmış. Sağlaklar sağ gözle, solaklar sol gözle nişan alıyormuş, benim ise devreler yanmış: sağlağım ama hep sol gözle nişan alıyorum. Akşama doğru halsizlik çöktü, yatağa girip üzerime her şeyi geçirmeme rağmen yorgan altında üşüyordum. Sonra geceyarısı uyandım, bu defa da nasıl sıcak basıyor, soyundum hala sıcak. Vücudum hasta olmaktan vazgeçti sanırım. Sabaha karşı “Hamam”a (bildiğin duş, ama adı Haman, göbek taşı ya da tellak falan yok) gidecekken havlumu kaloriferin üzerinden alacaktım, bir baktım yanında bir sarman kedi. Sevdim onu, duştan sonra telefonu (evet bugün tuşlu dandik telefonum geldi) şarja takacağım bir baktım yavru tekir. Onu da sevdim. Keyfim yerine geldi.

Zamanın Geçmediği Paralel Evren

$6 · 4 Ocak 2020

Bugün bol bol uyudum. Vücudumun uyumaya ihtiyacı var. Burası sıkıcı ama yine de komik olaylar olabiliyor. Dün atışta üzerine atacağımız ruloları eğitim alanına yoga matı gibi serenler mi dersin (komutanlar da “napıyor la bunlar” diye şaşırdı), yemek duası (evet böyle bir şey var) öncesi “söyleyeceklerimi yüksek sesle tekrar et” yerine 450 kişi ve komutanların önünde bağırarak “söyleyeceklerimi yüksek seksle tekrar et” diyen mi dersin… hiçbir sorun olmayan durumda bile evrimsel psikolojiyle kendini bir sorun olduğuna inandıran ve endişe/panik moduma girme konusunda oldukça başarılı olan beynimi biraz olsun güldürüyor işte. Bugün arkadaşlarımla, İdil’le, Buğra’yla, İpek’le konuştuk, planlar yaptık. Sonra Yusuf’la yürüdük, yıldızlar çok güzeldi, Venüs yine çok parlaktı. İzmir’e dönünce planları yapıldı. Dün de Alp ve Hazel’le konuşmuştum. Hayata geri dönüyorum, altı gün sonra şu an evimdeyim. Şu zamanın geçmediği paralel evrenden bir çıkayım, güzel şeyler olacak. Tamamen yaratıcılığa vereceğim kendimi…

Nostalji

$5 · 5 Ocak 2020

Üretkenlik zamanı! WD-40’ı olan var mı? Bütün dolap, kapı, ranza menteşelerini WD-40’lamak istiyorum. Boş durmayı sevmiyorum. Dünden beri sürekli uyuyorum, hastalığı atıyorum vücudumdan. Son beş güne girmenin ve hayata dönünce yapacaklarımın heyecanıyla yanıp tutuşuyorum. Demin Sayran içip nostalji yaptım. Sayran? Kendisi Soda-Ayran: üniversitedeyken, içtiğimiz geceler sonrası Alka-Seltzer de olmadığında kendimize getiren hayat kurtarıcımız. Sonra da kaloriferin üzerinde yatan sarmanı sevdim, burnuyla burnumu öptü. Islak Burun Öpücüğü’nü özlemişim. Diğer yavru tekiri de sabah omzuma aldım, on dakika öyle gezdik, ve kendisini arkadaşım sahiplenip cuma İstanbul’a evine götürmeye karar verdi.

İçtimada bir kişi fazla çıktı komutanım.

🕘 Kendimi oyun dünyasında kaybetmek istiyorum. Zamanında nasıl çocukken GameBoy’da Pokemon, bilgisayarda Ultima Online ve LoL bağımlısı olduğumu biliyorum. Bu yüzden hardcore oyunlardan uzak durup daha casual oyunlara düştüm. Telefonda Werewolf Online, KAMI 2, Monument Valley, iPad’de LIMBO ve Machinarium gibi. Sanırım evin ışıklarını kapatıp, biramı alıp, yatağıma geçip, offline olup tüm insanlardan uzak saatlerce oyun oynamayı özledim. Dönünce yapılacaklar arasında çok net. Bir de bunun tam tersi olarak sporu kesinlikle tekrar artıracağım. Lisedeki gibi haftada dokuz kere Sports’a ağırlığa, yazın her gün windsurf’e olmasa da, şu ankinden yüksek bir şey en azından planladığım. Bugün de geçti, sadece dört gün kaldı. Yeniden doğacak, küllerimden uçacak, geçmişte yaşadığım tüm kötü şeylerin karşılığını alacak gibi hissediyorum. Namaste.

Ortak Düşman

$4 · 6 Ocak 2020

“Beyler ayakkabı boyası olup verir misiniz?” cümlesi sabah yüzümü güldürse de, sürekli Mr. Robot‘taki gibi gidip gelen elektrik, dışarıdaki kar fırtınası ve tam hastalığım geçecekken yeniden bu koşullarda hasta olma ihtimalim canımı sıkmıyor değil. Ama buradaki dayanışmayı seviyorum; Türkü, Kürdü, Müslümanı, ateisti… herkes ortak düşmana karşı, herkes bu sistemden soğudu, TSK’yı seven bile nefret etmeye başladı bu tutum karşısında. Gezi Parkı ruhunu ve 2013’ü hatırlattı; farklı arkaplanlardan bir sürü insan ortak bir hedefe karşı birlik olmuşlardı. Güzel günlerdi, hiçbir şey bu ülkede bu kadar insanı bir araya toplamamıştı. Üniversite bilgisayar laboratuvarını IT/Bilgi Merkezine çevirmiştik, dört saatte sıfırdan gezitweet.com’u yaratıp açmıştım, binlerce insanın Gezi Parkı ile ilgili güvenilir, birinci elden bilgi kaynağı olmuştu. 2013 genel olarak güzel bir yıldı, çok eğlendiğim, St. Petersburg’a gittiğim, ilk fullframe kameramı ve kite’ımı aldığım, onlar yerine Bitcoin alsam birkaç ay içinde 450.000TL sahibi olacağımı hesapladığım Aralık ayında kafayı yediğim, skydive yapıp 3600 metreden kendimi Efes Antik Kenti üzerine bıraktığım güzel bir yıl. Sonra hep bir şeyler çöktü ve parçalandı. Her yıl gömüldüm, her yaz önceki yazı aradım. Ama 2019 hayatımın en tuhaf yılıydı. Geçen yıl şu günler, en kötü ve çaresiz hissettiğim günlerdi. Sanırım yükselişe geçtim. An’a dönersek, dışarıda kar fırtınası var, hala elektrik kesik, koğuşta boş boş yatıyoruz. Bugün atış eğitimimiz olması gerekiyor, bakalım nasıl olacak. 🕘 Her şey iptal oldu, koğuş arkadaşım Gökhan’la, çocuk eğitimi üzerine çok kaliteli bir sohbet yaptık. Bugün bol bol yattım, yarın da sanırım hava böyle. Bir günü daha devirdik, tamamen iyileştim gibi. İçimde güzel ve tuhaf bir huzur var, sanki çok güzel bir şey beni bekliyormuş gibi. İyi geceler.

Sonsuz İhtimaller Denizi

$3 · 7 Ocak 2020

Bir günü daha devirdik. Yemin töreni provası yaptık. Aslında atışa gidecektik ama hava çok soğuk ve karlıydı, kar tuttu. Her yer bembeyaz olunca huzur buluyorum. Karla hep güzel anılarım var. Koşarak kaçtığım ve geri dönmediğim İstanbul’da bile kar yağdı mı kendimi iyi hissediyordum. Ama tören gazino‘daydı. Canımı gerektiğinde feda edecekmişim. Oldu canım. Bu ülkede doğmayı seçmedim, erkek olmayı seçmedim, ve bu seçmediğim şeylerden dolayı gerektiğinde bu ülke için ölme fikri kadar saçma bir şey düşünemiyorum. Neyse, yalandan, göstermelik, beyin yıkama ve yüzeysel yapmacık insanlara bir şey yapıyormuşuz çabası içinde saçma bir tören işte. Üç gün sonra şu saatlerde evimde sayılırım. Aşırı Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Sweet November, Scott Pilgrim vs. the World, 500 Days of Summer izleyesim var. Elime gitarımı alıp, record‘a basıp, rastgele çalıp, önceden düşünmediğim şarkı sözleri aklıma geldikçe bağıra bağıra söyleyip kaydedesim var. Kendimi güneşli bir günde buz gibi denize atasım var. Neden bilmiyorum, içim içime sığmıyor. Yolculuk sevmeyen biri olarak gezip fotoğraflar çekesim var. Bana son 18 günde neler oldu bilmiyorum ama bir şey oldu. Bir ay önce bugün doğumgünümdü ve otuzlarıma girdim, belki onun “artık beklettiğin planları hayata geçirme zamanı” sinyalidir. Birkaç ay önce beni geçmişe bağlayan birini silmeyi başardım, belki özgürlüğün ve sonsuz ihtimaller denizinin enerjisidir. Aynı günlerde bir yakınımı kaybettim, belki hayatın ve zamanın değerini hatırlayışımdır. Bilmiyorum günlük, tek bildiğim kafamda sabahtan beri Ruslan Ganeev’den Zombie çalıyor, ve bu enerjiyi seviyorum günlük…

Künye

$2 · 8 Ocak 2020

Müzikal tadında geçen askerliğimin sondan ikinci gününde kafamda David Gilmour Faces of Stone‘u söylerken uyandım. Gündüz yine saçmasapan yemin töreninin provasıyla geçti. Bu tür yapmacık şeylere neden bu kadar önem veriyorlar asla anlamayacağım, umurumda da değil zaten. Buradan çıkınca askerliğe dair hayatımda tek görmek istediğim, bu günleri hatırlayıp gerçek hayatımın değerini hatırlayacağım künyem olacak. Öğleden sonra Yusuf’la yürüyüşe başladık, sonra aramıza Cem de katıldı. Cem ile birbirimizi bir yerden tanıyoruz ama ikimiz de çıkaramıyoruz. Hava karardıkça ay ışığı ve Venüs eşliğinde astrofotoğrafçılıktan, teknolojiden, İkinci Dünya Savaşı’ndan kayıp Malezya uçağına bir sürü konudan bahsettik. En kısa zamanda bu ekip Alaçatı’da astrofotoğraf akşamı ayarlayacağız. Muhabbet uzadıkça uzadı, dondurucu soğuk da eklenince yorulmuşum. Birazdan içtima sonrası kitap okuyup uyuyacağım, ve uyandığımda neredeyse 24 saat kalmış olacak. Herkesin asimile olup küfürlü konuşmasını bir kenara koyarsak insanlar ısrarla sesimin güzel olduğunu söylüyor. Ben sesimi hiç beğenmem, tuhaf geldi. Belki de gerçekten müziğin üzerine gitmeliyim. Şu kesin ki yalnız olmayı aşırı özledim. Kulaklığımı takıp, müziğimi açıp, herkesten izole tek başıma saatlerce bilgisayarımda yaratıcı bir şeylerle uğraşmak istiyorum. İnsanlarlayken de doğada olmak istiyorum. Hadi yarından sonra gelsin artık. Buradan alacağım her şeyi aldım. Artık hayata dönmeliyim.

Seni de çok özleyeceğim mırmır. Bizi bu fotoğraf ile hatırlayın.

Son Düzlük

$1 · 9 Ocak 2020

Sabah dört buçukta Part-Time Lover ile uyandım, bazen kafam nasıl çalışıyor ben de merak ediyorum. İki tahin pekmezi yarım tahin helvayla gömdüm, tugay etrafında 12 kez çıplak koşabilirim şu an. Saat 8, buradan kurtulmaya 24 saatten azıcık fazla kaldı. 🕘 Atış yaptık, çok tepiyor çok ses çıkıyor demişlerdi, ne tepti ne de ses çıkardı silah. Adettendir (normalde pek silaha ilgim yok), madem askerdeyim silahla fotoğrafım olsun istedim ama öyle bir imkan da olmadı. Sağlam yürüyüş oldu sadece. Demin de yemekteyken görevli bir kız içeri girdi, 100 erkeği aynı anda bu kadar öküz gibi aynı yere bakarken görmemiştim. 🕘 Tam silahla fotoğrafım yok derken komutan çağırdı, silahlar taşınıp bakımı yapılacakmış. Koridorda iki elimde silahla beklerken arkadaşım çekti. Artık iki silahla fotoğrafım var. Moral of the story: bazı olmayan olaylar, daha iyisi gerçekleşeceği içindir. Tıpkı askerlikten yırtamamam gibi. Buraya gelmemin bir nedeni vardı: belki tanışacağım biri, belki hayatımdan uzaklaşmam gerekmesi, belki başka bir şey, bilmiyorum.

Hayır, IŞİD militanı değilim.

Sonra Yusuf’la Cem’le yine uzun uzun konuştuk. Ve bitti. This is it. Yarın sabah yemin töreni ardından askerlik bitiyor. Bir daha hayat boyu yok. Altı aydır buradaymış gibi hissediyorum, ve kime sorsam aynısını diyor. Çok uzun ve karanlık bir yolculuktan hayata yeniden doğuyorum. Bir şeyler değişti, bir şeyler ilk defa değişti sevgili günlük. Hep benimle olduğun için teşekkürler. 💙

Bul O’nu

$0 · 10 Ocak 2020

5:45… pencereden dışarı baktığımda dolunayı görüyorum. Beni hep duygusal yapmıştır. Kalkmam lazım şimdi.

🕘 🕘 🕘 Askerlik bitti. Sabah kalktık, hızlı bir yemin töreninin ardından 11:05’te terhis belgemi almamla bu sayfa kalıcı olarak kapandı. Babam ve iki arkadaşımla beraber İzmir’e döndük. Bütün yol boyunca kafamın içinde We Should be Holding Hands çaldı. Eve varınca Fındık’a sarıldım öpücük manyağı yaptım kızımı. Akşam teyzemlerde 2 büyük bardak whiskey içtim, sonra bize arkadaşlarım geldi, onlarla da bayağı Jager içtim 20 gün alkole dokunmadıktan sonra. Sonra… sonrası yok, blackout. Özlemişim. Hepimizin bazen kontrolü kaybetmesi gerekmez mi? Şimdi ise kafamdaki sesi daha derinden dinliyorum. 20 günde bir şeyler değişti, yüzeye çıktı. Kelimelere dökmekte zorlanıyorum, sanki bir şey girdi ve kafamın içindeki kabloları düzeltti. Şimdi geriye dönüp bakınca… bunu dediğime inanamıyorum ama iyi ki gitmişim. İnzivalara katıldığım oldu, bir buçuk ay kendi isteğimle telefonu kapayıp Alaçatı’da telefondan ve birkaç kişi dışında insanlardan ve “dünyadan” ayrı yaşadığım da oldu, şehirden dağa kaçtığım da sayamayacağım zamanlar oldu ama hiç bu kadar her şeyden uzaklaşıp, Günün Döngüsü’nden çıkıp, “dışarıdaki hayat”ı düşünmeyip kendi içime döndüğüm olmamıştı. Ve bitti. Yıllardır gözümde en çok büyüttüğüm dönemi geride bıraktım. Yalnızca o dönemi değil eski ben’i de geride bıraktım. Hem fiziksel hem mental anlamda her şeyden uzak olmanın getirdiği “kendi içini görme” hissini çok derin bir biçimde yaşadım. Sık sık, Power on Now‘ın ve mindfullness‘ın temelini oluşturan, büyük ihtimalle yokluğu depresifliğin ve endişeli olmayı tetikleyen ve en eksik yanlarımdan biri olan An’da kalmayı çalıştım. Teknolojiden uzaklaştığımda, tuşlu telefonla (oniki yıl önce bunları kullanıyorduk, şaka gibi) insanlara mesaj yazmanın zorluğunu hatırladım (yazmayı hiç unutmamışım ha, çocuklukta omuriliğimize kazınmış). Herkes hasta olunca koğuşta doktorların ve içeri ilaç sokabilenlerin dayanışmasıyla herkesi iyileştirme çabası içinde dayanışmayı deneyimledim. Havada Parol’lar, Nurofen’ler, Minoset’ler, Aferin’ler, Majezik’ler, C vitaminleri uçuşup influenza virüsüne karşı savaş açmıştı adeta. Uyku tutmayan bir gece üçte uyanıkken, hasta bir arkadaşın çapraz ranzamdaki acilde çalışan doktor arkadaşı uyandırıp “öksürüp duruyorum nefes alamıyorum hangi ilacı kullanayım” sorusuna arkadaşın ilaç önerisi ve uyumaya devam etmesi. Seviyorum seni Arif! Şimdi şöyle bir geriye dönüp günlüğüme bakıyorum da ne yazmışım be.

Peki buradan nereye? Askerlik bitti, evlere döndük. İşime devam ediyorum. Arkadaşlarımla buluşuyorum. İçimde bir şeyler bana fısıldamaya devam ediyor. Sanki o fısıltıyı kimsenin olmadığı bir kanyonda, yıldızlı bir akşamda tek başıma doğaya, gökyüzünün sonsuzluğuna bağırarak söylememi istiyor. Hala çıkmak isteyen bir şeyler var. Dışarıdan bakıldığında aynıyım (yaklaşık elli kişinin çok daha iyi olduğunu söylediği yeni kısa saçlarım dışında), ama içeride çok şey değişti. Daha önemlisi, çok şeyin değişebildiğini gördüm. Daha da önemlisi: bir fırtına başlattı. İçimde gittikçe büyüyen bir fırtına. Okyanustaki suyu içine çekip damlalarını dört bir yana fırlatan bir kaos. Karşısında yenilmeyeceğim, çünkü zaten benim bir parçam olan sıcak bir rüzgar. Belki de dışarıdan bakıldığında, uzaydan dünyaya bakıldığında en güçlü kasırgaların yalnızca beyaz bir beneğe dönüştüğü gibi, ufak bir ayrıntı. Ancak şeytan ayrıntılarda gizlidir günlük. O ayrıntıları aynaya bakıp fark edebilirsek, kabuğumuzu kırıp bir sonraki level’a geçebiliriz. O ayrıntılar bizim Bölüm Sonu Canavarı‘mızdır, ve biliyoruz ki o zorlu canavarı yenebildiğimizde, canavar ne kadar güçlüyse ödülü de o kadar büyük olur. Doğru canavarla savaştığımdan eminim ben. Son zamanlarda hayatın artan synchronicity‘leri ve yoluna giren bir sürü olay. Tabi sorun-çözme-odaklı düşünce yapısı hep “olumsuz”u görmeye itiyor, bu yüzden hep olumsuza odaklanıyorum, neyin olumsuz olduğunu bile aslında bilmeden. Sanırım daha fazla gezmeliyim. İzmir’de yanıbaşımı ya da dünyanın öbür ucunu, çok da fark etmez. Kabuğu kırmalıyım ve zamanın geldiğini hissediyorum. Belki de en kısa zamanda İsveç’e gitmeliyim (iş nedeniyle gideceğim), bilmiyorum. Oluruna bırakmalıyım. Belki İsveç’ten birini bulmalıyım (birini bulmak demişken eklemezsem içimde kalacak hayat protipi: Tinder’dan tanıştığın insanın en yakın arkadaşına aşık olma). Long distance “ilişkiler” benim gözümde ilişki bile değil, belki de İsveç’e taşınmalıyım o zaman! Bilmiyorum. Oluruna bırakmalıyım. Belki de bu “oluruna bırakma“yı hayattaki her kavrama uygulamalıyım. Belki programlamayı azaltıp müziğe ve sanata yönelmeliyim. Belki yapay zeka ve blockchain’e yönelmeliyim. Belki şu an varlığından bile habersiz olduğum bir disipline yönelmeliyim. Bilmiyorum. Bilmem de gerekmiyor aslında. Sadece “olmam” gerekiyor. En sevmediğim yerlerin ve ortamların bile tadını çıkarmam gerekiyor. Eğer askerde kar altında küfreden 450 adamın arasında içtimada, horlayan ve batak oynayan bir sürü kişinin yanında uyumaya çalışırken, koridor ve tuvalet temizliği yaparken ya da askeri bir yürüşte marş söylerken kafamı sakinleştirip anın tadını çıkarmayı başarabildiysem, çoğu yerde An’da kalmayı başarabilirim. Belki de Zaman’ın değerini gerçekten kavramanın tek yolu, onu yok etmekten geçiyordur… diğer her şey gibi. Daha fazla şey paylaşacağımız bir dünya için…

Sevgiler.

365 gün altı saat

365 gün altı saat, ya da 525960 dakika. Bir yılda ne öğrenebilir, neleri değiştirebilirsin?

Bir yıl önce bugün, güneş tepedeyken bile en uzun geceyi yaşamıştım. Kahvemi yudumladığım sıradan bir akşamüzeriydi, ancak içimde kötü bir his vardı. Ve “maalesef” yine yanılmıyordu o his.

Kimseyi sevmeyen, herkesi elinin tersiyle iten ben, kırk yılın başı bir kızı sevmiştim, ve hayatımda ilk kez birini hayatımın tamamen merkezine koymuştum ve güvenmiştim. Ve o insan bir anda, hiçbir sorun olduğunu belli etmiyorken, hiçbir açıklama yapmadan çekip gitti. Şaka olmadığını anlamakta zorlandım. Olayın şoku haftalar sürdü, acısı haftalardan aylara atladı.

Bu kadar rahat ve açık yazmamın nedeni bu olayı atlatmış olmam ve hayatımızdaki en kötü olayların bile, zorla da olsa, bizi doğruya götürdüğünü görmek. O günlerde zorla çaresizlikten girdiğim yol, aslında yeni bir kapının açılmasıydı. Hayatıma zincirleme bir reaksiyon gibi bir değişim rüzgarı olarak girip her şeyi kökten değiştirmeye giden yolu açacaktı.

Meditasyon, nefes teknikleri, esneme derken kendimi geliştirmenin ortasında buldum. Hızla çevremdeki zaten çok tatlı arkadaşlarıma ek olarak mükemmel insanlar hayatıma girdi. Ve yalnızca bana bunları yaşatan insan değil, hayatıma artık katacak bir şeyi kalmayan, görevini tamamlamış herkes gitti. Daha az insan, daha basit bir hayat, daha net ve öz isteklerle devam ettim. İçime döndükçe, kendimle yüzleştikçe, zamanın değerini gördükçe boş muhabbetlerden uzak, yüzeysel ilişkileri azalttığım kaotik bir döneme girdim. Kaotik diyorum çünkü otuz yıldır (ve evet, iki hafta önce bugün de Otuzlar Kulübüne girdim, hala şaka gibi geliyor) kalıplaşmış inanç kalıpları yıkılmaya başladı. Yıkıldıkça her yer toz ve duman oldu, etrafı göremez oldum. Kelimeleri birleştiremiyordum. Her çöküşten sonra etrafı daha rahat görmeye başladım. Endişe, depresyon, ve panik atak üçgeninde oradan oraya savrulmaktan bitkin düşünce, geriye mental bir hapishaneye mahkum edilmiş yıkık bir şehir kaldı. 

Eski Ben, bu sahneye baktığımda sepia tonlarında apokaliptik bir sahne görürdüm. Şimdi ise küllerden doğacak yepyeni bir dünya görüyorum. O yepyeni dünyada herkese yetecek kadar sevgi var, ve bu sevgiyi henüz alamayacak insanlar neyi kaybettiklerini de zamanla anlayacaklar. Hepimiz o “salak insanlar” olmadık mı bir noktada? Evet belki yalnızım, ancak bu daha sağlıklı bir yalnızlık. Herkesin ve her şeyin zamanı olduğunu, hayatımıza girip çıkması gereken insanların ne olursa olsun bir şekilde girip çıktığına, herkesin, en önemsiz gibi görünen ayrıntıların bile bir rolü (ve bazen çok derin bir rolü) olduğuna, panik atak ve korku dediğimiz şeyin, aslında yalnızca evrimsel süreçte vahşi doğada her tür tehditi ölüm tehditi olarak algılayıp hayatımızı kurtaran genetik bir özelliğimizin, ortada bir süre hiçbir sorun olmayınca doğada alışık olmadığından günlük hayattaki “sorunlar”dan tetiklene, bizi korumak için var olan bir mekanizmadan ibaret olduğuna, daha bir sürü konuda çok şey yazarım. Cümleler uzadıkça uzar, kendim bile başıyla sonu arasında kaybolurum. Ancak, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 21 Aralık “kötü” bir gün, 21 günlük, ne yaparsam yapayım kaçamadığım bir bedelli askerlik sürecinin ilk günü. Bir detox kampı olarak gördüğüm bu deneyim her ne kadar hayatımdan kayıp gibi görünse de, hayatımdan tamamen kopup kendimle bambaşka bir yerde kalmak için belki de tek şansım olacak. Belki de tadını çıkarmak lazım. Belki de böyle olması gerekiyordu.

Kısa bir süre yokum. İnternet ve hiçbir iletişim aracım olmasa da hepinizle daha derindeki mental bağı koruyor olacağım. Ve döndüğümde daha fazla yazacağım.

Hayatımın en tuhaf bir yıllık dönemini geride bıraktığıma göre, kendimi bir dizi karakteri olarak görüp bir sonraki sezonda karakterimizi neyin beklediğini hep birlikte göreceğiz.

Herkesi, her şeyi, asla sevemem dediğiniz şeyleri bile sevin. 

Çünkü bazen başta en yanlış sandığımız en doğru çıkabiliyor. Tıpkı bir film gibi.

Gerçek Dünya

Bitmiyor ve hep kaçıyorum. Gelecek yok ama geçmiş kazınmış. Gelecekte ölüm var. Ne kadar uzakta göremiyorum ama kaçamayacağımı biliyorum. Kendimin de, sevdiklerimin de, eğer  hayatımı birleştirmeye değer biri olursa onun da, onunla yapacağım çocuğumun da, en güçlü insanların da, sokakta sevdiğim köpeğin, evimde beslediğim kedimin de…

Herkesin öleceğini, ne yaparsak yapalım, “kalıcı” bir şeyler üretsek de onları deneyimleyecek herkesin de unutulup tarihin sonsuz sayfalarına gömüleceğini biliyorum. O sayfalar da yanıp gidecek. Sevmek bile anlamsız. Ölümsüz hissettiriyor, bu dünyanın ötesine götürüyor. Ama hayat engel oluyor. Tam sevecekken araya duvar koyuyor. İçimizi nefretle korkuyla endişeyle dolduruyor. O endişe zamanla bizi ele geçiriyor.

Çevremizde demir parmaklıklar olmayınca dışarıdan bakan herkes bizi özgür sanıyor, ancak parmaklıklar içimizde, nereye gitsek bizimleler. Vücudumuzla benliğimiz arasında, uykuyla uyanıklık arasında bir yerdeler.

Ayık kalmak istemiyorum. Ayık kaldıkça acı çekiyorum. Bir şeyleri değiştirmem gerektiğini biliyorum ama kontrol bende değil. Kontrolün bende olduğu illüzyonuyla kendimi uyutamayacak kadar ayığım işte. Keşke hep uyusam. Uyku çok huzurlu, bu dünyanın tüm haksızlıkları birkaç saatliğine bile olsa kayboluyor. Günün ilk ışıklarıyla gerçeklikten kaçmaya başlıyorum, insanlar, olaylar, güneşin ışığı bile üzerime üzerime geliyor. Uyanmak istemiyorum. Gece yıldızların altında sonsuza kadar, bir şeylerin güzel olabileceği umuduyla uyumak istiyorum. Gözlerimi kapatıp sonsuza kadar geçmişte, kafamın içindeki güzel dünyada kalmak, bir daha hiç gözlerimi açmamak istiyorum. Orada insanlar güvenilir, yalan söylemiyorlar, ne istediklerini biliyorlar. Yalnızca saf bir sevgi var. Bu dünyada olmayan, gerçekten ihtiyacımız olan türden, bozulmamış. Bu dünyadaki gibi yüzümüze gülüp, sevebilecek gibi gösterip arkandan iş çeviren türden, duygularını hedonizm seviyesine indirecek kadar sefil ve orospu ruhlu değil. 

Kum saatini tersine çevirip zamanı tersine akıtmak, güneşi çok uzağa fırlatıp sonsuz gecenin huzurunu yaşamak istiyorum. En saf, en temiz hayvanların verdiği güveni verebilecek insan istiyorum. Ama yok.

“Gerçek” dünya hiç de gerçek değil sanırım. Kafamın içindeki “hayal” dünyam gözlerimi kapadığım anda daha gerçek. Her yer simsiyah ve en güzel renklerle canlandırabiliyorum. Yalnızca bir kez bile olsa. 

Yine de daha güzel, yine de daha gerçek.

Ne pahasına olursa olsun.

Kapak görseli: @psynake yani ben.